Başkentte Kültür-Sanat Günleri Başlıyor

Featured

Ankara Nazım Hikmet Kültür Merkezi ‘’Başkentte Kültür Sanat Yaşamı’’ adı altında bir dizi etkinliğe ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Etkinliklerin ilki 22 Nisan Pazar 14:00 de Edebiyat Forumu’yla başlıyor.

Ankara Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nin düzenlediği “Başkentte Kültür Sanat Yaşamı” etkinlikleri Pazar günü başlıyor. Geçmişten günümüze başkentin kültürel serüvenin tartışılacağı Nisan ayındaki forumun bu ayki başlığı edebiyat olacak. Forumda, konunun üretici ve düşünürleri forum konuğu olarak düşüncelerini tartışacak, dileyen sanatçı bildiriler sunacak. Forumun sonunda forum katılımcılarından oluşan bir heyet tarafından ‘’Sonuç Bildirgesi’’ hazırlanacak ve bu bildirge kamuoyuna sunulacak.

22 Nisan’da gerçekleştirilecek edebiyat oturumunu yazar-şair Abdullah Nefes yönetecek. Forumda geçmişi özlemek, bugünle yüzleşmek, tüm alanlarda yazarlar ve sorunları, okur ve dinleyici analizi, kültür merkezlerinin işlevleri ve ne yapmalı gibi başlıklar tartışılacak. Foruma katılan aydın ve sanatçılar şunlar:

A.Adnan Azar, Abdülkadir Budak, Ahmet Abakay, Ahmet Antmen, Ahmet Özer, Ahmet Yıldız, Alaattin Topçu, Ali Rıza Kars, Attila Aşut, Aydanur Saraç, B. Sadık Albayrak, Celal Binzet, Celal İnal, Cennet Bilek, Emine Aydoğdu, Emre Falay, Erdal Ateş, Erdal Atıcı, Eren Aysan, Erhan Pınarbaşı, Fatma Üçpınar, Feridun Büyükyıldız, Fettah Köleli, Gökhan Cengizhan, Hasan Sertkaya, Hüseyin Atabaş, Lale Dilligil, Mehmet Bozkurt, Mesut Odman, Metin Turan, Musa Aydoğan, Müslüm Kabadayı, Nihat Taydaş,Özcan Öztürk, Pelin Buzluk, Remzi İnanç, Remzi Özmen, Sabahattin Şerif, Sedat Örsel, Serdar Koç, Serpil Güvenç, Şenay Eroğlu Aksoy, Tuncay Çelen, Turgut Türksoy,Yusuf Şaylan, Zerrin Taşpınar, Zeynep Kurada.

 

Kaynak: sol.org.tr

 

 

Bosch Müşterilerinin ve Çalışanlarının Güvenini Kaybetti

Featured

Dünyanın beyaz eşya markası Bosch’un üretim tesislerinde DİSK/Birleşik Metal-İş üyelerine yapılan saldırıya tepkiler dinmiyor. Konuya ilişkin DİSK’ten ve Birleşik Metal-İş Sendikası’ndan açıklamalar haber merkezlerine geçti. Ana akım medyanın ilgi göstermediği Birleşik Metal-İş Açıklaması şu şekilde:

 

Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na bağlı Birleşik Metal-İş Sendikası olarak, Bursa’da kurulu Almanya kökenli RBTR işyerindeki gelişmeleri kısaca özetlemek isteriz.

RBTR işyerinde çalışan yaklaşık 6 bin metal işçisi, Mart 2012 tarihinden itibaren anayasal ve demokratik hakları olan sendika seçme haklarını kullanarak, Türk Metal Sendikası’ndan noter kanalıyla istifa edip Birleşik Metal-İş Sendikasına geçmeye başlamışlar; geçtiğimiz Mart ayında işyerindeki çalışanların çoğunluğu sendikamıza üye olmuştur. Ancak bir ay önce başlayan bu yasal geçiş süreci yeni ve anlık değildir; Bosch işçilerinin bir dönem önce Türk Metal tarafından bağıtlanan toplu iş sözleşmesine yönelik demokratik tepkileri sonucunda sendikamız ile temasa geçerek başlattıkları örgütlenme sürecinin sonucudur.

Sendikamız Birleşik Metal İş yaklaşık 1,5 yıl süren bu örgütlenme çalışmaları sırasında, Bosch işçilerinin iş güvenliğini garanti altına almak amacıyla, Bosch Avrupa İş Konseyi, Almanya IGMetall sendikası, Avrupa Metal İşçileri Federasyonu (EMF) ve Uluslararası Metal İşçileri Federasyonu (IMF) aracılığıyla temasa geçmiştir. Bu temaslar sonucunda Bosch işvereni, uluslararası sendikal normların ve imzalamış olduğu Uluslararası Çerçeve Anlaşmaların gereğini yerine getirerek, işyerinde üretimin aksatılmaması kaydıyla, işçilerin anayasal ve demokratik sendika seçme özgürlüğüne müdahale edilmeyeceği; sendikalar karşısında yansız kalacağı sözünü vermiştir.

Bosch işvereni sendikamız tarafından Mart ayında yasal koşullar yerine getirilerek noter kanalıyla üyelik sürecinin başlatılmasına kadar da kısmen bu sözünde durmuştur. Ve üyelik süreci Bosch işçilerinin büyük çoğunluğunun Birleşik Metal İş’e üye olmasıyla sonuçlanmıştır.

Bu sürecin devamında Türk Metal Genel Başkanı’nın Bosch işyerinde her türlü imkan kullandırılarak ve üretim durdurularak sendikal propaganda yapmasına izin verilmesi, işçilerin sendika seçme özgürlüğü üstündeki baskıların daha da yaygınlaşmasıyla sonuçlanmıştır.

İlerleyen günlerde yasa dışı biçimde işyeri içine ve kapısına noter getirilerek işçiler istifa etmeye zorlanmıştır. Konuyla ilgili olarak yaptırdığımız hakim tespiti ve hukuksal başvurularımızla ilgili diğer belgeler ektedir. İşçilere yönelik olarak Birleşik Metal İş Sendikası’ndan istifa ederek Türk Metal’e geri dönme baskıları, daha da artarak sürmüş, işçiler evlerine kadar gidilerek tehdit edilip istifaya zorlanmıştır.

16.04.2012 tarihinde ise RBTR işçileri ve sendikamız yöneticilerinin, işverenin işçilerin sendika seçme özgürlüğüne ve anayasal haklarına saygı göstermesini istemek ve konuyu kamuoyuyla paylaşmak üzere işyeri önünde yapmaya hazırlandıkları basın açıklamasına, Türk Metal üyesi 50-60 kişilik bir grup sopa, demir çubuk ve taşlarla saldırmış; saldırıda onlarca işçi ve sendika yöneticisi yaralanmıştır.

Ancak Bosch işçileri saldırıya karşın sendikal tercihlerine sahip çıkarak basın açıklamasını gerçekleştirmişler ve yaşanan baskı ve saldırıları protesto etmek için aynı gün fabrikada yemek boykotu yapmışlardır.

17.04.2012 tarihinde ise Bosch yönetimi tarafından cesaretlendirilen bu saldırıları kınamak ve işvereni işçilerin anayasal haklarına saygı göstermeye çağırmak için DİSK tarafından İstanbul’daki Bosch Genel Müdürlüğü önünde bir basın açıklaması yapılmıştır. Bir gün önceki basın açıklamasında saldırıya uğrayarak başından yaralanan DİSK Genel Başkan Yardımcısı Ali Rıza Küçükosmanoğlu ve diğer DİSK yöneticileri basın açıklamasında Bosch yönetimini sendikal tarafsızlık ilkesine sadık kalmaya çağırmıştır.

 

Ayrıca DİSK’ten yapılan açıklamada şu gelişmelere dikkat çekildi:

 

Örgütlenmenin başından itibaren işyerindeki sendikal değişim konusunda “tarafsız” olduğunu açıklayan BOSCH işverenin verdiği sözleri ve imza attığı uluslararası sözleşmeleri unutarak taraf olması üzerine; örgütlenme konusunda özgür seçimlerini kullanarak DİSK/Birleşik Metal-İş Sendikası’na geçen işçilere yönelik baskıların dozajı da artırıldı. Bugün ise (16 Nisan 2012) vardiya giriş ve çıkışında basın açıklaması yapmak üzere orada bulunan sendikamız yöneticileri ve Bosch İşçilerine Türk-Metal Sendikası tarafından taş, sopa ve demir çubuklarla saldırı düzenlendi. Saldırı sonucunda DİSK Genel Başkan Yardımcımız Ali Rıza Küçükosmanoğlu’nun da aralarında bulunduğu arkadaşlarımız yaralandılar.

 

Nüve

 

 

Birand Başbakan’ın Karşısında Ezilince

Featured

32. Gün’de Başbakan Erdoğan’ı konuk eden Mehmet Ali Birand’ın program boyunca ezilmesi, Erdoğan’ı övmek için küçük düşmesi, Kılıçdaroğlu’na yönelik hakaretleri kahkahalarla karşılaması, bir dönem Yiğit Bulut’un üstlendiği görevi artık Birand’ın üstlendiği yorumlarına neden oldu.

Mehmet Ali Birand, son 32. Gün programında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı konuk etti. Başbakan’ı sıkıştırmaktan özellikle kaçındığı gözlenen Birand’ın program boyunca yaptığı gaflar ve program boyunca takındığı tavır çok eleştirildi. Bu eleştirileri haksız bulan Birand, kendisinin 40 yıllık gazeteci olduğunu, röportajın nasıl yapılacağını çok iyi bildiğini söyledi.

Yaranmaya çalışırken
Son dönemde yazdığı “Darbelerde medyanın rolü” konulu yazıları AKP’liler tarafından ilgiyle takip edilen Mehmet Ali Birand, programda Başbakan Erdoğan’a karşı oldukça ince davrandı. Başbakan’a ‘ölen öğretmeni aratacak kadar’ konuğunu incitmemeye özen gösteren Birand, böylece çok büyük bir gafa da imza attı.

Başbakan’ın Hopa’da hayatını kaybeden emekli öğretmen Metin Lokumcu için söylediği sözleri hatırlatan Birand, Erdoğan’ın tepkisinden çekinerek “O ölen öğretmeni sonradan aradınız herhalde değil mi?” diyerek durumu toparlamaya çalışırken büyük bir gaf yaptı. Birand’ın tüm çabalarına karşın Başbakan Erdoğan durumu toparlamak niyetinde olmadığını ve bir insan hayatını önemsemediğini göstererek, “Arkadaşlar özel kalemden şey yapmış olmaları lazım” dedi.

Bu kadarı da fazla
Birand, Başbakan’ın siyasi rakiplerine karşı sert bir dil kullandığı gibi bir algının olduğunu söylemesi üzerine Erdoğan “Ben kimseye hakaret etmedim. Ama bana edilen hakaretler karşısında da sessiz kalamam” dedi. Birand ise bu cevap üzerine “Ama Kılıçdaroğlu için ‘CHP’nin başına gelen en büyük felaket’ dediniz” diyerek Başbakan’a eski bir sözünü hatırlattı. Bunun üzerine Erdoğan “Allah aşkına bu hakaret mi? Benim yaptığım tamamen bir durumun tespitidir” dedi. Bu sözler üzerine gülme krizine giren Birand, ancak programa bir süre ara verdikten sonra devam edebildi.

“Aslında rahatsız olmuş ama..”
Programdan sonra, izlenimlerini köşesinde yazan Birand burada da Erdoğan’ı aklama faaliyetlerine devam etti. Bir dönem Yiğit Bulut’un üstlendiği göreve talip olduğu anlaşılan Birand, köşe yazısında şu ifadelere yer verdi:

Başbakan açıkça söylemedi, ancak Abbas Güçlü için, Nuray Mert veya diğerleri için zaman zaman, tepki olarak “bedel öderler”demişti. Şimdi bu sözünden rahatsız olduğu, konuşma şekli ve vücut dilinden açıkça anlaşılıyordu. Kendini savundu ve neden bu tepkiyi gösteriğini anlattı, ancak bu sözün nasıl yanlış yerlere çekilebileceğinin de farkında.

Kaynak: sol.org.tr

Zaman Birinci Sıraya Yerleşti

Featured

Seçim öncesi gerici basının uydurma haber üretiminde Yeni Şafak ve Akit geride kaldı. Zaman-Aksiyon cephesi, yani cemaat basını, “Hopa’daki olayların perde arkasıyla” ilgili yazdıklarıyla çarpıtma gazeteciliği yarışında ipi göğüslemeyi başarmış görünüyor.

Gülen cemaatinin dergisi Aksiyon’un bu haftaki sayısında Hopa’daki AKP saldırısı ve sonrasında yaşananlar ele alındı. Dergide yazılanlar, uydurma haber üretiminde cemaatin eline kimsenin su dökemeyeceğini kanıtladı.

Haberde olayların “Pinpon” adı verilen kaos planında yer alan planlar doğrultusunda Kürdü Kürde kırdırma ve Gürcü-Laz çatışmasını ‘Hemşin’ ideolojisi üzerinden yapma amacı doğrultusunda yaşandığı iddia edildi.

“Pinpon” denilen ve varlığı şüpheli belgeyi, Aksiyon iki hafta önceki sayısında haber yapmıştı. Ancak bu “belge”yle ilgili iki hafta önceki yazıda, Gürcüler veya Lazlar’la ilgili bir şey yoktu.

Dergi, bu hafta “Ulaştığımız yeni bilgiler, planın kapsamının daha da geniş olduğunu gösteriyor” ifadesine yer verdi. Anlaşılan hazırlayanlar tarafından belge, Hopa olaylarını da kapsayacak şekilde uyarlandı.

Haberde “politik Kürtler ile muhafazakâr apolitik Kürtler”in karşı karşıya getirip birbirine kırdırılacağı iddia edildikten sonra, konu Hopa ve Karadeniz’e geliyor:

“Aynı şekilde marjinal sol gruplarla birlikte hareket eden marjinal Çerkez, Gürcü ve Laz kökenliler de bulundukları şehirlerde bazı eylemlerde bulunacak ve sert eylemlerin yanı sıra bazı hak taleplerini meydanlara çıkarak dile getirecek. İddiaya göre, Hopa’da JİTEM’den ayrılan bir ekip marjinal solcuları yönlendirdi ve AK Parti konvoyuna yönelik saldırıyı gerçekleştirdi. Aynı olayların Fatsa, Ünye gibi yerlerde de yaşanabileceği ihtimali, aktarılan istihbarat bilgileri arasında.”

Aksiyon, Karadeniz halkının hak arama eylemlerini böylece şimdiden “terör eylemleri” olarak damgalamış bulunuyor. Yarın bir gün sokağa hakkını aramaya çıkan her Laz, Gürcü ya da Çerkes, “derin planların parçası” olmakla suçlanacak.

Hopalılar’ın JİTEM tarafından örgütlendiği iddiası ise, biraz tarih bilen herkes için gülünüp geçilecek bir iddia. Zaten Aksiyon yazarları da “Fatsa, Ünye gibi yerlerde de yaşanabilir” derken, bu ilçelerin de geçmişinde güçlü bir devrimci geleneğin bulunduğunu bildiğini ortaya koyuyor.

Ancak cemaatin yazısında JİTEM iddiasından çok daha ahlaksız ve azgınca suçlamalar da var:

“Karadeniz’de birçok ilçeyi, PKK ile dirsek temasında olan marjinal sol gruplar, tabir yerindeyse, ‘abluka’ altına almış durumda. İlçelerde Rus kadınlarından sonra uyuşturucu ve alkol kullanımının artması da önemli bir etken olarak gösteriliyor. Gençlerin bu nedenle her türlü gösteri ve eylem sahasına kolayca çekilmesi mümkün.”

Erdoğan ölen Metin Lokumcu’yu “Biri de ölmüş” diye, polis tarafından takip edilip ölesiyle dövülen Dilşat Aktaş’ı “Kız mıdır kadın mıdır bilemem” gibi aklınca hakaret olan bir ifadeyle aşağılamaya kalkışmasının ardından cemaat, frenleri hepten boşa aldı. Hopa’da AKP’yi protesto eden, derelerimizi sattırmayız, doğamızı mahvettirmeyiz, çayımıza sahip çıkarız diyen köylüleri “fuhuş ve alkol düşkünü” olduklarından eylem yapmakla itham etti.

Kaynak: sol.org.tr

Madımak İçin Ankara’dalar

Featured

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin ülkenin dört kolundan başlattığı yürüyüş Ankara’ya vardı. Madımak Oteli’nin utanç müzesi olması için yapılan yürüyüşde “Sivas’ta yakanlar AKP’yi kuranlardır” denildi

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) tarafından 5 Haziran’da İstanbul, İzmir, Samsun ve Antep’ten başlatılan yürüyüş bugün (7 haziran) Ankara’ya vardı. Kurtuluş Parkı’ndan başlatılan yürüyüşe Ziya Gökalp Caddesi üzerinden Kültür Bakanlığı’na doğru gerçekleştirildi. Ellerinde “Madımak oteli utanç müzesi olacak. Unutmadık, unutturmayacağız” pankartı taşıyan PSAKD üyerleri yol boyunca “Madımak Oteli müze olacak”, “Sivas’ta yakanlar AKP’yi kuranlar”, “Sivas’ın hesabı sorulacak” şeklinde sloganlar attı.

Kültür Bakanlığı önüne gelindiğin’de burada PSAKD Genel Başkanı Hüseyin Güzelgül basın açıklamasını okudu. Açıklamada, katliamın 18. yılında verilen mücadeleler sonucunda otelin kamulaştırıldığı belirttildi.

18 yıldır vicdan ve adalet sahiplerinin 2 Temmuz’lar da “Madımak utanç müzesidir” diye haykırdıklarını hatırlatan Güzelgül utanç müzeisi girişimlerinin devlet tarafından sonuçsuz bırakıldığını söyledi. “Katliamı unutmak; vahşeti yeniden yaşatılmasına gerekçe oluşturmaktır” diyen Güzelgül çağımızın yüzleşme çağı olduğunu belirterek “özür dileyen devlet küçülmez, tersine arınır” dedi.

18 yıl önce katledilenlerin anılarını yaşatmak, yaşanan katliamlara karşı bir duruşun anıtı olması için Madımak’ın utanç müzesi olması gerektiğini söyleyen Güzelgül bu konuda mücadelelerini kararlı bir şekilde sürdüreceklerini belirtti.

Açıklamanın ardından bir grup Kültür Bakanlığı içine girerek bir görüşme gerçekleştirdi.

Kaynak: sendika.org

Che Yeniden

Featured

Jean Ortiz’in bir doktora öğrencisinin sorularına verdiği cevaplardır

1 – Che’nin imajının ticarileştirilmesi

İki farklı eğilimi içerir:

• Bir yanda, Che’nin düşüncesinin içeriğini kasıtlı olarak etkisiz hale getirme, onun devrimci özünü boşaltma

• Diğer yanda, Che’yi daha fazla efsaneleştirme ve milyonlarca insanın O’nu isyan, etik, saflık, adalet, yoksulların kurtarılması, dayanışma gibi değerler ile bilinçli veya bilinçsiz olarak tanımlaması.

2 – “Modalaştırma” girişimleri

Kapitalist toplumda, burjuvazi yaşam (çarpık) dâhil her şeyi pazarlar ya da her şeyi değerlendirir; özellikle de ölen devrimcileri… İyi bir devrimci ölü devrimcidir, tehlikesiz olması nedeniyle! Filmde her zaman iyi ve kötü vardır. Ancak Che ile yapılan atışlar geri teper.

3 – “Sovyet modeli?”

Che’nin düşüncesi ile ilgisi olmayan, “Devrimci hamle”[1] ve “On milyonluk hasat”[2] girişimlerinin başarısızlığından itibaren, Küba özellikle zorunluluk nedeniyle “Sovyet modelini” kabul eder; ama onu kendine göre uyarlar. Fidel bugün, model konusunda o zaman da ikna olmadığını, hep kuşku duyduğunu, söylüyor… Mücadelede “rollerin dağılımı” sırasında Fidel ile Che arasında kimlik belirleme konusunda büyük bir uyum vardı.

Devrimci sürecin hızlı radikalleşmesi, “aşama” olarak adlandırılan kavram ile çelişir.

4 – Che ve Fidel arasında var olduğu iddia edilen karşıtlık

Che’nin aksine Fidel daha fazla etkili oldu (Küba Devrim süreci kastediliyor; ç.n). İdeolojik, politik, stratejik amaçları birbirine çok yakın olan iki lider, temelde bu kriterleri paylaşıyorlardı. Fidel ve Che arasında önemli farklılıklar olduğunu, bugüne kadar hiçbir şey kanıtlayamadı. Antiemperyalist, enternasyonalist, “Trilateralist” hedeflerde birleştiler. Belki de en fazla “sabırsız” olan Che idi, ancak bu sabırsızlık zaman bağlamından (ileri doğru) muaf tutulmalı.

5- Küba bir diktatörlük mü?

ABD’nin ve ambargonun kalıcı saldırganlığı ile karşı karşıya kalışından bu yana, Küba’da ifade özgürlüğü konusunda belirli objektif sınırlar var. Kuşatma altındaki bir kalenin kapılarını tamamen açmak zordur. Bunu süreçler bağlamında düşünmek lâzım. Küba bir diktatörlük olarak tanımlanamaz. Çünkü bu ülkenin koşulları, iç ve dış koşulları baskı altında bulunmayan ülkelerin koşullarından tamamen farklıdır ve bu nedenle onların politik rejimleriyle karşılaştırılamaz. Sınırlandırıldığı iddia edilen özgürlükler, emperyalizmin Küba’ya karşı kullandığı bir Truva atıdır. Küba’da, ABD’den daha fazla bulunan diğer haklardan ise pek bahsedilmez: sağlık, eğitim, herkes için kültür hakkı ve diğerleri gibi.

6 – “Ve eğer Che yaşasaydı?”

Ve eğer Che yaşasaydı? Bu soruyu cevaplamak zor. Böyle bir şey düşünülemez ne de geçmiş analiz edilebilir. Bu teolojik yaklaşım herhangi bir analizi bozar. İfade ettim ve tekrar ediyorum: süreçler, bağlamları dışında düşünülemezler veya geriye dönük anakronik kriterler kullanılarak incelenemezler. Bugünün koşulları 60’lı yıllardaki koşullarla aynı değil.

7 – Küba’daki Guevarizm

SSCB’nin çöküşünün ardından Küba’nın hayatta kalışı, onun gerçekten Moskova’nın bir uydusu olmadığını, tersine içsel, kendine özgü bir süreç olduğunu doğruluyor. Küba’ya herhangi bir aşı yapılmamıştır. Devrim, ulusal egemenlik prensibinin gerçekleştirilmesi ihtiyacından ve bir tarihten doğdu; Kızıl Ordu tanklarıyla gelmedi. Devrim, 80’li yılların sonunda, “hatalarını düzeltme” sürecine başladığı zaman yanıltıcı Sovyet modelinden uzaklaşarak kendi köklerine geri dönme çabası gösterdi. Che’nin düşüncesi yeniden keşfedildi ve ümit verici bir hareket başladı.

Berlin Duvarının yıkılışı, ne yazık ki onu hayatta kalabilmesi için “Özel Dönem”i yaşamaya mecbur etti. Artık uzun vadeli değil, yarına aç çıkmamanın planları yapılır oldu. Bu, ağır sosyal, siyasal, ahlaki sonuçları olan zorlu bir mücadeleydi; fakat Küba şimdiye kadar süren bu çok zor koşulların üstesinden gelmeyi başardı.

Devrim bir kez daha “fikirler savaşı” ilkesiyle, dövizi olanlarla olmayanlar arasındaki eşitsizlikler, karaborsa, bürokrasi, yolsuzluklar gibi sorunların neden olduğu zararlara, yeniliklere, ahlaki ve insani değerlere doğru yöneldi… Devrim, yapısal kriz nedeniyle ağırlaşan problemleri çözmek ve hayatta kalmak için yeni bir ekonomik modeli, bazı piyasa mekanizmalarını yeniden yerleştirmeye zorlandı; fakat planlı küresel ekonomi bağlamında. Son derece kritik olan piyasa mekanizmaları karşısında Che ne düşünürdü bunu bilemeyiz; fakat tüm bunlara rağmen onun Küba’da büyük zorlukların, deneylerin ve direnişlerin içinde hala yaşadığını düşünüyorum. Modeller dikkate alınırken hiç kuşkusuz Che, anlayışlara ve perspektiflere işaret ederek, tüm devrimciler için verimli bir kaynak olmaya devam ediyor.

8 – Che’nin “modernliği”

Che’nin “modernliği”, onun sosyalizm ve komünizm anlayışında yer alır; tıpkı kalıcı bir yapı, bir dönüşüm hareketi gibi, ama standart bir yol olarak değil; O, Anibal Ponce’nin [3] “tam bir insan” dediği gibi onun eksiksiz insan düşüncesiyle bütünleşir. Che, Latin Amerika’da Ponce, Mariátegui, Mella gibi Marksizm’in öncülerinin hümanizmini yayar; onun düşüncesi genelde ne sistematik ne de kapalıdır. Onun düşüncesi, somut gerçeklere ve teorik sorunlara mantıklı bir yanıt verir.

Daha önemlisi, Che’nin güncelliğinin, bir toplumsal etik, bir medeniyet projesi olarak onun sosyalizm anlayışında yattığını düşünüyorum; aynı zamanda, kendi tarzında bireyi rehabilite etmesinde (Sovyet sistemi tarafından hırpalanmış) ve onu yeni bir toplumunun, yeni bir ekonominin inşa merkezine koymasında ve değişim sürecinde temel bir faktör olarak ona önemli bir rol atfetmesinde, görüyorum.

Günümüzde, Che’nin öğretisinin, ahlak temeli üzerine oturduğuna, etik bir yaşam için gerekli olduğuna önemle vurgu yapılmalı. Elbette, yalnızca ahlaki bir sorun olarak tasarlanmış değil, tersine o, ekonomik, siyasal ve diğer şeyler için bir kaynaktır. Kapitalist ülkelerde yaşanan bugünkü siyasi kriz; diğer şeylerin yanında, değerler, duygu ve etik eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Guevarist projede etik yapılanma bir zorunluluktur. O herhangi bir ilerici değişimin ön şartı ve vazgeçilmez koşuludur.

9 – Tarihsel revizyonizm

Tanık olduğumuz Berlin Duvarı’nın yıkılışından bu yana, revizyonist saldırı güçlendi: Kapitalizmi karalama, hatta onu ortadan kaldırmaya yönelik her türlü girişim suç sayılır oldu. Bazı saraylı sözde entelektüellerin ve liberallerin, Che’ye karşı öfkesi bu yüzden. O bazen Fidel ile karşı karşıya getirilir veya Küba Devrimi’nden soyutlanır; kimi zaman da “Cabaña’nın* cellâdı” olarak sunulur[4]. Onlar esas olarak “kapitalizmin alternatifi yoktur” fikrine inandırmaya, herhangi bir dayanışma ahlakını ve fedakârlığı yok etmeye, isyankârlığı öldürmeye ve büyük sonuçlar elde edilmesini, önlemeye çalışıyorlar. Dahası sağcılar politikalarını sürdürmek için tüm ahlaki değerlendirmeleri yok etmek istiyor. Che’nin düşüncesi böyle bir girişimi altüst eder. En yüksek etik, paranın kanunu ile bağdaşmamayı gerektirir. Che, hâlâ bugün bizlere kişisel hırstan uzak, imtiyazsız, profesyonel olmaksızın, görevi kötüye kullanmaksızın, aşırı bürokrasiye boğulmaksızın siyaset yapılabileceğini öğretiyor. Nihayet, iktidarın yeni bir tarzda kullanılabileceğini gösteriyor. Sağcılar tüm bunlara tahammül edemezler.

10 – Che, kapsayıcı ve ortak mirastır

Che’nin düşüncesi, bugünkü egemen sistemin krizinin ne kadar büyük olduğunu, pek çok açıdan gözler önüne seriyor. Che, alaycı düşünce, hayal kırıklığı ve teslimiyet söylemleri karşısında bir gelecek bulunduğunu açıkça ortaya koyar. Hatta planlama koşullarıyla, olası bir deneyüstlülüğü ile, geniş bir bakış açısıyla onu derhal inşa etmeyi açıkça belirtir. Her mücadelede, her direnişte yeni değerler filizlenir.

“Che’nin ellerinin kirli (yiyici, rüşvetçi; ç.n)” olduğuna ilişkin konuyu çürütmek için bu fırsattan yararlanmak isterim. Onun ellerinin kirli olduğu doğru değildir. Che, verimli ve temiz elleriyle (herhangi bir yolsuzluğa bulaşmadan; ç.n), bir bakanlık ve bir banka yönetti. Olaylara uzaktan bakmadı, görevini yaptı. O’nun bozulmamış saygınlığı, bugün bile tüm solcu siyasetçileri geride bırakır; “onu araçsallaştırma”, onun imajını kullanma girişimleri, politikacıları alçak ve değersiz kılar. Che ortak mirastır. “Sapkın” Marksist, O’nu sadece ahlaki değil, aynı zamanda estetik yönden de yüceltir. Gardel’e [5] “her gün daha da iyi şarkı söylüyor” dedikleri gibi, Che de günümüz insanına her gün daha açık bir şekilde hitap ediyor.

* Jean Ortiz
Fransa-Pau Üniversitesinde profesör
2007 basımı “Her Zamankinden Daha Fazla, Che” adlı kitabın koordinatörü.

Çevirenin notları:

[1] Devrimci hamle: Küba da 13 Mart 1969 tarihinde birkaç gün içinde 60 binden fazla küçük ve orta ölçekli işletmenin devletleştirilmesi girişimi. 1960 yılında başlayan kamulaştırma süreci bu girişimle sona ermişti. Devrimci hamle olarak adlandırılan bu girişimin Che’nin düşüncesi olduğu söylenmişti.

[2] On milyonluk hasad: 70’li yıllarda, Küba Hükümeti ekonomiyi iyileştirmek için 10 milyon ton şeker hasadı gerçekleştirmeyi hedeflenmiş ve ordu dâhil tüm güçleri seferber etmesine rağmen hedefe ulaşamamıştı. O zaman da bu girişiminin Che’nin düşüncesi olduğu iddia edilmişti.

[3] Anibal Ponce: (6 Haziran 1898- 18 Mayıs 1938) Arjantinli psikolog, profesör, politikacı ve deneme yazarı. Birçok kitabı var. Temel eseri, 1934 yılında yazdığı “Eğitim ve Sınıf Mücadelesi” adlı kitaptır. Bu yıllarda Arjantin Komünist Partisinde çalıştı ve Sovyetler Birliğini ziyaret etti. 1935 yılında, Aydınlar, Sanatçılar, Gazeteciler ve Yazarlar derneğini kurdu, onun ilk başkanı oldu.

[4] Che, 2 Ocak 1959 tarihinde, La Cabaña Fortress hapishanesinin komutanlığına atanmıştı.

[5] Carlos Gardel: Arjantinli sanatçı, tangonun dev ismi olarak bilinir.

Kaynak: sendika.org

Çeşitlendirilmiş İlişkilerimiz ve Politikalarımız Olmalı

Featured

İzmir milletvekili adayı Nazik Işık: “Evime dönmemi sağladığı için ekonomik büyümeden memnun olmam gerektiğini söyleyen, üç çocuk doğurmamı öngörerek benim yerime karar veren, kadın-erkek eşitliğine inanmadığını söyleyen siyasi lider ve yöneticilerden pozitif ayrımcılığı doğru anlamalarını bekleyebilir miyiz?

 

Nazik Işık, Cumhuriyet Halk Partisi’nden (CHP) milletvekili adayı. İzmir 1. Bölgeden 11. sırada aday gösterilen Işık parlamento seçimine sayılı günler kala Uçan Süpürge’nin sorularını yanıtladı.

Kadın hareketinin içinden geliyorsunuz. Bu mirasın taşıyıcısı ve çoğaltanı olarak bugün pek çok işi üstlenen kadınlardan birisiniz. Bu birikimi siyasete nasıl aktaracaksınız?

Evet, uzun yıllardır kadın hareketi içinde yer almış bir feministim. Hâlâ da bu hareketin bir üyesiyim. CHP’de Kadın Kolları Genel Sekreteri olmadan önce, siyasette aktif yer alınca kadın kuruluşlarının yönetiminde yer almayı bıraktım. Biraz zaman, daha çok da etik açıdan öyle gerekir diye düşündüğümden. Ama çeşitli kadın kuruluşlarında üyeliklerim devam ediyor.

Kadın bakış açısı kadın kuruluşunun kapısından içeri girdiğinizde giyip çıkarken de çıkarıp askıya asıp bırakıp gittiğiniz bir şey değildir. Bu bir dünya görüşü, dünyaya bakış, dünyayı algılayış. Benim dünyaya baktığım penceremin böyle bir camı var, ışığı cinsiyet rolleri açısından ne getirdiğine bakmamı sağlayacak şekilde süzüyor.

Bu camın bileşenleri bilincim, deneyimim, bu alandaki bilgimdir. Işığın görünür kıldığı her şeye böyle bakmak ve ihtiyaç olanı, yapılması gerekeni böyle bir gözle görmemi bu sağlıyor. Bendeki yetersizse kadın kuruluşlarındaki birikim de imdadıma koşar diye güveniyorum üstelik. Hepimizin bildiği gibi bu birikim siyasette genel olarak çok eksik. Milletvekili olursam ilk doğal işlevim bu olacak diye düşünüyorum.

Kadın olmaktan kaynaklı ihtiyaçları, beklentileri, öncelikleri ve sorunları nasıl formüle edeceksiniz? Toplumsal cinsiyet konularında söyleminiz ve eyleminiz ne olacak?

Pratik olarak, Plan-Bütçe Komisyonu’nda yer alarak kaynak dağıtımına bu gözle bakmayı süreçlere katabilmekte rol oynamak istiyorum.

İkincisi; özel olarak ele alınması gereken konular var; örneğin Kadın-Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu’nun adını işlevini ‘fırsat’la sınırlı olmaktan çıkarmaya çalışmak gibi… Bizim CHP olarak adına “Güldünya Yasası” dediğimiz haksız tahrik ve namus cinayetleri konusuna ilişin TCK değişikliğini yapmak için çalışmak gibi…

Engelli anneleri, engelli anneler ve istihdam konularında da Meclis Araştırması Komisyonları kurdurmak ve özel çalışmalar yapmak istiyorum. Ben kadın örgütlerinin taleplerine duyarlılığımın, işbirliğine açık olmamın en büyük gücüm olacağına inanıyorum. Söylemim ve eylemimde de bu bağ açıkça kendini gösterecektir.

Türkiye’de devletin ve hükümetlerin ve hatta siyasi partilerin cinsiyet politikaları olduğuna inanıyor musunuz?

Elbette devletin de hükümetlerin de siyasi partilerin de cinsiyet politikaları var. Geliştirici, dönüştürücü, eşitlikçi, ayrımcılığı sonlandırıcı politikalar değiller diye politikaları yok diyemeyiz.

Bu konuda biz kadınları ve kadın örgütlerini nasıl ikna etmeliler? Cinsiyet eşitliğinden neden korkulduğuna, bu meselenin niçin bir türlü içselleştirilemediğine dair tespitiniz ne?

Bence devletin kadınları ve kadın örgütlerini ikna etmesinin tek bir yolu var. Beni ancak bu yolla ikna edebileceklerini bildiğim için bu yoldan söz edebilirim. O da “ne yaptıkları”dır. Çelişkili davranışlar, samimiyetsizlik ne kadar saklanabilir ki…

Cinsiyet ayrımcılığı birçok alanda üzerine çıkar, güç, imkan, kudret inşa edilmiş bir sorundur. 2001′de Medeni Kanun yenilenirken, edinilmiş mallara katılma rejiminin eski evlilikler için geçerli olmamasını sağlayan yürürlük maddesi oylandıktan sonra bazı milletvekilleri bize “mallarımı size yedirtmedim” demişti. Cinsiyet ayrımcılığından kaynaklanan mal birikiminin üzerine konma ve bu güçten vazgeçmemenin güzel bir örneğiydi bu.

Yani eşitliğin güçlendireceğini görmek mesela malın güçlendirdiğini görmek kadar kolay olmuyor her zaman. Bazen de insanlar eşitliği hiç yaşamamış oldukları için ne yapabileceklerini de bilmiyorlar. Kadın yöneticiye, doktora, hakime erkekmiş gibi hitap etmek böyle bir durum mesela.

Adım Nazik. Çok kadınsı bir isim. Yine de bana “Nazik bey” diye hitap eden çok erkekle karşılaştım, karşılaşıyorum, hem de yüzüme bakarken bile böyle söyleyebiliyorlar. Çünkü eşitsizlik, sistemin içine işlemiş, insanların kişisel çıkarlarıyla çok iç içe geçmiş, kaynaşmış bir vakıa. Onu oradan sökmek ve yerine insani olanı, eşitliği koyabilmek için sabırlı, çalışkan, ısrarlı, hiç vazgeçmeden devam eden bir güçle her gün bir şey yapmak lazım.

Aday olduğunuz İzmir’de mevcut yerel politik atmosferden oralı kadınlar memnun mu?

İzmir, elbette, Türkiye’deki genel sorunlardan nasibini alıyor. Yani şehrin genel olarak gelişmiş olması, İzmir’de yaşayan kadınların sorunsuz olması anlamına gelmiyor. Yoksulluk, işsizlik, eğitim-istihdam ilişkisinin kopmuş olması, kadına yönelik şiddet gibi sorunlar İzmir’de de sorun. Hepsi de kadınların da sorunu.

Hangi sorunları ve beklentileri sizinle paylaştılar? Not defterinizde kırmızıyla işaretlediğiniz başlıklar neler?

Alanda kadınlarla çalışırken en çok yoksulluk, işsizlik ve şiddetle ilgili sorunlarla karşılaşıyorum. Beni en çok üzen, kadınların Türkiye’nin her yerinde karşılaştığım şekilde kendileri için değil kocaları ve çocukları için iş istemeleri.

Kadınlar tek ve homojen bir kitle değiller. Kadın olmak nedeniyle ortak sorunları var, ama başka özellikleri nedeniyle de farklılaşmış sorunları.

İzmir yılda ortalama 80 bin göç alan bir kent. Göçle gelen kadınların sorunları elbette yerleşik İzmirlilerden farklı özellikler de taşıyor. Bu nedenle Partili yoldaşlarımla çeşitli kesimlere yönelik farklı projeler üzerinde çalıştık ve çalışıyoruz.

Seçilmeniz durumunda İzmirli kadınlar ve kadın örgütleri ile parlamento arasında nasıl bir köprü kuracaksınız? Öncelikleriniz neler olacak?

Milletvekillerinin Meclis’e kapanması ne mümkün ne de doğru. Ben de elbette sık sık seçim bölgemde olacak ve sorunları yerinde duyacak, çözümleri de yerelde birlikte oluşturmaya gayret edeceğim.

Sorunları ve çözümleri Meclis’te dillendirmeye, çözümler için gereken yasal destekleri Meclis’te üretmeye de önem vereceğim.

Biraz önce de vurguladığım gibi kaynak dağıtımına özel bir önem vermek istiyorum. İzmir de kaynak dağıtımından dertli bir kent: İzmirli ödediği vergilerin ancak 17′de birini geri alabiliyor, devletten İzmir’e kaynak transferinden hep İzmir zararlı çıkıyor. Bölgesel gelişmişlik farklılıklarının yol açtığı bu sorunumuzu azaltmanın İzmir’de yatırım ve iş imkânlarını genişleteceğini, refahı artıracağını elbette biliyorum.

Ayrıca, İzmir’in yeni vizyonundan ve yaratılacak yeni istihdamdan daha fazla kadının yararlanabilmesi için özel çalışmalar da gerek. Ben zaten kadınlarla ve kadın örgütleriyle çalışan biriyim, şimdi ilimin diğer sosyal taraflarıyla da daha yoğun ilişkiler içinde olacağım.

Haklı Kadın Platformu’nu oluşturan örgütlerin siyasi partilerden talebi, aday listelerinin ilk üç sırasında iki kadının bulunmasıydı. Listeler açıklandığında bu talebin yankılarını göremedik. Parti liderlerinin ve diğer karar vericilerin pozitif ayrımcılığı doğru anladıklarını düşünüyor musunuz?

11 Nisan 2011′de CHP olarak 107 kadın adayla çıktık seçim meydanına. Bu sayı, büyük kitle partileri açısından bugüne kadar gerçekleşen en yüksek aday sayısı. CHP olarak bizim için değişimin, yenilenmenin göstergelerinden biri bu.

Listelerimizde ilk üçte yer alan kadın sayısı da az değil. Ankara, İstanbul, İzmir, Bursa gibi büyük illerde liste başlarında kadın adaylara yer verdik. İlk üçte yaklaşık 50 kadın yer aldı.

Benim seçim bölgem İzmir 1.Bölge. Listemizde başı çeken, Güldal Mumcu. 13 aday arasında Güldal Hanım dâhil toplam dört kadınız. Bizden iki kadın vekil kesinlikle seçilecek. Örgütümüz benim ve 12. sıradaki kadın arkadaşımın seçilebilmesi için de çalışıyor.

Siyasi partiler bu seçimde kadınları aday göstermekte bugüne kadar olduğundan çok daha yüksek bir performans gösterdiler. Ama Haklı Kadın Platformu’nun da talebi olan 50-50 pariteden çok ama çok uzakta kaldılar.

Siyasette çeşitli etkenler var. İyi niyet bunlardan sadece biri, hatta zayıf olanı. Adaylaşma/adaylaştırma süreçlerinde kadın hareketinin ne kadar gücü var, hangi mekanizmalarla ne kadar etki yapıyoruz, ya da yapamıyoruz, kadın hareketinin siyasi partilerle ilişkileri ne kadar, bu ilişkiler nerede nasıl kuruluyor, kadın hareketinden kadınların ne kadarı doğrudan siyasetin içinde, siyasette uzun erimli olmayı nasıl becerebiliriz gibi birçok soruya cevap vererek tartışmamız, konuşmamız, yapılacaklara bakmamız lazım.

Siyasete içerden bakınca talep etmenin yeterli olmadığını çok yakından bilir hale geliyor insan. Evet, siyasilerin pozitif ayrımcılığı ne kadar doğru anladığı tartışmalıdır. Evime dönmemi sağladığı için ekonomik büyümeden memnun olmam gerektiğini söyleyen, üç çocuk doğurmamı öngörerek benim yerime karar veren, hatta kadın-erkek eşitliğine inanmadığını açıkça söyleyen siyasi lider ve yöneticilerden pozitif ayrımcılığı doğru anlamalarını bekleyebilir miyiz? Bizim de çeşitlendirilmiş ilişkilerimiz ve politikalarımız olmalı.

Meclis’teki kadın oranıyla 181 ülke içinde 105. sırada olması Türkiye toplumunun eşitliğe direncini mi gösteriyor, yoksa tüm toplum adına karar veren siyasi liderlerin kadınları istememesinin bir göstergesi mi?

Bu tür soruların ya o ya bu diye bir cevabı olamaz. Biraz o, biraz bu, biraz başka şeyler… Siyasetin rant dağıtımında büyük bir yeri olmasa mesela, daha çok kadına yer açılır. Çünkü bu kadar gücü içinde barındırdığı için, siyaset erkeklerin güçlerine güç katmak için var olmak istedikleri bir alan aynı zamanda.

Bu sayısal tablo 12 Haziran’dan sonra nasıl değişecek, tahmininiz ne yönde?

13 Haziran sabahı Meclis’teki kadın sayısının bugünkünden çok daha fazla olacağından eminim. Toplamda Meclis’te yaklaşık 100 kadın vekil olacak, yani bugünkü sayı yüzde 100 artmış olacak.

Sayısal tablodaki değişim elbette önemli, ama alanlarda çeşitli siyasi partilerden kadın milletvekili adaylarının konuşmalarını dinliyorum. Meclis’te de muhafazakâr kadın vekillerin kadın sorunlarına yaklaşımlarını yıllarca gördük, izledik. Kadın örgütlerinin kaç kadın vekille ilişkisi oldu son 10 yılda? Yani sayısal değişim ne kadar değişimdir, bunu da düşünmek lazım. (SD/BB)

Kaynak: bianet.org

Belki Yeni Kürt Partisi Kurulur

Featured

Diyarbakır’ın bağımsız adaylarından, ‘İslamcı’ kimliğiyle anılan Yazar Altan Tan’a göre yeni bir Kürt partisi mümkün.

 

BDP bağımsız adaylarla seçime girerken sosyalisterden İslamcılara kadar geniş bir yelpazede ittifak oluşturdu. Birbirine zıt isimlerin bu çatı altında nasıl yer alacağı ise kamuoyunda merak uyandırdı. Bu yelpazeyi Diyarbakır’ın bağımsız adaylarından, ‘İslamcı’ kimliğiyle anılan Yazar Altan Tan ile konuştuk. Tan, “Bu ittifak, bırakın ayrılmayı daha da büyür. Hatta belki yeni bir parti kurulur” dedi.

Altan Tan ile Dicle Nehri kenarında bir tesiste buluşuyoruz. “Biraz önce gelseydiniz bölgenin bütün din önderleri burdaydı. Toplantı yaptık” diyor. Bölgedeki din önderlerinin BDP ve bağımsız adaylara bakışını sorduğumuzda Tan şunları anlatıyor:

“Bir siyasi partiye verilen oyları tek bir faktöre indirgemek siyaseten ve sosyolojik olarak doğru değil. Müslüman Kürtlerin, Türkiye’deki İslamcılara en büyük eleştirileri, ‘Siz ümmetçi değil Türk İslamcısısınız. Hatta bunun dozajını biraz daha arttırırsanız siz İslamcı değil faşistsiniz’ oldu. Bu millet şu an geldiği nokta itibarıyla Müslümanlığından da, Kürtlüğünden de vazgeçmek istemiyor” dedi.

“BDP kökende solcu bir parti, bu birlik nasıl sağlandı?” diye sorunca, Tan şunları anlattı:
“Benim adaylığım birçok Türk İslamcısını çıldırtıyor. Benim şu an üzerimdeki akımı tahmin edemezsiniz. Hakaretler, baskılar, gerilimler… Ben derin Kürt siyasetinin de çok memnun olduğu kanaatinde değilim. Ama gelinen bir nokta var. Dünya değişiyor, Ortadoğu değişiyor, Kürtler değişiyor.

Kürt siyasetinin de buna göre yeni bir siyaset ortaya koyması lazım. Bence Kürt siyaseti de bunu tartışıyor. Bizim yaptığımız ideolojik bir ittifak değil. Ben 40 yıllık İslamcıyım. Ben ne Marksist olurum, ne de Ertuğrul Kürkçü İslamcı olur. Biz iki şey için geldik. Birincisi demokratik bir Türkiye. Hepimizin derdi var. Solcunun da bir yeri ağrıyor, benim de ağrıyor, Alevinin de ağrıyor. İkincisi, Kürt sorunu çözülsün. Bunun da adını ‘demokratik özerklik’ koyduk. Demokratik Türkiye’yi yeni bir anayasayla, Kürt sorununu da özerklikle çözersek dindar olan dinine devam eder, Marksist olan da kendi yoluna…”

En çok merak edilen konuyardan biri de seçimlerin ardından bu ittifakın sürüp sürmeyeceği. Tan bu konuda, “şu an bizim ayrılmamızı gerektirecek bir şey yok. Halk çok memnun. Bu ittifak, bırakın ayrılmayı daha da büyür. Hatta belki yeni bir parti kurulur. Şu an bunları dillendirmiyoruz. Seçimden sonra Türkiye’nin gerçek ana muhalefet partisi nasıl olabiliriz diye, bunu tartışmaya açacağız” dedi.

Bu karakolda biter
Altan Tan, Başbakan’ın ‘Kürt oyları 2 puan eksik olsun, diğer taraftan 8 puan yüksek olsun’ hesabı yaptığını belirterek, bu nedenle milliyetçi bir söylem kullandığını öne sürdü. Tan, “Üç ay sonra Türkiye’yi yönetemeyecek bir hale gelebilir. Dağkapı Meydanı Tahrir Meydanı olduğu vakit yüzde 90 oy alacağız. Bunu niye göremiyor. Gelin uzlaşalım, yeni bir anayasa yapalım. Ama yapmazlarsa o zaman direneceğiz. Direnirsek kavga çıkacak. Bu iş karakolda biter” dedi.

Kaynak: Radikal

Özgürlük İçin Saldıracaklar

Featured

Uluslararası bilgisayar aktivistlerinden oluşan Anonymous grubu, bugün ilk saldırısını yapacağını açıkladı. Herkes merakla TİB’in sitesine yapılması beklenen saldırıyı bekliyor. Daha önce Visa, Mastercard gibi kurumların sitelerini kilitlemiş olan Anonymous, NATO tarafından da ciddiye alınıyor.

22 Ağustos 2011 tarihinde yürürlüğe girecek “İnternetin Güvenli Kullanımına İlişkin Usul ve Esaslar” tasarısı uluslararası bilgisayar aktivistlerinden oluşan Anonymous (Anonim) grubunun önceki gün konuyla ilgili yaptığı hükümeti ve ilgili kurumları hedef alan açıklamasıyla yeniden üst sıralara yerleşti.

Grup, http://www.anonnews.org/?p=press&a=item&i=1005 sayfasında yaptığı açıklamasında 15 Mayıs’ta Türkiye’nin farklı illerinde yüz binlerce kişi tarafından düzenlenen sansür karşı eylemlerini vurgulamış ve kendi desteklerini aynı açıklamada “Bu sansür uygulamaları mazur görülemez. Serbest bilgi akışına erişim ve katılım temel bir insan hakkıdır. Türkiye hükümeti bu temel hakkı ihlal ederken, ‘Anonim’ (Anonymous) eylemsiz kalmayacaktır. Sansürü engellemek için desteğimizi verecek, sansür uygulayan kurumlara karşı harekete geçeceğiz” sözleriyle ifade etmişti.

Açıklamada AKP’yi açık bir şekilde hedef gösteren Anonymous sözcüleri, bugün saat 18:00’de ilk operasyonu gerçekleştireceklerini belirtmişlerdi. Çeşitli kamu kuruluşlarını hedef alacak saldırıların hedefinin http://www.twiigs.com/poll/Politics/78395 adresinde yapılan bir oylama ile belirlendiği düşünülüyor. Halihazırda oylamada ilk sıralarda Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) internet sitesi ve peşi sıra ÖSYM’nin sitesi yer alıyor.

Anonymous ne yapacak?
Kendilerini sansüre karşı, bilginin ve fikirlerin fiziksel ve sanal dünyada özgürce akışının yanında olara tanımlayan grup ‘anonim’ üyelerden oluşuyor. Çekirdek bir haklayıcı ekip dışındaki üyeler düzenlenecek operasyona göre sanal ortamdan gönüllü olarak dahil oluyorlar. Saldırıların ilk ayağında seçilen internet sitelerine çok sayıda bağlantının otomatik olarak oluşturulması hedefleniyor. Böylece ilgili site bu bağlantılara cevap veremeyip hizmet veremez hale getiriliyor.

Ddos (Distributed Denial of Service – Dağıtık Hizmet Engelleme) saldırısı olarak bilinen bu saldırı türünde, eğer yeterli sayıda saldırıcı bilgisayar toparlanabilirse, hedeflenen sistemin belli bir süre kesintiye uğraması kaçınılmaz olarak biliniyor. Saldırı bekleyen site ancak Ddos saldırısı başladıktan sonra saldırıyı analiz ederek savunma durumundan çıkartılabiliyor.

Bu yüzden iki gündür basında yer verilen ve Anonymous grubunun hedef tahtasında yer alan kamu kuruluşlarının sitelerinin saldırı esnasında bir süre kesintiye uğramasına kesin gözle bakılıyor. Kesinti süresini yine bu siteleri savunacak teknik kadronun uzmanlığı belirleyecek.

NATO ciddiye alıyor
Adını esas olarak Wikileaks’e hizmet vermeyi kesen Visa, Mastercard ve Paypal ödeme sistemlerine saldırarak duyuran Anonymous grubu yine son haftalarda Sony’ye yüz milyonlarca dolara malolan ve etkisi hala devam eden ileri seviye saldırılarla gündemdeydi.

Grup kendi sayfalarında ve iletişim kanallarında “bize katılmak isterseniz katılırsınız” diyerek belli bir örgütsel formu olmadığını özellikle belirtse de özellikle bu dağıtık yapısı yüzünden Siber Savaş Saldırı Konsepti’ni son iki senedir öne çıkartan ABD ve NATO tarafından önemseniyor.

NATO Parlamento Meclisi Şubat 2011 tarihli raporunda üye ülkeleri şu şekilde uyarıyor: “Anonymous her geçen gün daha sofistike bir yapıya bürünmekte ve hassas devlet dosyalarına, askeri dosyalara ve yine son derece hassas kurumsal verilere sızma potansiyelleri sürekli artış göstermekte. Şubat 2011 tarihli raporlara göre Anonymous grubu bu potansiyelini gerçeğe dönüştürme konusundaki yeteneğini gözler önüne sermiştir.

Aynı raporda yer alan “Bu grupların yaptıkları saldırılar arttıkça karşıt eylemler ve koruma tedbirleri de gelişecek ve uygulamaya konulacaktır. Bu sayede söz konusu gruplara sızılabilecek ve söz konusu saldırıların sorumluları yargılanabilecektir” ifadeleri ise bugün yapılacak saldırılar sonrasında Türkiye’nin ilgili kurumlarının ve hükümetin izleyeceği politikanın ana hatlarını ortaya koyuyor.

Kaynak: sol.org.tr

CHP Gençliği Alanlarda Olacak

Featured

CHP Gençlik Kolları, Kemal Kılçdaroğlu’nun partinin genel başkanlığa seçildiği miting de dahil çok sayıda toplantıda Deniz Gezmiş afişi, pankartı açarak, sol sosyalist sloganlar atarak Marx’a selam göndererek kamuoyunda bir farkındalık oluşturdu. Biz de CHP Gençlik Kolları Genel Başkanı İrfan İnaç Yıldız, Genel Başkan Yardımcısı İrfan Önal ile CHP İstanbul Gençlik Kolları Başkan Yardımcısı Sinan öztürk ile CHP’nin gençlerini konuştuk.

Gençlik’in taleplerine partinin seçim programı tam olarak karşlık veriyor mu? Örneğin; parasız eğitim, öğrencilerin dersanelere muhtaç bırakılmadığı bir eğitim sistemi, diplomalı işsizliğin önüne geçilmesi gibi konular…
Bakın biz tüm toplum katmanarının sorunlarını analiz eden çözüm önerileri ile ayağı yere sağam basan projergeiştirdik.Esnafın çiftçinin memurun taşeron işçisinin bu ükenin gençlerinin işsizlerinin sosyal  devlet güvencesi ile rahat bir nefes alabilmesi mutu bir ülkede yaşayabilmesi için sorunlarını masaya yatırdık. Seçim Bildirgemizde ve Gençlik Raporumuzda parasız eğitim, genç işsizliğinin çözümü ve üniversite giriş sisteminin yapısal değişikliklerle çözümüne ilişkin kapsamlı projeler bulunmaktadır. Örneğin işsiz gençlere iş dünyasının acımasız kurallarıyla baş edebilmeleri için Gence Artı isimli bir proje ürettik bu bağlamda en az 20000  diplomalı işsiz gence ulaşmayı hedefliyoruz. CHP iktidarında atanamayan öğretmenlerle ilgili süreç kademeli olarak düzeltilecektir. Halihazırda atama bekleyen 400.000 öğretmen bulunmaktadır ve öğretmen sayısının yetersiz olduğu eğitim sistemimizde öğretmenlerin güvencesiz ve sigortasız bir biçimde istihdamı kabul edilemez. Biz net olarak bu sorunu çözeceğimizi söylüyoruz. Bu seçimler gençliğin haziran devrimi olacaktır. Üniversitelerde coplarla barikatlarla karşlaşan özgürlüğünü isteyen terörüst yaftası yapıştırılan, harç sorunları sebebiyle öğrenimine devam edemeyen,genç yaşta işsiz bir ükede umudunu yitiren,dağarında kan silah görmek değil,barış güvercinleri uçurmak isteyen gençler  12 haziranda bunun hesabını soracaktır. Genel olarak baktığımızda son TÜİK Raporu’na göre gençlerin %21’e yakını işsiz. Bizim ana ekonomi programımız istihdam odaklı büyümeyi hedefliyor. Bu çerçevede her yıl 800.000 kişinin istihdam edileceği bir sistematik geliştirdik ve iktidarımızda bunu uygulayacağız. Öngörümüz eğitim modellendirmesi, genel ekonomi stratejisi ve bütçe planlamasının ortak zeminlerde kurgulanmasıdır.

K. Kılıçdaroğlu’ndan sonra partinin daha çok yoksulluk vurgusu yaptığını, halkla bütünleşme çabası sergilediğini görüyoruz. CHP gençliği bu politika paralelinde neler yapıyor? Gecekondu semtlerinde sürekli bir çalışması var mı örneğin?
Sosyal Demokrasi ezilenleri ve toplumun bütün katmanlarını dikkate alarak siyasal hedefler belirler. Bu nedenle gecekondular 1980 öncesi nasıl sol mücadelenin örgütlü bir şekilde ivme kazandığı alanlar idiyse, bugün de partimiz ana saha çalışmalarını bulokasyonlarda gerçekleştiriyoruz. Çünkü Türkiye’de ana ekonomik ve sosyal sorun olan gelir dağılımının adaletsizliği bu alanlarda yaşanmaktadır. Biz Aile Sigortası ile devletin sosyal devlet olma görevini yerine getireceğiz. Ve böylelikle yoksulluğu yönetmek üzerinden kurgulanmış bir siyaset anlayışı yok edilmiş olacak. Gençlik Kolları tüm gücüyle şu anda alanlarda. Her ilde sosyal gelişmişlik düzeylerine göre ayrılmış bölgelerde çalışan arkadaşlarımız var. Biz hem sokakta hem de salonda siyaseti var etmeye çalışıyoruz. Ama tabii ki önceliğimiz alanlar ve saha çalışmaları.

AKP’li Belediyelerin CHP’li gençlere karşı tutumunu biliyoruz. Her duvar yazısının belediye imkanlarıyla silindiğini haber bültenlerinde gördük. Peki AKP gençliği, CHP gençliğine nasıl bakıyor? Örneğin saldırgan mı? İlişkileriniz nasıl?

İlişkilerimiz olması gerektiği gibi. Yani seviyeli. Bu noktada aslında şunu söyleyebilirim. Biz her siyasal düşünceye saygıyı duyuyoruz ancak sınırları etik zeminde olması gerekiyor. Bildiğiniz gibi partimizin 30 yaş altı 24 genç milletvekili adayı var. O adaylardan birisi de Gençlik Kolları Merkez Yönetim Kurulu üyesi ve Genel Başkan Yardımcımız olan Emre Doğan arkadaşımız. İlginç tesadüftür ki Ankara 1. Bölge 7. Sırada da AKP’nin Gençlik Kolları Genel Başkanı arkadaşımız var. Mücadele bu noktada da devam ediyor. Ama biz parti olarak genç adaylarımızın öne çıkacağına ve bu süreçte ipi göğüsleyeceğine inanıyorum.

CHP gençliğini sosyalistlerin bulunduğu eylemlere, işçilerin hak arama mücadelelerinde daha çok görür olduk. Ancak partinin son zamanlarda sağ tandanslı isimleri aday yaptığını da biliyoruz. Bu gençliği rahatsız etti mi? Şöyle bir tablo var çünkü dışarıdan görünen: gençlik partinin daha sola kaymasını isterken, seçimlere gidilirken parti biraz daha sağa kaydı…
Bugün atanamayan öğretmenlerin, Hidroelektrik Santrallere karşı çıkan köylülerin, işten atılan belediye işçilerinin, taşeron işçilerin, üniversitede özgürlük mücadelesi veren arkadaşlarımızın mücadelesi bizim mücadelemizdir. Biz yeni toplumsal muhalefetin yeşerdiği her noktada hak mücadelesine devam edeceğiz. O nedenle dediğiniz gibi bir çok platformda ortak eylemlerde buluşuyoruz. Bu da bizi mutlu ediyor. Sağ tandanslı adaylarımız var. Ancak şöyle bir gerçeği göz ardı etmeyelim. CHP’de siyaset yapabilmenin koşulları vardır. Partimizin tüzük ve çalışma programını benimseyen her yurttaş CHP çatısı altında siyaset üretebilir. Bu nedenle bu noktadan bakmak gerekiyor bu başlığa.

CHP gençliği önümüzdeki seçimlerden nasıl bir sonuç bekliyor. Bir çok anket yayımlanıyor. Yüzde hesapları açıklanıyor. Gençlik daha dinamik olduğu için tabanla daha temas halindedir. Gençliğin seçime dair beklentisi rakamsal olarak nedir?
Biz halkla kucaklaşıyoruz, tarlalara, fabrikalara giriyoruz. Dağ köylerinde kahve toplantıları düzenliyoruz. Ve görüyoruz ki Türkiye CHP’nin iktidarını istiyor. Türkiye Genel Başkanımız Sayın Kılıçdaroğlu’nu Başbakan görmek istiyor. Çünkü biz insan odaklı projeler üretiyoruz. Temellendirmemiz vatandaşın sorununu çözmek. İntibak Yasası, Askerlik düzenlemesi, Aile Sigortası, Demokratik ve Özgür Anayasa, Gençlik Politikası, mazotun 1.5 TL olması ve daha bir çoğu bu ülkenin gerçek sahiplerinin sorunlarının çözümüdür. Bu nedenlerle hiçbir şüphemiz yok. CHP 12 Haziran’da %40’ı hedeflemektedir ve bu hedefe ulaşmak için tüm samimiyetini seçmene yansıtacaktır.

Kaynak: BirGün

AKP/ML’den kurtulmak…

Featured

Şu anda sath-ı mailinde bulunduğumuz 12 Haziran seçimleri, süreci ve olası sonuçları bakımından olağanüstü bir durum yaratıyor. Her şeyden önce şunun altını çizerek başlayalım, bu seçim ne olursa olsun Türkiye demokrasi tarihinin şaibeli seçimleri arasında yer alacak. Bu anlamda 2011 seçimlerinin 1946 ve 1987 seçimleriyle aynı kategoride anılacağını kabul edelim. Gerek devletin başta Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloku ve ÖDP olmak üzere tüm AKP muhaliflerine karşı tüm aygıtlarıyla giriştiği hukuksuz mücadele, gerekse AKP’nin daha ana akım muhaliflerine karşı hazırlanan komplolar itibarıyla bu seçimin adil koşullarda yapıldığını iddia etmenin imkanı yok. İkincilerin derdini ayrı bir yazı konusu olarak bir yana bırakıp, blok ve diğer sol gruplara yapılanlara bakalım. 

Bu seçim sürecinin ne minvalde geçeceği aslında 18 Nisan akşamı Yüksek Seçim Kurulu’nun keyfi bir kararla blokun BDP kökenli adaylarını veto etmesi ve ÖDP’yi seçimlerden yasaklamasıyla belli olmuştu. Bir anda ülkeyi geren, halk tepkisinin anında gelmesiyle geri adım atılan bu karar sonrası Türkiye solu ne yazık ki ÖDP’yi diyet olarak ödedi. Bloku ÖDP’ye yeterince sahip çıkmamakla eleştirmek istemiyorum, aksi takdirde AKP’nin hanesine yazılacak 35-40 milletvekilini Meclis’e sokarak hem Kürt sorununun çözümü, hem de muhalefet anlamında etkili olabilecek bir hareketin kendi can derdine düşmesini anlayışla karşılayabiliyorum. Kaldı ki, blok adayları sonrasında da defalarca kara propagandaya ve saldırılara uğradı. Yargıtay’a AKP destekli üyelerinin atanmasının hemen ardından Hatip Dicle kararının onanması ve YSK olayındakine çok benzer bir zamanlamayla bir blok adayının daha önünün kesilmesi, blok ve özellikle BDP üzerindeki baskının sonuçların belli olacağı ana kadar süreceğinin bir işareti. Yine de BDP’nin ve blokun diğer büyük bileşenlerinin ÖDP’ye daha sesli sahip çıkması, solun geleceği için hiç kuşkusuz daha faydalı olurdu.

İbrahim Oruç ve Metin Lokumcu gibi canların devlet terörüne kurban verildiği, halk iradesinin yargı organları eliyle AKP lehine engellendiği bu seçim süreci, ortaya koyduğu hukuksuzluk manzarası bakımından örgütlü ve kitlesel bir mücadelenin gerekliliğini ortaya koydu. Bu gereklilik de yine “çatı partisi” tartışmalarını başlattı. Dün Jiyan.us internet sitesine konuşan sevgili dostum Burak Cop, bunu girişilmesi çok gerekli olmayan bir çaba olarak gördüğünü söylüyor. Ben kesin olumlu ya da olumsuz görüş bildirmemeyi tercih edeceğim. Yani bir çatı partisine kategorik olarak karşı değilim ama ortaya EDP gibi amorf bir yapı çıkacak ve kitleselleşmenin yolu sosyalizmden uzaklaşmakta aranacaksa hiç girişilmesin daha iyi. Ancak, parti olsun ya da olmasın, sol bileşenlerden oluşan sürdürülebilir bir birliğin de gerekli olduğunu düşünüyorum.

Bu birliği tahayyül ederken, iki önemli meselenin sıkıntı kaynağı olabileceğini düşünüyorum. Bunlardan bir tanesi olası birliğin bileşenlerin Kürt meselesi ve aktörleri konusundaki tavrı, diğeri ise 2007 seçimleriyle başlayan ve Anayasa Referandumu’yla iyice ayyuka çıkan, sol içinde bir grubun liberal politikaları benimseyerek AKP’nin dümen suyuna girmiş olması. Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloku oluşurken bu sorunların ikisi de belli ölçüde belirleyici oldu. Gerek bloka giren, gerekse girmeyen grupların BirGün’ün röportaj dizilerinde yaptığı açıklamalardan bunu anlıyoruz. Benim anladığım şu; Kürt sorununun demokratik çözümü konusunda belli başlı sol gruplardan TKP dışında BDP’yle iş birliğine girmeyecek grup pek yok. Diğer taraftan BDP’nin bir sol parti olmakla bir kimlik partisi olmak arasında yaşadığı bocalama, zaman zaman rahatsız edici olabiliyor. ÖDP’nin kimi blok adaylarının sağ-muhafazakar kökenlerine gösterdiği tepkiyi bu noktada anlaşılır buluyorum. Aynı şekilde blok içerisinde liberal-sol dışı bileşenlerin yer almasına verilen tepkinin de yadırganmaması gerekiyor. Burak Cop, bu grupların soldan tecrit edilmesi gerektiğini söylüyor ve turnusol kağıdı olarak da referandum sürecini işaret ediyor.

Yaşadığımız seçim süreci ve sonrasının başlangıç noktası olarak Anayasa Referandumu öncesini göstermek bana da çok isabetli geliyor. Zira 2007 seçimlerinden itibaren kendini göstermeye başlayan liberal akımın, soldan net bir şekilde ayrıştığı nokta oldu bu. “Yetmez ama evet” kampanyasına katılan ya da EDP gibi bu gruba dahil olmadan “evet” oyu veren gruplar, AKP’ye şu anda yaşamakta olduğumuz devlet terörünü uygulama cesaretini ve gücünü verdiklerini görmemekte o zaman ısrarcı oldular. Anayasa paketinin “1982 Anayasası’ndan kurtulmak ve darbecilerin yargılanması” gibi süslü laflarla pazarlanması, belki bu grupların naiflikten kaynaklanan bir gaflete kapılmalarına neden olmuş olabilirdi. Ben, AKP’nin kadroları ve kökenleri itibarıyla bu bahsedilenleri asla yapmayacak olduğunu o zaman da, şimdi de adım gibi bilmeme rağmen, bir noktaya kadar bu gafletin gerçekten saflıkla açıklanabilir olduğunu düşünüyorum. Ancak referandumla AKP’nin eline verilen siyasal gücün halka nasıl bir zorbalıkla döndüğü bu kadar netken, “Evet”çi cepheden (YEA içinden ya da EDP gibi dışından) bir özeleştirinin elzem olduğunu düşünüyorum. Eğer bu gruplar kendilerini “evet” oyu vermeye iten nedenlerin meşruiyeti kalmamışken ve kendilerine referandum öncesi “evet”in sonuçlarıyla ilgili yapılan tüm uyarılar gerçek çıkarken bu özeleştiriyi yapmıyorsa, bu mesele naiflikten çıkar, AKP payandalığına girer. İşte o zaman AKP’nin reklamcısına astırılan “Yetmez Ama Evet” pankartları, “Hayır” afişleri AKP’nin paramiliter güçleri tarafından tahrip edilirken yerine “Yetmez Ama Evet” afişleri gibi olaylar anlam kazanır. O zaman da farklı bir muamele kaçınılmaz olur.

Ben, belki iyi niyetliliğimden, bu özeleştiriyi çok bekledim. Ancak daha Metin Lokumcu’nun kanı yerdeyken, BDP’ye, ÖDP’ye yapılan hukuksuzluklar ortadayken Kenan Evren’e on iki soru soruldu diye “tatmin olmak”, AKP’nin seçime üç-beş gün kala can havliyle fırlattığı her yeme var gücüyle atlamak, bu özeleştiriyi beklemenin nafile olduğunu gösteriyor. Aynı şekilde, BDP ve diğer blok bileşenleri, blok içinde yer alan bu gruplardan seçim döneminde tüm yapılanlara rağmen hâlâ neden AKP propagandalarına alet olduklarını sorarlarsa boşa cevap bekleyecekler. Bu seçimde blok içinde yuvalanan liberal grup, referandumla başlayan süreci çoktan tamamladılar. Sol grupların, ki buna BDP de dahildir, sürdürülebilir bir birlik için masaya oturmadan önce, blok içinde yer alıp AKP propagandası yapan, “o da mağdur” bahanesiyle kurdu kuzuyla aynı masaya oturtmaya kalkan bu gruplara “yok” hükmünü vermesi gerekiyor. Çok istiyorlarsa gidip AKP/ML diye parti kurabilir o gruplar, bizi ilgilendirmez…

Hem milliyetçi, hem de sol dışı-liberal grupların tamamen dışında bırakıldığı sürdürebilir bir sol birliğin hemen seçim sonrasından itibaren yerel seçimler için çalışmaya başlaması, ayrışmalarla geçen şu beş yıllık dönemin kapanışı anlamına gelebilir, bu anlamda da gereklidir. Hem Kürt siyasetiyle sosyalistlerin bağının kopmaması, hem de Türkiye solunun 12 Eylül rejimi tarafından itildiği kitlesizlikten kurtulabilmesi açısından…

Kaynak: Dağhan Irak / BirGün

Hocalar Hareketi CHP’yi Destekliyor

Featured

2005 yılında solda yenilenme iddiasıyla DİSK’in öncülüğünde yola çıkan 10 Aralık Hareketi, 12 Haziran 2011 seçimlerinde CHP’yi destekleme kararı aldığını basın açıklaması ile duyurdu.

İşte o açıklama:

12 Haziran seçimlerine kısa bir süre kala, Türkiye’nin siyasal tablosu son on yılda alışılandan hayli farklı bir görüntü sunuyor. Bu farkın başlıca kaynağı CHP’de son bir yılda yaşanan değişim sürecidir.

CHP bu seçimlerde devletçi, merkeziyetçi, bürokratik, laikçi ve ordunun siyasette belirli bir rol oynamasını benimseyen çizgiden açıkça uzak bir konumdadır.  CHP uzun süredir ilk kez ekonomik ve sosyal sorunlara öncelik ve ağırlık veriyor, Kürt sorununun çözümü ve yeni anayasanın ilkeleri gibi konularda eski ezberleri aşıyor. Türkiye’nin her yerinde farklı toplum kesimlerine ulaşmaya çalışıyor.

Buna karşılık, AKP lideri giderek sertleşen, çatışmacı bir üslupla ve dini temaları artan ölçüde kullanarak,  özellikle MHP’yi baraj altına düşürmeyi amaçlayarak milliyetçilik dozu yüksek bir kampanya yürütüyor. Başbakan hedefinin başkanlık rejimi ve koltuğu olduğunu gizlemiyor. Türkiye gerçekleriyle örtüşmeyen bu hedefin, başbakanın giderek otoriterleşen tutumu ve üslubu da hesaba katıldığında, ne kadar sakıncalı ve tehlikeli olduğu açıktır.

12 Haziran sonrasında en önemli konu, Kürt sorununun çözümünde önemli bir ilerleme sağlayacak nitelikte bir anayasa değişikliğidir. Böyle bir değişiklik en geniş mutabakatı zorunlu kıldığı gibi, bu mutabakata götürecek bir tutumu ve dili de gerekli kılmaktadır. % 10 gibi aşırı bir seçim barajını savunarak, başkanlık rejimini hedefleyerek, diğer siyasal partilere, köşe yazarlarına, sanatçılara, gençlere karşı çatışmacı bir dil kullanarak yürütülen bir kampanyadan sonra başbakandan uzlaşmaya açık bir anayasa sürecini başlatmasını beklemek gerçekçi olmamaktadır.

“Yeni CHP”nin, daha doğru bir ifadeyle “Yenilenmekte Olan CHP”nin seçimlerden başarıyla çıkması hem Türkiye’nin demokratikleşme süreci açısından, hem de CHP’nin yenilenme sürecinin ilerlemesi açısından büyük önem taşımaktadır. Başlangıcından bu yana solda yenilenmeyi savunmuş olan 10 Aralık Hareketi, 12 Haziran seçimlerinde CHP’yi desteklemektedir.

10 Aralık Hareketi Yürütme Kurulu

Galatasaray Seçimini CHP Kazandı

Featured

Polat, ‘Ya bırak ya seni devireceğiz’ diyen İnan Kıraç ve arkadaşları hakkında çarpıcı açıklamalar yaptı.

 

G.Saray başkanlığından darbeyle gönderilen Adnan Polat ilk kez suskunluğunu bozdu. Polat, T.Telekom Arena’nın açılışında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a yapılan protestolarla başlayan o sürecin planlı olduğuna inanıyor. Eski Başkan Polat’a göre bunu planlayanlar da kulübün içindeki kafatasçılar… Bu grubun 500-600 kişi olduğunu belirten Polat, G.Saray Üniversitesi’nde üye alımlarına öncelik tanınmasını istediklerini de söyledi.

İşte Polat’ın Akşam gazetesine söylediği o sözleri:

LİSEYE SIKIŞTIRDILAR
‘Doğan Koloğlu, İrfan Aktar, Hayri Kozak, Serdar Eder, Sedat Doğan falan bunların hepsi beraber çalıştı. Niye böyle yaptılar. Bu olayın 2 tane nedeni var. Bir tanesi ‘Tüzük nasıl olsa geçmez’ dediler. Hatta ben hiç bu konulara karışmadım. Ben ne diyordum ‘Lise dışından da üye alalım.’ Eski tüzük Galatasaray Lisesi duvarları içine sıkışmış. 100 senelik eğitim yuvasının içine sıkıştırmaya çalıştılar.’

KIRAÇ’A İTİRAZ ETTİM
‘Liselilerin içinde kafatasçılar vardı. 500-600 kişi var. İnan Kıraç, ‘Galatasaray Üniversitesi’nde üye alımlarında öncelik tanıyalım’ dedi. Ben de ‘Olmaz öyle şey. Galatasaray, Galatasaraylılarındır’ dedim. Bunların üzerine bir de futbol takımının başarısızlığı tuz biber ekti.
2. NEDEN de Galatasaray’ın ekonomisi büyüyünce ortaya çıkanlardı. Kongrede karşıma çıkanlar da ön sırada oturanlar hoplayan, zıplayan ve bağıranlardı. Arkada oturanlar bağıranlar oldu. Genelde bu adamlar kulüpten kovduğum adamlar.’

CHP’YE YARANMAK İÇİN
‘Hem beni başbakan ile karşı karşıya getirdiler. Hem de CHP yaranmak için yaptılar. Ben de yoğunluktan ilgilenemedim. Olayı AKP-CHP kavgasına çevirdiler. Ben AKP’li değilim ama stat açılışına misafir olarak gelen üstelik stadı yaptıran Başbakan’a yapılanlar hoş olmadı. Bir de TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar’ın açıklamaları ekmeklerine yağ sürdü.’

ÜSTÜNEL PATRON OLAMADI
‘Benİm dönemimde futboldaki problem neredeydi. Ben her zaman Haldun’a ‘sen patronsun. Adnan ise bir profesyonel. O senin altında. Hatası olursa hesap sor. Ama sen futbolcu ile kesinlikle samimi olma’ dedim. Haldun’a tam olarak anlatamadım. Haldun kötü gidişin faturasını Adnan’a kesmeye çalıştı. Ben de bunu kabul etmedim.’

BİR TEK MURAT VARDI
‘Camia tarafında benim için çalışan olmadı. Yanımda bir tek Murat Yalçındağ vardı. Yiğit’in çok işi vardı. Ama katkısı büyüktü. Sponsorlukla uğraşıyordu. Ben geldim 2 kez şampiyon olduk. 2 kez bu mutluluğu yaşadım.’

Helvacı kötü bir arabayla geldi şimdi şoförlü Mercedes’e biniyor

‘Özhan Canaydın bana, ‘Sen bu Helvacı’yı 2. başkan olarak al’ dedi. Bir süre asker gibi çalıştı. İşler yoluna girdi, gelirler arttı. 3 ay sonra toplantı yaptılar.’

‘Özhan Canaydın bana geldi dedi ki, Helvacı ile çalışıyoruz. ‘Sana bir yamuğu oldu mu? Sen bunu 2. başkan olarak al. Camia tanıyor hukukçu sana yardımı olur.’ ‘Tamam’ dedim. Sonra Bursa’da Canaydın’ın veda günü vardı. Canaydın dedi ki Helvacı ya; ‘Polat başkan seçilecek. Sen de onunla çalışacaksın. Bir asker gibi ne derse yapacaksın.’ Ama kulüpten bazı isimler o gece Helvacı ile birlikte bir plan yaptı. Her şey planlıydı.’

BU YAPTIĞINIZ İŞ DEĞİL
‘BİR süre asker gibi her dediğimi yaptı. İşler yoluna girdi. Gelirler arttı, sponsorluklar arttı. 3 ay sonra yani o meşhur yılbaşı açıklamasından çok önce toplantı yaptılar aralarında. İlk iş olarak Helvacı ve 2 yandaşı Cemal Özgörkey, Yalçın Orhon toplantı yapıyorlar. Bir sonraki toplantıya Hakan Üstünberk’i de çağırıyorlar. Yalçın diyor ki onlara, ‘Bu yaptığınız yanlış.’ O dönemlerde Işın ve Ali Haşhaş da basına çok malzeme verdi açıkçası.’

NEREDE İMZA KAMPANYASI!
‘HelvacI kulübe geldiğinde kötü bir arabası vardı. Şimdi şoförlü Mercedes ile geziyor.

AslInda ben seçime mali genel kuruldan hemen sonra gidecektim. Galatasaray’da bu yolun açılmasını istemedim. Yani tehdit ve şantaj ile seçime gidilmesin. Nerede imza kampanyası bir şey çıktı mı, ben bu yolu açarsam kafası bozulan imza toplar. Normal bir ibra olsaydı bu kararı alacaktık.’

BEN NE YAPTIM
‘Dilara Endican’ın reklama ihtiyacı mı var? Bir gece yaptı herkes oradaydı. Yönetmenler sanatçılar. Hakkındaki suçlamaları hak etmiyor. Sinan Kalpakçıoğlu, şampiyon olan tekerlekli sandalye takımının seremonisinde ameliyat olan Endican’ı onore etmedi. Ne katkısı olmuş ki, bu takım için. Taraftara kırgın değilim ama camiaya kırgınım. Ben ne yaptım, bunu da eklersen sevinirim.’

KULÜPTE AYAK TAKIMI VAR
Faruk Süren’in, bu yönetim tarafından Sportif A.Ş’nin başına getirileceğini öne süren Polat, ‘Bütçe 200 milyon dolara çıkınca Faruk atladı.’

KULÜBÜN içinde bir ayak takımı var bir de ekonomi büyüyünce ortaya çıkan Faruk Süren gibi adamlar var. Çünkü Faruk Süren Sportif A.Ş’nin başına geçecek. Şirket hadiseleri var. Adamın ticari itibarı yok, mahkemeleri devam ediyor. Faruk Bey Başkan iken ortada olmayan bir stat projesine 12 milyon dolar harcadı.
Şİmdİ şunu gördüler. 70 milyon dolarlık bütçe 200 milyon dolarlara çıkıyor Galatasaray’ın bütçesi. Faruk hemen atladı tabi. Ekonomisinin cazibesi nedeniyle muhalefet edenler çoğaldı.

BİZ KÖTÜ ÖRNEK OLDUK
Faruk Süren’in yüzünden diğer kulüpler de çok mağdur oldu. Çünkü bizim halka arzımızı onlar da model aldılar.

Kaynak: Radikal

Zalimler Bizden Korksun

Featured

“Yeni Maraşlar, yeni Çorumlar ve Madımaklar olmaması için Meclise adım atmak istiyoruz. Siyasi partinin başkanlarını mitinglerde görüyorsunuz, kimse “Madımak müze olsun” diyor mu, zorunlu din dersleri kaldırılsın diyor mu?, Alevilerin talepleri anayasal güvenceye kavuşturulsun diyor mu? Buradan bile bakarsak biz tarihsel bir görevi yerine getiriyoruz.”

Turgut Öker, İstanbul 1.Bölge Bağımsız milletvekili adayı Turgut Öker… Bilenler iyi bilir. Uzun yıllar Avrupa’da yaşadı. Devrimci Yol hareketi içinde uzun süre mücadele etti. Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Genel Başkanlığı da yapan Öker, Almanya’da Alevi mücadelesini sürdürürken Türkiye’de de bu mücadeleye öncülük etti.

İstanbul 1.Bölge’den aday olması ise bir o kadar anlamlı… 70’lerde Kartal ve Maltepe’de politik mücadele içinde yer almış, 1 yıllık tutukluluk sürecinden sonra da Almanya’ya giderek politik mücadelesini orada sürdürmüş…  Coğrafi olarak Almanya’da olsa da ruhu bu bölgede kalmış…

Bu ruhun verdiği güçle Almanya’da arkadaşlarıyla birlikte üç üniversitede Alevilik kürsüsü kurdurdular, Alevilerin sorun ve taleplerini Avrupa Parlamentosunun gündemine taşıdılar. “Türkiye bunu hala kabul etmedi ama inanıyorum ki önümüzdeki yıllarda Türkiye’de de bunu başaracağız” diyen Turgut Öker biraz daha sert konuşuyor: “Siyasetle Alevilerin ne alakası var diyenlere,  Alevilerin siyasetsiz bir hayatı yoktur cevabını veriyorum. Ben 1995 yılından beri Türkiye’deki Alevilerin bütün mücadelelerinin içerisinde yer aldım. Bir Alevi olarak bu mağduriyetlerin hem tanığıyım hem de mağduruyum. Bir Alevi olarak siyaset yapmamdan, aday olmamdan Aleviler değil, Alevi düşmanları korksunlar. Yüzyıllarca Alevilere zulüm yaşatanlar, katliamlara uğratanlar korksunlar.”

Şimdi; Hacı Bektaş Veli Dergahı Postnişini  Veliyettin Hürrem Ulusoy başta olmak üzere Alevi dedeleri,  önde gelen Alevi kurumları, aydınlar, sanatçılar, yazarlar, sivil toplum örgütü yöneticileri ve mücadele arkadaşlarının kararıyla aday olanTurgut Öker’le bir araya geldik…

-Yaşamınızın önemli bir kısmı Avrupa’da geçti. Avrupa Alevi Konfederasyonu Genel Başkanlığı’nı yürüttünüz. Avrupa’nın ruhunu çok iyi biliyorsunuz ama İstanbul 1. Bölgeden Bağımsız milletvekili adayı oldunuz.

Ben ortaokul yıllarımda özellikle de 74’den itibaren devrimci hareket içinde yer aldım.  Dayım 7 yıl cezaevinde kaldı… Ben de ziyaretlerine giderek cezaeviyle 13 yaşında tanışmış oldum.  1977’de İstanbul’a geldiğimde örgütlü bir genç olarak mücadele içerisinde yer aldım… Sadece öğrenci hareketi değil, Gülsuyu ve çevre gecekondu süreci içinde de yer aldım. Gençliğim burada geçti ve 1978 yılının sonuna doğru Devrimci Yol davasından tutuklandım bir eylemde. Yaklaşık 1 yıl da cezaevinde kaldım. Kartal, Maltepe benim politik mücadele yürüttüğüm alanlardı. Benim için buranın ruhu, önemi başka.

-Bir yıl tutuklu kaldıktan sonra mı Avrupa’ya gitme kararı aldınız?

Ailem o zaman Avrupa’daydı. Ben de Avrupa’ya gittim ama politik süreç burada da devam etti. Buradan giden az sayıda insanla Devrimci Yol’un Avrupa örgütlenmesini sağladık. Türkiye’de 80’den sonra 12 Eylül faşizminden dolayı insanlar illegal yaşam sürdürmek zorunda kaldılar, biz Avrupa’da 24 saat sokaklardaydık. Cuntaya yönelik teşhir mücadelesini orada sürdürdük.

-Devrimci Yol’un ardından da Alevi örgütlenmesi içinde yer aldınız sanıyorum…

Devrimci Yol’un örgütsel faaliyetlerinin son bulmasıyla Alevi hareketi içinde yer aldım. İlk Alevi Kültür Merkezi’nin kurulmasıyla başlayan süreçti o yıllar.

-Hangi yıllara denk geliyordu?

88’den 93’e kadar bu süreci Avrupa’da yaşadık…

-Orada bu Alevi örgütlenmesi sürerken, coğrafi olarak Avrupa’da olsanız da, bildiğim kadarıyla bir ayağınız Türkiye’de Alevi örgütlenmesindeydi.

Orada da burada da aynı paralelde Alevi dernekleri kurmak için 90’lı yıllarda bir dizi girişimlerimiz oldu ve başarısızlıkla sonuçlandı… İnsanlar Alevi örgütlenmesine destek sunmadılar. 93’den sonra bizzat kendimiz Türkiye’ye gelerek Alevi örgütlenmesine öncülük ettik, herkesin bildiği gibi Madımak sonrası öyle bir psikoloji söz konusuydu ki, genel olarak ailelerdeki psikoloji çok kötüydü…

Ailelerin acısını paylaşmak, davalara müdahil olmak, şehitlere yönelik anıt mezar vs hepsinde biz vardık. Mahkeme sürecini biliyorum; Avrupa’dan geldiğimizde buradaki ailelerin yanında bildiğimiz siyasi çevreden kimseler yoktu. Aileler kendi kaderi ile baş başa bırakılmışlardı. O anlamda 93’den bu yana, Gazi olayı da dahil aynı şekilde gerçekleşti, Madımak örneğinde olduğu gibi pek çok  kişiyi buradan Avrupa’ya götürüp tedavilerini  yaptırdık… Dersim’de Alevi köyleri bombalandı yine kimseler yoktu… O katliamdan kaçan insanların şehir merkezlerine yerleşmesini organize ettik. 93’ten sonra gerek Avrupa’da gerekse Türkiye’de Aleviler adına yapılan tüm işlerin içerisinde fiilen yer aldım.

-Tüm bu süreçlere bakarsak örgütlü mücadelenin içinden geliyorsunuz… Sosyalistsiniz ama bağımsız aday olarak parlamentoya girme kararı aldınız. Neden?

Ben Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Başkanlığı yaptığım dönemde 3 defa tutuklandım. Ve görüyorum ki artık son yıllardaki gelişimizden devlet ciddi şekilde rahatsız. Hem burada hem de Avrupa’da… Avrupa’da Alevilik derslerini okullarda müfredata aldırma kazanımımız, Türkiye’yi Avrupa’da biz temsil ettiğimiz gerekçesiyle ciddi baskılara neden oldu.

İstenmeyen adam oldum Türkiye’de. Önümüzdeki dönemlerde bu baskılar artacak ve belki de tutuklanıp bundan sonraki zamanımı içeride geçireceğim ya da bu birikimimi, bu enerjimi, bu örgütsel gücümü doğrudan bizim insanlarımıza katkı sağlayacak şekilde sunacağım.

-Parlamenter sistemi ret eden bir anlayıştan, siyasetten geliyorsunuz ama bugün parlamenter mücadelenin içindesiniz… Parlamentodan ne bekliyorsunuz?

Ben parlamentoya doğrudan teslim olan bir ruhtan yana değilim. Fakat Avrupa örneğinde çok açık gördüm, liderlerin siyaset içinde o güne kadar yürüttükleri toplumsal mücadeleyi büyüttüklerini gördüm. Parlamentonun devrimci insanların yürüttüğü mücadeleye meşruluk sağlayacağını düşünüyorum. Halkımız nezdinde de, medya nezdinde de meşruluk sağlıyor. Uluslararası kuruluşlar nezdinde de meşruluk sağlıyor. O açıdan da ben bu güne kadar yürüttüğüm mücadelenin bir alanı olarak görüyorum… Bu yanıyla da Parlamentoyu başlı başına bir hedef olarak görmüyorum. Tüm bunların yürüttüğüm mücadeleye katkı sunacağına inandığım için buradayım. Ve bağımsız adaylığı tercih ettim. Yoksa kişisel olarak milletvekilliğinin bana sağlayacağı hiçbir şey yok.

-Sizin için parlamento sokakta yürütülen mücadelenin bir parçası o halde…

50 yaşındayım, 35 yılım toplumsal mücadele içinde geçti, aralıksız… Ben haklı bir mücadelenin ete kemiğe nasıl bürünmesi gerektiğini kendi yaşantımdan bilenlerdenim. Ve hayatın her alanından tecrübelerim var. Çok da parlamentoyu önemsediğim yok. Ben sokakta yürütülen mücadelenin yeri geldiğinde parlamentoda ifade edilmesinden yanayım ama çok fazla parlamentodan umudu olan bir insanda değilim. Bugüne kadar yürüttüğüm mücadele de başarılarımız ne olduysa, bir Alevi Kültür Merkezi başlayıp bugün Avrupa’da 200 Alevi Kültür merkez oluştuysa, bir federasyondan 14 federasyon oluştuysa;  bugün 100 bin kişilik potansiyeli olan kurum oluştuysa bu bir insanın yürüttüğü mücadelede yaptığı öncülüğüdür. Bu da davaya olan inancın somut göstergesidir.

Artık siyaset denilince kirlenme yerine, ihale yerine en azından daha pozitif bir düşünce ve bir model olacağına inanıyorum.

-Bu deneyimi Türkiye’de Meclise aktarmak ne kadar başarılı olacak peki?

Türkiye’de Alevi hareketi için, “hiçbir koşulda bu Aleviler bir araya gelemez” dediği bir ortamda Alevi Bektaşi Federasyonu’nu kurduk. Din dersleri konusunda kimsenin sesi çıkmıyordu, ben bizzat Avrupa İnsan Hakları mahkemesine taşıdım konuyu… Siyasette bu işi biliyoruz… Parlamenter bataklığına girmeden, kirlenmeden sağlıklı bir şekilde nasıl olması gerektiğini dünya ölçeğinde bilen insanız. Şu bir gerçek Türkiye’de siyaset kısırlaşmış…

AKP GERÇEK YÜZÜNÜ GÖSTERDİ

-Peki, Alevilerin sesi olarak çıktınız. Bilinir ki Aleviler yıllardır CHP’ye oy veriyor.  Bir dönem Alevlerin nezdinde CHP oy kaybetmişti ama şimdi değişimden söz ediyor … Zira AKP’nin açılımını da düşünürsek söylediklerinin bugün gördüklerimiz karşısında bir anlam ifade etmediğine tanıklık ediyoruz… Sizin sunduğunuz nedir Aleviler açısından?

Bu yeni bir perspektif sunmadır. Yeni bir açılımdır. AKP ilk yıllarda ne kadar değiştiğini ifade ediyordu. Bense o yıllarda hiçbir şekilde değişmediğini ifade ediyordum. Direnme olmadan insanlar durup dururken biz değiştik demekle değişmez. O anlamda da AKP bugün özüne dönüyor, kendi bildiğimiz faşizan yüzü bugün çok daha fazla ortaya çıkmaya başladı. Birçok çevre ona aldandığı halde sağlıklı analiz yapamadılar. Bunların kökenini, bunları ortaya çıkaran koşullarını sağlıklı analiz edemedikleri için de büyük bir çoğunluk bugün ortada kaldı. AKP’ye bel bağladıkları için rezil oldular. Aynı şekilde Cumhuriyet Halk Partisi… 88 yıllık tarih var. Bir başkanın değişmesiyle, yönetim kurulunun değişmesiyle parti değişmez. O partinin değişimi sokakta ciddi bir toplumsal mücadele ile olur. O partiye oy verenlerdeki değişim ancak o partiyi değiştirir. İnsanlar o yüzden büyük bir hayal kırıklığına uğrayacaklar önümüzdeki dönemde de… Yani CHP’nin yenilenmesi AKP’nin ortaya çıktığı koşullarda, biz yenilendik demesine benzer. O yüzden CHP aynı CHP’dir.

-Aslında AKP’nin değişmeyen yüzünü HOPA’da gördük.

Alevilerin tarihi açısından bakıldığında, inançsal anlamda değil, bir kişilik itibariyle tarihteki bize anlatılan Yezit neyse Tayip Erdoğan da aynı karaktere ve misyona sahip. Kendi egemenliğini kabul etmeyene yaşam hakkı tanımayan bir karaktere ve mayaya sahiptir. Şuanda Tayyip Erdoğan’ın gerçek kişiliği ortaya çıkıyor. 9 yıldır bunu başarılı bir şekilde sakladı, makyajla çıktı şimdi o makyaj düştü… Siyasal İslam’ın gerçek yüzü bu. Siyasal İslam insanlara kan ve gözyaşından başka bir şey vermemiştir bugüne kadar, AKP’de vermeyecektir.

Türkiye’nin bütününü kucaklayan bir Alevi örgütlenmesi yok. Her dernek parça parça kendi Aleviliğini örgütlüyor. Her Alevi Derneği, her Alevi Vakfı, her Cemevi ayrı bir cumhuriyet. Biz bu çok parçalı Alevi hareketini bir kanalda birleştirmenin mücadelesini veriyoruz. Önümüzdeki süreç Aleviler açısından zor bir süreç olacaktır. Bu seçim sonrası Alevileri büyük tehlikelerin beklediğini görüyorum.

ALEVİLERİN CHP’YLE ANLAŞMASI MI VAR?

-Alevilerin alışkanlığımı bu CHP’ye oy verme mevzusu?

Aleviler dünyaya gelirken CHP’yle anlaşma mı yapıyorlar? “Biz yaşamımız boyunca adımızı koruduğumuz gibi bir de size oy vermeyi garanti altına alıyoruz” diye bir sahibi mi var siyasi anlamda, o sahibine sonuna kadar hizmet edecek anlaşmaları mı var?  Bir tapu anlaşması mı var? Böyle ilkel anlayış olabilir mi? Kılıçdaroğlu yeni bir parti kursaydı, hayata onunla birlikte başlamış olsaydı anlaşılabilirdi belki.  Ama bu parti 88 yıllık bir parti. Kılıçdaroğlu 2-3 dönemdir parlamenter.  Benim aday olmamdan CHP nasıl etkilenecek umurumda değil, çünkü 13 Hazirandan sonra kılıçdaroğlu’nun eteğine tutuşanlar ona hain diye saldıracaklarından adım gibi eminim. Hiçbir şey yapamayacağını gördüklerinde ona hain diyecekler.

2 TEMMUZ’DA MADIMAK’A EL KONULACAK

-Siz Madımak’ın Utanç Müzesi olması için çok uğraş verdiniz… Son zamanlarda ise gazetelerde manşet olmaya başladı…
15-20 kişiyle gelip Madımak’ın müze olması için uğraş verdiğimiz bilinir. O et lokantasının varlığı da ilk benim ağzımdan duyulmuştur. Sonuçta vicdan sahibi insanlar bilirler; Madımak’taki et lokantası boşaltıldıysa, otel işletmesine son verildiyse ve kamulaştırıldıysa o bizim mücadelemizdir. Bunu Hürriyet gazetesi görsün görmesin çok da umurumda değil. Yeter ki vicdan sahibi insanlar görsün. Her yıl oraya giden insan sayısının artması önemli.  Bugün aileler çok açık bir şey söylüyor:  Bu yıl 2 Temmuz’da Madımak’a el koymayı düşünüyorlar. Hiç kimseden rica minnet beklemeyecekler, bu yıl içeri girip Madımak’ın kapısına Utanç Müzesi yazacaklar. El konulacak oraya…

-Bugün Aleviler adına çıktınız, çatlaklardan sızmaya başlanıldı mı sizce?
Ben çok mutluyum. Benim projem şuandan başladı. Sayısına falan bakmıyorum. Türkiye’de şuanda bağımsız duruş tartışılıyor. Alevilerin belki bugüne kadar siyasi yaşamında hiç konuşmadıkları kadar bu bizim adımımız üzerinden Alevilerin siyasetle ilişkisi konuşuluyor. Ne kadar doğru karar vermişiz.  Biz şimdiden amacımıza ulaştık.

Kaynak: BirGün

Halkevleri Hopa Raporu Yayınladı

Featured

Halkevleri Genel Başkanı İlknur Birol, Genel Sekreteri Oya Ersoy, Halkevleri Hukuk Dairesi avukatları K. Erkut Güzel, Mehmet Ümit Erdem İstanbul Halkevi’nde düzenledikleri basın toplantısı ile Halkevleri’nin Hopa’da yaşanan sürece dair hazırladığı iki ayrı raporu açıkladılar.

İşte o raporlar:

http://halkevleri.org.tr/indir/hukuk-raporu

http://halkevleri.org.tr/indir/hopada-yasanan-gercekler

 

Görev Örgütlü Halk Muhalefetini Yükseltmektir

Featured

YSK’nın kararıyla seçimlere girmesi yasaklanan ve parti içi tartışmalara gömülen ÖDP, bir basın açıklaması yaptı. Genel başkan imzalı basın açıklamasında şöyle denildi .

Basına ve Kamuoyuna:

GÖREV ÖRGÜTLÜ HALK MUHALEFETİNİ YÜKSELTMEKTİR

Bilindiği gibi ÖDP’nin 12 Haziran 2011 seçimlerine katılması adaylarımızdan bazılarının evrak eksikliği bahane gösterilerek YSK tarafından engellenmişti. Bu nedenle seçimlere katılamayan partimizin emekten yana devrimci sosyalist adayları desteklediği 12 Haziran 2011 seçimlerinin sonuçları ülkemiz açısından umut verici bir parlamento tablosu ortaya çıkarmamıştır.

AKP’nin parlamentodaki milletvekili sayısının düşmesi baskıcı otoriter rejim heveslerinin kırılması açısından olumlu bir gelişme olarak görülse bile, referandumda kendi etrafında topladığı ‘milliyetçi-muhafazakâr sağ cephe’ üzerindeki etkinliğini koruyarak yüzde 50’ye varan bir destek sağlayabilmiş olması, uyguladığı piyasacı, muhafazakar, milliyetçi politikaları sürdürmesi açısından olumsuz bir husus olarak karşımıza çıkmaktadır. AKP bu tablodan hareketle hem içerde hem dışarıda daha da milliyetçi ve muhafazakâr politikalara yönelecek, yoksul halkın aleyhine olan neoliberal-piyasacı politikaları daha radikal bir biçimde sürdürecektir.

Kürt siyasi hareketinin her tür baskı ve operasyona rağmen elde ettiği başarı, örgütlü halk muhalefetinin gücünü göstermesi açısından bir umut olarak ortaya çıkmıştır. Kürt siyasi hareketinin milletvekili sayısını iki katına çıkartarak Kürt sorununun demokratik çözümü için kendi zeminini güçlendirmesi ve Blok içerisinden devrimci-sosyalist adayların meclise girmesi olumlu bir gelişmedir.

Seçim sonuçları Türkiye’ye egemen olan milliyetçi-muhafazakâr, neoliberal iklimin değiştirilmesinin çok ciddi çabalar gerektirdiğini bir kez daha ortaya koymuştur. AKP karşısında toplumsal muhalefet önemli bir direniş hattı kurmakla birlikte bu muhalefetin henüz bu ablukayı kırabilecek bir noktada olmadığı da görülmüştür.

Devrimci bir değişim ancak toplumsal hayatın en küçük hücresinden başlayarak geliştirilecek bir mücadelenin içerisinden olacaktır. Bugün her şeyden önce yapılması gereken solun toplumsal/sınıfsal zeminlerde güç kazanmasına dönük çabasını ısrar ve kararlılıkla sürdürmesidir.

ÖDP, seçim sonuçlarını kapsamlı bir şekilde değerlendirerek örgütlü halk muhalefetinin yaratılması görevini yerine getirme sorumluluğuyla mücadelesine devam edecektir.

Alper TAŞ
Genel Başkan

Seçimlerin En Başarısız Partisiyiz

Featured

TKP, 12 Haziran 2011 seçimlerine dair bir açıklama yaptı. “Boyun eğmeyen 500 bin kişi arıyoruz” sloganıyla seçim çalışması yapan TKP merkez komitesinin açıklaması şöyle;

Türkiye, hükümetin baskı, şantaj, hile dahil her tür hukuksuzluğa başvurduğu ve ardı ardına yolsuzluk haberleri gelen bir seçimi geride bıraktı. Sonuç, bir bütün olarak, Türkiye’nin emekçi sınıfları açısından sevindirici olmaktan uzaktır. Yoksulluk, işsizlik, artan borç yükü, hukuk sisteminin topyekûn çöküşü, gericiliğin toplumsal alanı tamamen kuşatması ve polis devleti uygulamaları, halkın AKP’den kopuşu için yeterli olmamıştır. Bu, başlı başına bir sorun olarak ortada durmaktadır. AKP’nin aldığı oyların bir bölümünün seçim hile ve yolsuzluklarının ürünü olması, daha önce referandumda da görüldüğü gibi, toplumun küçümsenmeyecek bölümünün çürüme tehdidi ile yüz yüze kaldığı gerçeğini değiştirmemektedir.

12 Haziran seçimleri, bu tablonun “hoşnutsuzlar” kısmında da bir düzelmeye yol açmamıştır. Tepki oylarının yanısıra, sol oyların CHP’de toplanması için uygulanan muazzam baskı, bir toplumsal dinamizm ve hareketlenme yaratmamış, CHP kendisine bağladığı seçmen kitlelerinde umudu yeşertecek oy oranının uzağında kalmıştır. Kılıçdaroğlu CHP’sinin AKP ile farklılıklarını törpüleme siyaseti istenen sonucu vermediği gibi, belli bir kesimin AKP karşısında daha korumasız hale gelmesine de neden olmuştur.

AKP’nin dışında hedeflerine büyük ölçüde ulaşan Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğu, Meclis’e Türkiye solundan üç milletvekili sokulmasına karşın, temelde Kürt halkının temsiliyetini güçlendirmiştir. Önümüzdeki dönem, Türkiye siyasetinde CHP ve MHP’den daha önemli bir aktör haline geleceği söylenebilecek BDP’nin Türkiye’nin AKP’nin başat güç olduğu dönüşüm sürecine hangi yönde müdahalede bulunacağı henüz belirsizliğini korumaktadır. Bu belirsizliğin tek başına Kürt sorunundan hareketle giderilmesine ne bölgedeki gelişmeler ne de Türkiye’nin iç dinamikleri izin vermektedir.

Seçimlere “Boyun Eğme” sloganı ile giren ve 13 Haziran sonrasına güçlü bir direnç taşıyabilmek için 500 bin oy isteyen Türkiye Komünist Partisi, sonuçlardan hareket edilecek olursa, seçimlerin en başarısız partisidir. TKP, hiçbir hükmü olmayan bazı oluşumlardan bile daha az oy almış, seçim öncesinde belirlemiş olduğu hedefin yanına dahi yaklaşamamıştır. Somut konuşacak olursak, TKP herkesin Meclis aritmetiğine odaklandığı seçimlere farklı bir anlam yüklemeyi becerememiş, bu nedenle de toplumsal etkisinin karşılığının çok altında oy almıştır. Partimiz, seçim sonuçlarının sorumlululuğunu adaletsiz seçim sistemine, medya tecritine, “oyların bölünmemesi” ve “Meclis’e girmek gerek” baskına, seçim hilelerine, bütün önlemlere karşın bazı yerleşimlerde oylarının çalınmasına atmaksızın, bu kadar az oy alınmasının nedenlerini araştıracaktır. TKP, elbette bu durumu kabullenmeyecek, Türkiye’de sosyalizm bayrağını taşıyan partimizin hızla güçlenmesinin ne kadar yaşamsal olduğunu bilerek hızlı hareket edecek, hamle yapmak için bir sonraki seçimleri beklemeyecektir.

Zaten Türkiye beklenecek bir ülke değildir.

Dokuz yıllık siyasi iktidar yüzde 50′lik bir oy oranıyla toplumsal onay almış olsa da, 12 Haziran seçimleri Türkiye’yi istikrara kavuşturmamıştır. Emekçi halkımızın ağırlaşmaya devam eden sorunları, bölgemizde olup bitenler, aşırı duyarlı ve kırılgan hale gelen ülke ekonomisi, AKP’nin aldığı yüksek oyun Meclis’te ona istediği rahatlığı sağlayacak sandalye dağılımına dönüşmemesi, küçümsenmeyecek bir nüfus bölmesinin siyasal iktidar karşısında güçlenmesi, yüzde 50′lik oya rağmen AKP’nin başını ciddi ölçülerde ağrıtacaktır.

Türkiye Komünist Partisi, seçimlerle ortaya çıkan tablo içinde devrimci mücadelenin güncel görevlerini netleştirecek ve yerine getirmeye çalışacaktır. Partimiz, bu görevlerinde seçim çalışmaları sırasında elde ettiği birikim ve mevzileri en iyi şekilde değerlendirilecektir.

Bu anlamda Türkiye Komünist Partisi Merkez Komitesi, 10. Kongre sürecini derhal başlatmaya karar vermiştir. Hazırlıkları Merkez Komite ve Parti Konseyi tarafından gerçekleştirilecek kongre sürecinde seçim çalışmalarına katılan parti dostlarının da aktif katkıları alınacak, seçim sonuçlarının partinin siyasal ve örgütsel gelişimini sekteye uğratmasına izin verilmeyecektir. TKP’nin 10. Kongre süreci gelecek haftasonu gerçekleşecek Parti Konseyi toplantısıyla başlayacak ve Temmuz ayında toplanacak Türkiye Konferansı ile son evresine girecektir.

Türkiye Komünist Partisi Merkez Komitesi, türlü engel ve kısıtlara rağmen, seçim çalışmalarında “boyun eğmeyenler”in sesini yükseltmek için olağanüstü çaba harcayan parti üye ve dostlarını kutlarken, onları bu tarihsel kongre süreci için derhal kolları sıvamaya çağırmaktadır.

Türkiye Komünist Partisi
Merkez Komite

Neoliberal Gericiliğin Karşısına Sokağın “Ustaları” Dikilecek

Featured

Halkevleri blok destek belirlemediği 12 Haziran 2011 seçimlerine dair genel başkan İlknur Birol imzasıyla bir açıklama yaptı. Web sitesindeki açıklama metninde şöyle denildi;

2011 Genel Seçimleri bitti. AKP referandumda belirginleşen ve 2011 genel seçimlerinde de ivmelendirerek sürdürdüğü “muhafazakar sağ seçmeni” kendi etrafında birleştirme çizgisinde başarılı oldu. Seçim döneminde şovenizm, milliyetçilik ve gericilik bayrağını elinden düşürmeyen AKP bir dönem öncenin merkez sağ partilerinin ve İslamcı yasal partilerin tamamen siyaset sahnesinden silinmesi ile bu oyların kendi etrafında bloklaşmasına yol açtı. Yeni bir sağ alternatifin oluşmadığı koşullarda, AKP’nin mevcut “alternatifleri” tamamen çözüldü. Bu durum AKP iktidarının bugünkü oy oranına ulaşmasında en önemli etkenlerden biridir.

AKP, iktidar dönemi boyunca koruduğu; ülke egemen sınıflarının temsilciliğinde, emperyalist işbirlikçiliğinde alternatifsizlik konumunu sürdürerek seçime girdi. Bu durumu, toplumun büyük bölümünü oluşturan sağ-muhafazakar kitle için düzen içi siyasal atmosferdeki alternatifsizlik ile birleştirerek halk desteğini de korudu. AKP döneminde halkın büyük kesiminde yaratılan güven yitiminin ve umutsuzluğun akacağı sol bir kanalın/öznenin olmaması, toplumsal alanda hareketlenen, haklarını aramak için sokağa çıkmaya başlayan kitlelerin siyasal bir adreslerinin olmaması da bu duruma katkı sağladı.

AKP iktidar dönemi boyunca toplumu AKP’li olanla olmayan olarak ikiye bölmeye ve “bizden olmayan kaybeder” algısını yaymaya, devlet olanaklarından yararlanmaktan yandaşa “sınav şifresi” verilmesinin iç meşruiyetini yaratmaya kadar, medya da AKP’li olmayanın ipinin çekilmesinden bir taşeron yanında çalışmaya başlamanın dahi “parti sorgulamasından” geçmesine kadar türlü yöntemlerle devam etti. AKP’yi iki dönem iktidara taşıyan dini, muhafazakar değerler ve bu değerleri sahiplenen toplum kesimlerini istismar etmeyi başarıyla sürdürdü. Dinci gericiliğin en büyük taşıyıcısı haline gelen AKP’nin İslam dünyasının “lideri” olma hayali dış politika alanında tüm tıkanmalarına rağmen halk nezninde sürekli şişirildi. Seçim sonrası Erdoğan’ın balkon konuşmasında yer alan “İslam ve Türk dünyası” vurguları ise Erdoğan açısından bu “vizyonun”; neoliberal program ve emperyalist yağmada geniş bir coğrafyada “görev talebinin” altının çizilmesi oldu.

Kılıçdaroğlu çizgisinde CHP’nin seçimlerden başarısız çıkması ise seçim öncesi de ifade ettiğimiz gibi bir kez daha sağın düzen içi alternatifinin ne kadar cilalansa da “sosyal demokrat”  bir partiden oluşamayacağını gösterdi.  Hiçbir gerçek toplumsal dinamizme ve hareketlenmeye yaslanmayan, ne sınıfsal, ne ideolojik ne de örgütsel olarak buna uygun olmayan CHP seçimden umduğunu bulamadı, CHP aday listelerinde gelişen toplumsal mücadelelerin kendilerini görecekleri hiçbir ismin yer almaması, CHP’de yaratıldığı söylenen dönüşümün gerçek bir taban dinamizmine yaslanmaması nedeniyle CHP örgütünün  çalışmaması da Kılıçdaroğlu etrafında yaratılan rüzgarın ancak o rüzgarı yarattıklarını söyleyenleri etkileyecek durumda kalmasında etkili oldu. CHP neoliberal politikaları reddetmedi, sistem içi bile olsa “alternatif” oluşturmadı. Kürt sorunu, İslamcı gericilik gibi siyasi sorunlara sistematik politikalar üretmedi. CHP neoliberal politikaların uygulanma düzleminde AKP’nin alternatifi olmaya, halkın değil egemen sınıfların “tercihi” olmaya çalıştı. Ancak bunda da başarılı olamamıştır. Açık ki tarihi ve bugünüyle; sınıfsal temeliyle CHP’nin neoliberal politikaların yıkıma uğrattığı yoksul emekçi halk sınıflarının tepkilerini AKP iktidarına alternatif bir siyasi harekete dönüştürme şansı yoktur. Seçim sonuçları bunun bir kez daha altını çizmiş ve AKP’ye karşı CHP’yi işaret eden “düzen içi muhalefet” havarilerinin soluğunu kesmiştir.

Seçimin asıl başarısını ise bağımsız adaylar gösterdi. AKP iktidarının doğrudan yönlendirmesi ile tüm saldırı aygıtlarıyla; siyasi temsilcileri bakımından seçim barajından, operasyonlara, tutuklamalardan, YSK vetolarına kadar türlü engellemelerle karşı karşıya kalan Kürt halkının, YSK vetosuna karşı sokakta verdiği mücadele ile de açığa çıkarttığı bir sonuç vardır: kazanmanın yolu örgütlü bir halk hareketinden, mücadeleden geçer. Kent merkezlerindeki kitle hareketleri, sivil itaatsizlik eylemleri, demokratik çözüm çadırları ile örülen seçim süreci BDP’nin desteklediği bloğun 36 milletvekili ile Meclis’e girmesini sağladı. Bu sonuçla artık egemen güçlerin, AKP’nin, BDP’nin Kürt halkını temsil etmediği iddiası tüm zeminini yitirdi. Meclis daha güçlü bir şekilde Kürt halkının haklı taleplerinin gündeme getirileceği bir mücadele kürsüsüne dönüştürülebilir. Bunun garantisi de yine Kürt halkının örgütlülüğü ve sokakta vereceği mücadele olacaktır.

12 Haziran seçimleri öncesi AKP iktidarını zayıflatmanın, geriletmenin ve def etmenin yolu halkın çıkarları ekseninde örgütlenmiş güçlü bir halk hareketinin bu politikaların karşısına dikilmesidir demiştik. Seçim sonuçları bu çizginin haklılığını bir kez daha gösteriyor. Bu mücadele sokakta kurulacaktır.

AKP iktidarının “ustalık” dönemi emperyalist işbirlikçisi dış politikasının ivme kazandığı, neoliberal halk, emek ve doğa düşmanı politikaların basamak atladığı ve tüm bunların AKP eliyle yeniden yapılandırılan kurumsal faşizm ve gericilik kanalıyla uygulamaya geçirildiği bir dönem olacaktır. Çok geniş halk kitlelerini doğrudan güvencesizlik ve temel yaşamsal hakların gaspı noktasında derin biçimde etkileyen bu politikalara karşı yükseltilecek halkın hakları mücadelesi AKP eliyle beslenen mevcut toplumsal saflaşmayı gerçek zeminine; “sınıf mücadelesi” zeminine oturtacak temel çizgidir. Bu çizgi neoliberal kapitalizmin karşısına halkı örgütlü bir güce dönüştürecektir. AKP’nin “ustalık” dönemini halkın hakları mücadelesiyle, sokağın ustalığı ile karşılayacağız.

Verdiğimiz söz bakidir. AKP’nin yeni iktidar döneminde de halkın hakları mücadele çizgisini büyütecek, emekçi-yoksul halkın çıkarlarıyla örtüşmeyen tüm neoliberal-gerici politika ve uygulamaların karşısına dikileceğiz.

Mücadele her an parolamızı doğrulamaktadır: Haklarımızı kazanmak için tek yol sokak, tek yol devrim.

Halkevleri Genel Başkanı

İlknur Birol

ÖDP’liler Gözaltında

Featured

Seçimlerden önce Hopa’da cadı avına çıkan emniyet teşkilatı operasyonlarını sürdürüyor. Çorum’da operasyon düzenleyen polis ÖDP Çorum İl Başkanı Ulaş Koçak’ın da aralarında bulunduğu 5 kişiyi gözaltına aldı. Ev baskınları devam ediyor. Baskınların devam ettiği sıralarda ÖDP Genel Başkan Yardımcısı Önder İşleyen bir açıklama yaptı. Genel merkezden yapılan açıklamada şöyle denildi;

 

Basına ve Kamuoyuna

AKP ‘Demokrasisi’ Şimdi de Çorum’da!

Yeni ‘balkon balonları’ ile ‘ileri demokrasi’ yaygarası kopartılırken Çorum’da arkadaşlarımız evlerinden toplanarak gözaltına alınıyor. Şimdiye kadar Çorum İl Başkanımız Ulaş Koçak’ın da aralarında bulunduğu 5 parti üyemiz gözaltına alınmıştır. Polis ev baskınlarını sürdürmektedir.

Arkadaşlarımızın gözaltına alınma gerekçesi ise ‘Yaşasın 1 Mayıs’ pankartı ile 1 Mayıs yürüyüşüne katılmış olmalarıdır. Görülüyor ki ‘balkon balonu’ çabuk patladı, AKP yeni dönemde de ‘icraatlarına’ hız kesmeden sürdürüyor. Tayyip Erdoğan’ın ‘yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır’ derken neyi kastettiği şimdi daha iyi anlaşılıyor.

Gözaltılar derhal serbest bırakılmalı, bu hukuksuzluğa artık son verilmelidir!

Önder İŞLEYEN

Genel Başkan Yardımcısı

Emek, Demokrasi ve Özgürlük Blok’u Seçimlerden Zaferle Çıkmıştır

Featured

Emek Partisi 12 Haziran 2011 seçimlerine dair bir açıklamada bulundu. Genel Başkan Selma Gürkan imzalı açıklamada şöyle denildi;

Basına ve Kamuoyuna

12 Haziran Genel Seçimleri devasa sorunlarla karşı karşıya bulunan bir Türkiye tablosu ortaya çıkarmıştır. Bu tablo AKP ve burjuva düzen partilerinin işinin hiç de kolay olmayacağını göstermektedir.

AKP’nin 2007 seçimlerine göre oylarını arttırmasının arkasında, uyguladığı politikalara verilen bir halk desteğinden ziyade Demokrat Parti, Demokratik Sol Parti, Büyük Birlik Partisi, Saadet Partisi, Doğru Yol Partisi gibi çözülüp dağılan partilere giden oyların AKP’de toplanmış olması gerçeği yatmaktadır. AKP geleneksel muhafazakâr sağ oyların toplandığı merkez olmuştur. Buna karşın AKP bölgede blok karşısında ağır bir yenilgi almıştır.

images/stories/23selma.jpg

CHP ise AKP’ye alternatif bir iktidar odağı olmak bakımından halka güven verememiş, “yeni CHP” söylemi ve “Kılıçdaroğlu rüzgarı” başlamadan bitmiştir. Yüzde 26’ya yakın oy alarak 135 milletvekili çıkaran CHP seçimlerden hemen sonra iç sorunlarla boğuşan bir parti haline gelmiş bulunuyor.

Irkçı ve şoven söylem ve tutumda ısrar eden MHP ise,  kaset skandal ile yara almış olsa da, oy kaybına rağmen barajı aşarak 53 sandalyeye sahip olmuştur.

Yüzde 50’ye yakın oy alarak parlamentoda 326 sandalye alan AKP, halkı aldatmada başarılı olsa da, önümüzdeki günlerin halkımız için iyi olacağını söylemek çok zordur. Yine AKP’yi de zor günlerin beklediğini söylemek için kâhin olmak gerekmiyor.

Zira Türkiye, ekonomiden dış politikaya, Kürt sorunundan, inançlar üzerindeki baskı ve ayrımcılığa, kadın sorunundan, kültür ve sanata, tarım ve hayvancılıktan, çevre sorununa, eğitim ve sağlıktan, işsizliğe kadar çözüm bekleyen yığınla sorunu birikmiş bir ülke haline geldi. Cari açık, iç ve dış borç yükü, vergiler, dinmeyen zamlar, artan enflasyon, AKP’nin her gün halktan bir lokma çalacağını göstermektedir.

12 Eylül Darbe Anayasasına yama yaparak demokratikleşme oyunu sergileyen AKP’nin yükselen demokratik Kürt halk hareketi, gelişen ve giderek birleşik bir harekete doğru yol alan işçi ve emekçi mücadelesi karşısında daha fazla oyalama imkânı da bulunmuyor.

Seçim propagandasında Alevileri yuhalatan, Kürtlere idam tehdidi savuran, işçi ve emekçilere Hopa’da olduğu gibi polis terörüyle ölümü reva gören AKP’nin seçimden hemen sonra gösterdiği saldırgan tutum ve Azadiya Welat’ın kapatılması yeni hükümetin nasıl bir icraat içinde olacağını göstermektedir.

Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloku Gelişip Güçlenecektir
Partimiz her zaman olduğu gibi bu seçimlerde de işçi ve emekçilerin, Kürt, Türk, her milliyetten halkımızın demokratik mevziler kazanmasını gözeten bir tutum içinde olmuştur. Başından beri tüm emek, barış, demokrasi ve özgürlükten yana güçlerin ortak hareket etmesinde ısrar eden partimiz, başta AKP olmak üzere tüm düzen partileri karşısında bir seçenek yaratılması için çaba göstermiştir. İşçi ve emekçilerin örgütlenmesi, sömürü ve baskı düzenine karşı güç kazanması için mücadele eden partimiz, Blok adaylarının olmadığı illerde parti listeleriyle seçimlere girmiştir.

Antidemokratik seçim yasalarına, yüzde 10 seçim barajına, AKP, CHP ve MHP’ye verilen on milyonlarca hazine yardımının yol açtığı eşitsizliğe (propaganda imkanları) ayrımcı ve baskıcı uygulamalara, gözaltı, tutuklama ve dört koldan süren baskı ve uygulanan şiddete rağmen, Dersim’deki kaybımız dışta tutulursa, seçimlerin galibi partimizin de içinde yer aldığı Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku olmuştur. Eski genel başkanımız Abdullah Levent Tüzel’in de İstanbul 3. bölgeden milletvekili seçildiği 12 Haziran seçimlerinde Blok 36 milletvekili çıkararak bir halk hareketi olduğunu göstermiştir. Blok 11 kadın milletvekili ile tüm burjuva düzen partilerinden farklı bir yaklaşım sergilemiştir. Her ulustan ve her inançtan bir temsiliyete tekabül eden Blok bileşimi, aynı zamanda demokratik Anayasa ve Demokratik Türkiye mücadelesinin de tek mücadele merkezidir.

12 Haziran seçimleriyle oluşan mecliste, ana muhalefet partisi olarak CHP’nin, muhalefet partisi olarak MHP’nin pozisyonları tümüyle biçimsel bir hal almış, meclisteki grubu ve politikaya etkin müdahale eden meclis dışı bileşenleriyle Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku gerçek muhalefetin temsilcisi olmuştur.

Türkiye’nin emek, demokrasi ve bütün ilerici güçleri 12 Haziran seçimleri sonucundaki tabloyu iyi değerlendirmeli ve Emek, demokrasi, Özgürlük Bloku’nda güçlerini birleştirmelidir.

Selma Gürkan
Genel Başkan

BDP’nin Gündeminde Sol Çatı Partisi Var

Featured

Solda güçbirliği oluşturmak için harekete geçen BDP’nin kongreden sonra yeni bir parti kuracağı belirtiliyor. Genel Başkanlık için Dicle ve Tüzel’in adı geçiyor.

“Emek, Demokrasi ve Özgürlük” bloğu ile seçimlerden 36 milletvekiliyle çıkan BDP, bütün sol kesimlerin de buluşacağı, bütün Türkiye’ye hitap edecek proje üzerinde çalışıyor. BDP’de, Kürtlerin başrol üsteleneceği bir çatı partisi ciddi anlamda tartışılmaya başlandı.
Çatı partisi çalışmalarına başlanması için, yüksek oy oranı ile milletvekili seçilen, ancak Yargıtay’ın cezasını onaması nedeniyle parlamentoya girip girmeyeceği tartışmalı olan Hatip Dicle’nin durumunun netleşmesi beklenecek. Dicle, milletvekilliği tescillenirse güçlü genel başkan adayı olarak ortaya çıkacak.

Projeye göre, çatı partisinde Dicle ile birlikte Kürt olmayan EMEP Genel Başkanı Levent Tüzel ya da 68 kuşağının sembol isimlerinden Ertuğrul Kürkçü eşbaşkanlığı üstlenecek. BDP ve diğer partiler de çatı partisine katılacak.

Bir Kürt, bir Türk eşbaşkan
Abdullah Öcalan’ın ısrarla gündeme getirdiği, Kürtlerin yanı sıra sol ve sosyalist kesimlerin içinde yer aldığı çatı partisi girişimine seçimlerin ardından start verildi. BDP’nin politikalarına yön veren siyasi kadro üzerinde büyük etkisi bulunan Dicle’nin durumu da çatı partisi ile birlikte tartışılıyor. Dicle’nin durumunun netleşmesiyle birlikte çatı partisi çalışmalarına hız verilecek.
Düşünülen yol haritasına göre, BDP destekli bağımsızların parlamentoya gelmesinden sonra önce BDP grubu oluşturulacak. Grubun oluşması ile birlikte Dicle, önündeki yasal engel kalkarsa önümüzdeki iki ay içinde yapılacak kongrede en güçlü genel başkan adayı olacak. Dicle, bu aşamada çatı partisi kurulursa bu partiye, kurulmazsa BDP’ye genel başkan olacak. Dicle’nin genel başkan olması partiye yön veren kadro tarafından benimseniyor. Önümüzdeki dönemde Kürt sorununun çözümü konusunda radikal kararları uygulamaya koyması beklenen BDP’de, Dicle’nin liderliği tabanda da destekleniyor.

Öcalan, Tüzel’i işaret etmişti
Kulislerdeki bilgilere göre, çatı partisi büyük olasılıkla BDP kongresinden sonra kurulacak. Çatı partisi kurulana kadar, siyaset yasağı nedeniyle BDP’ye katılamayan Ahmet Türk, Aysel Tuğluk ve Leyla Zana bağımsız kalacak. Bu 3 isim, yasakları bitene kadar çatı partisine de katılamayacak.
Çatı partisinin kurulacağı aşamaya kadar, Levent Tüzel ve Şerafettin Elçi de kendi partilerine dönecek. Tüzel EMEP’e, Elçi ise KADEP’e geri dönecek. Bu isimler, buna rağmen, BDP ile ortak hareket edecek. Kürkçü gibi belli bir partiye mensup olmayan isimler ise BDP’de devam edecek.

Lider adayları
Çatı partisinin kurulmasının ardından, BDP dahil tüm partiler bu partiye katılacak. Çatı partisinin eşbaşkanı bu aşamada Dicle ile Tüzel ya da Kürkçü olacak. Öcalan da avukatları aracılığıyla, oluşturulmaya çalışılan çatı partisi liderliği için Tüzel’i işaret etmişti.

Denendi ama olmadı
BDP, EMEP, ÖDP ve SDP’nin öncülüğünde 2008 yılında çatı partisi çalışmaları için masaya oturmuştu.
Sol Çatı Parti Taslağı oluşturulduktan sonra demokratik kitle örgütleri, aydınlar, yazarlar, kanaat önderleriyle bir dizi görüşmeler gerçekleştirildi. Yaklaşık 1 yıl süren çalışmalar sonunda bir çatısı kurulamadı. 2010 yılında Öcalan, Kürt siyasetçilerin, EMEP, ÖDP ve EDP ile bir araya gelmesi gerektiğini söylemişti.

Kaynak: Milliyet

CHP’de Baykalcılar ve Savcılar Kurultay İstiyor

Featured

CHP’nin aldığı yüzde 25.87’lik sonuç parti içindeki Baykalcı ve Savcı olarak bilinen grupları memnun etmezken, kurultay sesleri yükselmeye başladı.

CHP Manisa eski Milletvekili Şahin Mengü, “Ekibin tamamı başarısızdır. Kurultaya delege karar verir” derken CHP İzmir eski Milletvekili Canan Aritman, “Genel Başkan ve ekibi sözünü tutmalı, istifa etmelidir. Örgüt faturanın ödenmesini istiyor, yoksa zorla ödetir. (Kılıçdaroğlu) Medeni bir insandır, ona yakışan şapkayı alıp gitmektir. Gitmezse kurultay toplanır” dedi.

-”BUGÜNKÜ OYLAR MAĞLUBİYET”-

ANKA’ya konuşan CHP’li eski vekil Şahin Mengü, seçimin iki galibi olduğunu belirterek, “AKP ve BDP (bağımsızlar)’dir. CHP çok kötü puan aldı. Bugünkü oylar mağlubiyettir” dedi. Mengü, şöyle dedi:

“Tasfiye hareketiyle toplumdaki inanırlığını yitirmişsin. ‘Oylarımız arttı’ dersen, insana gülerler. Sayın Baykal’ın bıraktığında CHP’nin oyu yüzde 28’di. Baykal’dan sonra artış var. Referandumda ’hayır’ oyların büyük bir bölümü CHP’deydi. ‘Yüzde 35’ deniyordu. Demek ki daha sonra geriye gidilmiş.

Seçmen artışı da hiç göze alınmamıştır. 9.5 milyon seçmen artışı var, yüzde 18 artmış. Bu artıştan hiçbir şey alamamışsın.”

-”EKİBİN TAMAMI BAŞARISIZ”-

Ekibin tamamının başarısız olduğunu iddia eden Mengü, “Gürsel Tekin tek başına sorumlu değil. Ekibin tamamı başarısızdır. Bu ekip çok başarısızdır. Bunlar genel başkanlarını yanıltacak kadar cahiller ordusudur. Tarihi İsmet Paşa’yı çay kaçakçısı olarak göstermişlerdir” dedi. Mengü, kurultaya delegenin karar vereceğini de söyledi.

-ARİTMAN: “GENEL BAŞKAN VE EKİBİ İSTİFA ETMELİ”-

CHP İzmir eski Milletvekili Canan Aritman’da, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile ekibinin istifa etmesini isteyerek, şöyle dedi:

“CHP’nin aldığı oy sonucu başarısızlıktır. 3 milyon oydaş kazandık, diyor. 10 milyon artan seçmen var. Milletvekili sayısının artması başarısızlığı örtmez. Baykal’ın bıraktığı yüzde 28.7’lik noktanın gerisinde kaldı. Baykal’ın katıldığı son Parti Meclisi toplantısında CHP’nin anketlerdeki oy oranı yüzde 28.7’ydi. Genel Başkan ve ekibi sözünü tutmalı, istifa etmelidir. Örgüt faturanın ödenmesini istiyor, yoksa zorla ödetir. Medeni (Kılıçdaroğlu) bir insandır, ona yakışan şapkayı alıp gitmektir. Gitmezse kurultay toplanır.”

Kaynak: Milliyet

DSİP Seçimleri Değerlendirdi

Featured

12 Haziran 2011 seçimlerine Özgürlük ve Demokrasi Bloğu ile giren ve 36 milletvekili kazanma başarısı gösteren partilerden DSİP bir değerlendirme açıklamasında bulundu. Partinin eşsözcüleri tarafından yapılan açıklamada şöyle denildi;

Basına ve Kamuoyuna

12 Haziran seçimlerinin galipleri, oylarını arttırarak 3. kez iktidar olan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile 2007 seçimlerinde meclise soktuğu 22 vekili 36′ya çıkaran Barış ve Demokrasi Partisi’nin (BDP) ve DSİP’in de içinde yer aldığı Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğu oldu.

Seçimlerden önceki iki ay içerisinde 2500 BDP’li KCK davası kapsamında gözaltına alındı. Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) BDP’nin desteklediği milletvekili adaylarıyla ilgili aldığı veto kararı, yüzbinlerce kişinin sokaktaki mücadelesi sonucu püskürtüldü. Blok adaylarının Batı’daki seçim kampanyasına ülkücü faşistler saldırırken, Kürdistan’da devletin ve hükümetin güçleri Kürt halkına yoğun bir saldırı dalgası başlattı.

Tüm bu engelleme çalışmalarına rağmen, seçim kampanyasını Kürt sorununun çözümü için Demokratik Özerklik ve PKK lideri Abdullah Öcalan’ın muhatap alınması temelinde yürüten Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğu, 2007′de 22 olan milletvekili sayısını 36′ya yükselterek tarihi bir başarıya imza attı.

Böylelikle, hem Abdullah Öcalan’ın idamı konusunda tartışan AKP ile faşist MHP’nin hem de bir yandan yıllardır izlediği Kürt düşmanı politikaları “ılımlı”laştırırken bir yandan da Ergenekoncuları meclise taşıyan CHP’nin milliyetçi politikaları iflas etti.

“Kürt sorunu bitmiştir” diyen Tayyip Erdoğan’ın çözümsüzlük politikası iflas etmiştir. Kürt sorununun Kürt halkının temsilcileri olmadan çözülemeyeceğini bir kez daha anlaşılmıştır. Devlet ve hükümet, savaşın bitmesi için PKK önderliğiyle ve Abdullah Öcalan’la, sorunun siyasi boyutları içinse BDP’nin milletvekilleriyle görüşmek zorundadır.

Seçimin bir diğer galibi ise AKP. Hükümet, ekonomik krize rağmen istikrar ve büyümeyi sağladığı için hem egemen sınıf hem de orta sınıflar açısından güvenilir bir tercih olmuştur. Ancak AKP, işçi sınıfının ve yoksulların yoğun olarak yaşadığı bölgelerde de yüksek oranda oy aldı.

AKP’nin iktidar olduğu dönemde yeni liberal ekonomi politikaları hayatın her alanını paralı hâle de getirse, asgari ücret yoksulluk sınırının altındandeyken işsizlik oldukça yüksek de olsa, ekonomik krizin Avrupa’daki bir dizi ülkede yarattığı tahribatın Türkiye’de görülmemesi, AKP’nin emekçi sınıflar açısından da ekonomik olarak tercih edilir bir seçenek olmasına neden oldu.

AKP’nin her iki seçmenden birinin oyunu almasının bir nedeni daha var: Ergenekon operasyonundan Ortadoğu devrimlerine kadar bir dizi siyasal meselede mazlumdan yana görünmesi. AKP’ye onun sağından, ırkçı-milliyetçi bir hatta, Ergenekon’un avukatlığı veya üyeliği pozisyonundan, darbe yapmak için örgütlenen çetelere üye oldukları gerekçesiyle yargılananları parlamentoya taşıyarak yapılan muhalefet bir kez daha ağır bir yenilgiye uğradı.

Oysa AKP, genel başkanı Davos’ta İsrail’e “Van minüt” dese de, bir yandan İsrail’le askeri anlaşmalarını koruyor. Şimdi Libya’ya direnişçilerden yana gözüken Tayyip Erdoğan’ın Kaddafi’yle arası yakın geçmişe kadar çok iyiydi. Başörtüsünü savunuyor gibi gözüken AKP, “Başörtüsü yoksa oy da yok!” kampanyasına saldırdı ve başörtülü bir vekil adayı göstermedi. Gazze’ye ağlayan hükümet, Kürdistan’da özgürlüğünü isteyen kitlelere vahşice saldırmayı ihmal etmedi. Askeri vesayet toplumsal muhalefetle bir ölçüde geriletildiğinde, AKP’li kurmaylar, hem Kürt sorununda (“Askeri görevini yapmıştır”) hem de darbe sorununda (“27 Nisan bir muhtıra değil, bir yaklaşımdır”) orduyu sahiplenmeye başladılar.

Kısacası AKP, özgürlükler ve demokrasi konusunda defalarca sınıfta kalmasına rağmen, hâlâ statükoya ve resmi devlet ideolojisine karşı, olası bir CHP-MHP koalisyonuna karşı tercih edilir bir pozisyonda duruyor.

Bu siyasal dengeyi değiştirebilecek tek güç, emekçilerin, yoksulların ve tüm ezilenlerin özgürlük, demokrasi ve ekmek taleplerini savunacak, milliyetçilikle ilişkisini tamamen kesmiş, darbelere ve derin devlete karşı netçe tutum alan, Kürt halkının özgürlüğünü savunan kitlesel bir sol parti olabilir.

DSİP Eşsözcüleri Özden Dönmez ve Şenol Karakaş

Twitter’da Ankara Geyikleri

Featured

Bugün Ankara’da yağan yağmur ve dolu nedeniyle sokakta olanlar zor anlar yaşadı. Melih Gökçek’in açıklamalarına rağmen Twitter kullanıcıları belediye başkanının istifa etmesini #melihgokcekistifa etiketiyle istediler.

#melihgokcekistifa etiketi kısa sürede TT oldu. İşte bazı tweetler:

Bulutooth23 : İtalyanlar çakma Venedik’e dönüştüğümüz için bizi AİHM ye şikayet ediceklermiş… #melihgokcekistifa

nabulimut : #melihgokcekistifa çabuk bunu tt’den indirelim yoksa bidaki seçime %70den aşağı oy almaz haberiniz ola.
zaibatsu : Atakule’yi de Kız Kulesi yaptık mı işlem tamamdır başkanım. #melihgokcekistifa
Ogzbal : Aynı çukura girmişiz biz, aynı suda yüzmüşüz biz #melihgokcekistifa
JamesDemon_ : Ankara’da oturmuyorum ama #melihgokcekistifa yazmak için Ankara’da olmak gerekmiyor #melihgokcekistifa !
ozanka : Benim bildiğim @06melihgokcek hiç öyle #melihgokcekistifa ya aldırış etmez yoluna devam eder. Eder ama Kano ile!
MissUygur : Tatile gidemiyorum diye bunalima giren ergen, kendini ankaranin derin sularina birakti. #melihgokcekistifa
derindm : Su çok güzel gelsene. #melihgokcekistifa

Kılıçdaroğlu: “Alevi’yim, Bu Ne Zamandan Beri Suç?”

Featured

CHP Lideri Kılıçdaroğlu, inancıyla ilgili ilk kez konuştu, ”Evet, Alevi’yim. Bu ne zamandan beri suç sayılıyor bu ülkede?” dedi.

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, inancıyla ilgili ilk kez konuştu, Alevi olduğunu söyledi. Kılıçdaroğlu, PKK Lideri Abdullah Öcalan’la da görüşülebileceğini ifade etti.

Seçim sonrası yeni anayasa, Kürt sorunu ve seçim sonuçlarıyla ilgili Habertürk gazetesine konuşan Kılıçdaroğlu, şunları söyledi:

* Anayasa’nın ilk 3 maddesi haricinde vatandaşlık tanımı dâhil tüm unsurları tartışmaya hazırız. Ancak bizim açımızdan yargı bağımsızlığı, medya özgürlüğü ve dokunulmazlıkların kalkması son derece önemli.

* Özgürlüklerden hiç korkmamamız lazım. Ülke neden parçalansın. Tam tersi, Türkiye demokratikleştikçe çekim merkezi oluyor.

* Etnik kimlik ve din üzerinden siyaset yapmayı hep reddettim. Alevi’yim. Bu ne zamandan beri suç sayılıyor bu ülkede? “Hakkınızı helal edin” diyen biri inancınızı sorgulamaz. O zaman siyasetin gereği olarak sarf ediyordur bu sözleri. Kendi inancının gereği olarak değil.

* Öcalan’la görüşmeler, memleket için faydalıysa neden karşı çıkalım. Faili meçhul cinayetleri araştırma komisyonu kurulmasına yönelik işbirliğine açığız.

Kaynak: Bianet

BirGün’de Hüzünlü Veda

Featured

BirGün gazetesi sorumlu müdürü İbrahim Çeşmecioğlu için BirGün çalışanları şu haberi hazırladı:

Gazetemiz Sorumlu Yazıişleri Müdürü İbrahim Çeşmecioğlu beyin kanamasına bağlı olarak tedavi gördüğü Cerrahpaşa Hastanesi’nde dün gece yaşamını yitirdi.
Çeşmecioğlu, 19 Haziran Pazar günü saat 13.00′te BirGün gazetesinde düzenlenecek törenin ardından Ulus Mezarlığı’nda toprağa verilecek.

DOĞUM GÜNÜ 1 MAYIS
İbrahim Çeşmecioğlu 1 Mayıs 1960 yılında Eskişehir’de doğdu.

Eskişehir Fatih Sultan Mehmet İlkokulu’ndan sonra Devrim Ortaokulu’ndan mezun oldu. Liseyi Ahmet Kanatlı Lisesi’nde tamamladı. Aynı yıl Eskişehir EİTİA Kimya Fakültesi’ni bitirdi. Hemen ardından Ankara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nda bir süre eğitim gören Çeşmecioğlu,1980 yılında Eskişehir Devrimci Yol Davası’ndan yargılandı ve Eskişehir Askeri Cezaevi’nde 2 yıl tutuklu kaldı.

Cezaevinden çıktıktan sonra Ankara’da Barış, Ulus ve Günaydın gazetelerinde çalıştı.

1986 yılında İstanbul’a yerleşen İbrahim Çeşmecioğlu,  Demokrat Dergisi, İşçilerin Sesi Dergisi, Sabah ve Milliyet Dergi Gruplarında emek verdi.

2004 yılından beri BirGün Gazetesi Yazıişleri ve Sorumlu Müdür görevlerinde bulunan Çeşmecioğlu, kurucularından olduğu Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nde  Parti Meclisi ve İstanbul İl YK üyeliği yaptı. Çeşmecioğlu son olarak ÖDP Beyoğlu İlçe Başkanlığı görevini yürütüyor, Emekçinin sesi dergisinin çıkmasında rol alıyordu.

Gün geldi gitti incecikken
yiğitken, güzelken, gencecikken.
şimdi ne kadar dost varsa arkasında
hasatçı, öğrenci, öğretmen
ne kadar gül varsa toprağımızda
daldırma gül, ak gül, gonca gül
ne kadar sevgili varsa arkasında
tiyatro, iş, kitap, şiir, marş
yanar yanar ağlaşır cümlesi,
çoban ateşi hatırasında.
gavur müslüman demezdi
kendisi için bir şey istemezdi
yatak ölümü beklemezdi
gitti vadesiz, gencecikken
yiğitken, güzelken, incecikken
ölüm, adın kalleş olsun!

ÖDP: ACIMIZI KELİMLERLE TARİF ETMEK İMKANSIZ
İbrahim Çeşmecioğlu’nun kurucusu olduğu ve Beyoğlu İlçe Başkanlığını sürdürdüğü Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nden yapılan açıklamada  ‘acımızı kelimelerle tarif etmek imkansız’ denildi.
Açıklamada şu görüşlere yer verildi:
Partimiz kurucularından, Beyoğlu İlçe Başkanımız, devrimci mücadelenin çalışkan ve güler yüzlü militanı İbrahim Çeşmecioğlu`nu dün gece kaybettik.
‘ÇEŞMECİOĞLU DEVRİMCİ YOLUMUZA IŞIK TUTACAK’
Acımızı kelimelerle tarif etmek olanaksız.

İbrahim Çeşmecioğlu örnek yaşamı, coşkulu yüreği ve gülümseyen yüzüyle devrimci yolumuza ışık tutacak.

Ailesinin, yoldaşlarının, Partimizin ve tüm devrimcilerin başı sağolsun.

Aleviler Banaz’da Buluşuyor

Featured

Aleviler her yıl yapılan 22.Geleneksel Pir Sultan Abdal Şenlikleri’nde buluşacaklar. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nden yapılan açıklamaya göre organizasyonu düzenleyecek demokratik kitle örgütleri;

Pir Sultan Abdal 2 Temmuz Kültür ve Eğitim Vakfı, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, İstanbul Banaz Derneği Kültür ve Yardımlaşma Derneği ve Ankara Banaz Sosyal Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği’dir.

25-26 Haziran 2011 tarihlerinde Sivas’ın Banaz Köyü’nde yapılacak şenliklerde aralarında Arif Sağ, Erdaş Erzincan, Tolga Sağ ve Cengiz Özkan’ın da bulunduğu birçok sanatçı sahne alacak.

Kaynak: Alevi Haber Ajansı

Yunanistan’da Komünistler Mücadeleyi Büyütüyor

Featured

Yunanistan’da Çarşamba günü düzenlenen son yılların en büyük genel grevinin ardından dün de Yunanistan Komünist Partisi’nin (KKE) çağrısı ile ülkenin dört bir yanında on binlerce kişi sokağa çıktı.

15 Haziran Çarşamba günü Yunanistan’da son yılların en büyük genel grevi yapılmıştı. Hem kamuda hem özel sektörde çok büyük bir katılımın sağlandığı 24 saatlik genel grevde hükümetin emeğe dönük saldırılarına ve özelleştirme programına karşı emekçilerin öfkesi bir kez daha görüldü. Çarşamba günkü genel grevin ardından dün de Yunanistan Komünist Partisi’nin çağrısı ile ülkenin dört bir yanında on binlerce kişi sokağa çıktı.

“Mücadelede ve seçimlerde güçlü bir YKP”
Yunanistan Komünist Partisi tarafından toplam 56 şehirde düzenlenen eylemlerde dile getirilen temel slogan “Mücadelede ve seçimlerde güçlü YKP” oldu. Yunanistan’da sosyal demokrat Papandreu hükümetinin sağcı-muhafazakar Yeni Demokrasi Partisi ile işbirliği içinde vahşi bir özelleştirme ve emekçilerin haklarını budama saldırısına karşı halka, Yunanistan Komünist Partisi’ni güçlendirme çağrısı yapıldı.

kke-66_0.jpg

Başkent Atina’da düzenlenen mitingde konuşma yapan YKP Genel Sekreteri Aleka Papariga, olması kuvvetle muhtemel erken seçimlere dikkat çekerek burjuva politik sistemine derin bir darbe vurma çağrısı yaptı.

Nasıl bir koalisyon hükümeti kurulduğunun, hangi bakanın gidip hangi bakanın geldiğinin önemli olmadığını vurgulayan Papariga, Portekiz, İrlanda, İspanya ve İtalya başta olmak üzere Euro bölgesinde derin bir kriz olduğunu ve sermayenin saldırısının üstesinden ancak ve ancak güçlü bir karşı saldırı ile gelinebileceğini söyledi.

Halkın borçlu olmadığını, asıl Yeni Demokrasi ve PASOK ile birlikte patronların, tekellerin, Avrupa Birliği’nin ve NATO’nun halka borcu olduğunu söyleyen Papariga, halkın faturayı ödememek için iktidarı kendi ellerine alması gerektiğini vurguladı.

kke-100_0.jpg

İşçiler, kadınlar, öğrenciler, çiftçiler ve esnafların ittifakı ve birleşik cephesi ile sermaye saldırılarına yanıt verileceğini söyleyen Papariga, üretim araçlarının kamulaştırılması, AB’den çıkılması, aşağıdan yukarıya doğru işçilerin ve halkın kontrolü, iş yerlerinde, emekli örgütlerinde, okullarda, üniversitelerde seçilecek halk temsilcilerinden oluşan halkın parlamentosu, ulusal planlama yolu ile işsizliğin sona erdirilmesinin ülke ve halk için tek çözüm olduğunu ifade etti.

Papariga, bu gücün Yunanistan Komünist Partisi’nde; PAME, PASEVE, PASY, OGE ve MAS gibi kitle örgütlerinin birlikte mücadelesinde olduğunu söyledi.

Papariga, “Güçlü bir YKP olmadan tek bir adım ileri gidilemeyeceğini” söyleyerek konuşmasını sonlandırdı.

Kaynak: sol.org.tr

Gazeteciler Yine Sokakta

Featured

Hükümet demokratik haklar ve özgürlüklere karşı ustalık dönemi saldırılarına başlarken gazeteciler tüm tehdit ve baskılara karşı yine sokağa çıkıyor

Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanmalarının yüzüncü günü nedeniyle Ahmet ve Nedim’in gazeteci arkadaşları grubu tarafından 18 Haziran Cumartesi günü İstiklal Caddesi’nde bir yürüyüş ve basın açıklaması gerçekleştirilecek.

Basın meslek örgütleriyle, sendika, demokratik kitle örgütü ve siyasi partilerin de destek verdiği ve saat 13.00’te Galatasaray Lisesi önünde başlayacak yürüyüşte tutuklu tüm gazetecilere özgürlük istenecek. Düzenleyici grup tarafından hazırlanan ‘Adaletin Kara 100’ü’ başlıklı basın açıklamasında sadece gazeteciler değil halkın haber alma hakkı için tüm yurttaşlar eyleme davet edildi:

“Mart ayının üçüydü. Ahmet ve Nedim’in evine polisler geldi. Gözaltına alındılar. Emniyet’te ifade vermediler. Savcı gazetecilik faaliyetlerini sorguladı. Mahkeme tutukladı onları.

Önce bahar geldi memleketimize, sonra yaz. Arada tutukluluklarına itiraz edildi defalarca. Hepsi reddedildi. Onlar hala içerde. Geçtiğimiz cumartesi günü tam yüz gün oldu. Sanmasınlar arkadaşlarımızı unuttuk. Seçimlerin bir gün öncesinde türlü dedikodular üretilmesin diye sokağa çıkmak için bir hafta bekledik.

18 Haziran’da elimizde dövizlerimiz, üzerimizde tişörtlerimiz, megafonlarımızla, kalemlerimizle, “Özgür basın susturulamaz”-“Ahmet ve Nedim onurumuzdur” sloganları atacağız, “özgürlük” şarkıları söyleyeceğiz.

Yalnızca onlar için mi sokakta olacağız? Kesinlikle hayır! Bugün 60`dan fazla gazeteci tutuklu veya hükümlü olarak hapishanelerde bulunurken, yüzlerce gazeteci davası sürerken, en son Azadiya Welad gazetesi örneğinde gördüğümüz gibi ülkemizdeki gazete ve dergi kapatmalar devam ederken, ülkenin başbakanı gazetecileri açıktan hedef gösterirken kimse bizden sessiz kalmamızı beklemesin. Biliyoruz ki kim muhalifse, kim otosansür uygulamadan gazetecilik yapmaya çalışıyorsa ya gözdağı veriliyor ya da doğrudan hedef tahtasına konuyor. Onlar da bilsin ki kalemimizi kırabilirler ama mesleğimize olan sadakatimizi, umudumuzu ve onurumuzu asla!

Bugün gazetecilerin habercilik hakkının engellenmesi aynı zamanda halkın haber alma, doğru bilgiye ulaşma hakkına da tecavüzdür. Özgür toplum ancak özgür basınla mümkün olabilir. Bu bilinçten hareketle sadece gazetecileri değil tum yurttaşları eylemimizi dayanışma çağrısında bulunuyoruz. “Adaletin kara 100’ünü” protesto etmek isteyen herkesi 18 Haziran cumartesi günü saat 13:00’te Galatasaray Lisesi’nin önüne bekliyoruz.”

Kaynak: Sendika.Org

Samast İçin 27 Yıl Hapis İstendi

Featured

İstanbul 2. Çocuk Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmada, İstanbul Cumhuriyet Savcısı Ali Demir, 10 sayfa olarak hazırladığı esas hakkındaki görüşünü yazılı olarak mahkeme heyetine sundu.

Esas hakkındaki görüşte, Hrant Dink’in, 1970 yılında sol hareket içinde yer aldığı, Ermeni cemaatine bir zarar gelebileceği düşüncesiyle 1972 yılında mahkeme kararıyla Hrant olan ismini Fırat olarak değiştirdiği, 1996 yılında Agos gazetesini kurduğu ve bu gazetede yer alan yazılarla Ermeni cemaatinin hak ve menfaatini savunduğu anlatıldı.

Dink’in yazdığı bazı makaleler nedeniyle hedef haline geldiği belirtilen esas hakkındaki görüşte, maktulün bazı yazılarından dolayı aleyhinde haberler, makaleler ve eleştiriler yazılmaya başlandığı, bilinçli veya bilinçsiz olarak hedef gösterildiği kaydedildi.

Mütalaada, Şişli Cumhuriyet Başsavcılığınca, Dink hakkında “Türklüğü neşren tahkir ve tezyif etmek” suçundan cezalandırılmak üzere dava açıldığı, bu davanın yargılama aşamasında, Dink’e karşı protestolar, hakaretler, tehditler ve saldırılar yapıldığı ifade edildi.

‘SALDIRILAR BASINDA YER ALDIKÇA DİNKE’E KARŞI NEFRET DUYULMAYA BAŞLANDI’
Bu saldırıların yazılı ve görsel basında yer aldıkça bazı aşırı milliyetçi çevrelerde Dink’e karşı kin ve nefret duyulmaya başlandığı kaydedilen mütalaada, “Hrant Dink’e karşı yürütülen linç kampanyası sonucu Hrant Dink aşırı milliyetçiler için vatan haini, Türk düşmanıydı ve nefret edilen bir Ermeniydi” denildi.

AŞIRI MİLLİYETÇİ KİŞİLERİN PLANLARI
Dink hakkında oluşturulan yoğun kin ve nefret sonucu Trabzon’da bazı aşırı milliyetçi kişilerin planlar yapmaya başladığı kaydedilen mütalaada, Yasin Hayal’in, 2006 Ocak ayında Erhan Tuncel’e Hrant Dink’i öldüreceğini söylediği anlatıldı. Mütalaada, Hayal’in, 2006 yılı başlarında Zeynel Abidin Yavuz’la görüştüğü ve Dink’i öldürmesi için teklifte bulunduğu, Yavuz’un ağabeyinin telkin ve tavsiyeleriyle Haziran ayında İzmir’e gitmesi üzerine, Hayal’in eylemi gerçekleştirmek üzere başka bir kişiyi aramaya başladığı ve sonuçta da Samast’a aynı teklifte bulunduğu kaydedildi.

Mütalaada, Hayal’in, 16 Ocak 2006 tarihinde Ogün Samast’a silahla atış talimi yaptırdığı, 17 Ocak’ta da 180 TL para ve olayda kullanılan silah ve mermileri vererek, eylemi gerçekleştirmek üzere otobüsle İstanbul’a gönderdiği iddiasıyla hakkında dava açıldığı, davanın İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinde devam ettiği belirtildi.

“Ogün Samast’ın 17 Ocak 2007 tarihinde Hrant Dink’i öldürmek için Trabzon’dan yola çıktığı gün, Dink’in başına bir şey geleceğini hissetmiş gibi aynı gün bir yazı kaleme aldığı” belirtilen mütalaada, bu yazının içeriğine yer verildi.

Mütalaada, Hrant Dink’in, kendisine karşı bir şeyler yapılacağını sezinlediği ve beklediği, ancak öldürüleceğini pek düşünmek ve aklına getirmek istemediği ifade edilerek, “Hrant Dink, güvence olarak da bu ülke insanlarının güvercinlere dokunmadıklarını gösterdi. Ancak cinayeti planlayanlar, o planları uygulamak için suça azmettirdiği Ogün Samast’ı yola çıkartmışlardı” denildi.

SAMAST’IN SOĞUK KANLI VE KARARLILIĞI
Ogün Samast’ın, 18 Ocak 2007 tarihinde İstanbul’a gelmesinin ardından yaptıklarına ilişkin ayrıntılı bilgi verilen mütalaada, Samast’ın olay günü Hrant Dink ile görüşmek üzere Agos gazetesine gittiği, burada olmadığı ve randevu almasının gerektiğinin söylenmesi üzerine dışarıya çıkıp telefonla Yasin Hayal ile görüştüğü, Hayal’in da kendisine beklemesini söylediği anlatıldı.

Mütalaada, bunun üzerine Samast’ın gazete binasına yakın olan bir internet kafeye giderek arkadaşlarıyla mesajlaştığı, bir süre sonra internet kafeden ayrılarak, Agos gazetesinin köşesinde bulunun banka şubesinin önünde beklemeye başladığına yer verildi. Mütalaada daha sonra, Samast’ın, Dink’i banka şubesine girerken gördüğü, olayın ani geliştiği için silahını çekip eylemini o anda gerçekleştiremediği ve bunun üzerine Dink’in bankadan çıkışını beklediği kaydedildi.

Samast’ın, bankadan çıkan Dink’in arkasından yaklaşarak, bir metre mesafeden sol çaprazdan 3 el ateş ettiği, Dink’in başına iki mermi isabet ettiği ve olay yerinde ölümüne neden olduğu anlatılan mütalaada, Samast’ın olay yerinden kaçışı ve daha sonra yakalanışı ile ifadelerine yer verildi.

Mütalaada, Samast’ın olay yeri ve civarında ısrarlı olarak beklemesi göz önüne alındığında, eylemi gerçekleştirmek için soğukkanlı ve kararlı olduğu, ancak daha sonra aradan geçen süre içinde pişmanlık duyduğunun görüldüğü kaydedildi.

SAMAST HAKKINDAKİ SOSYAL İNCELEME RAPORU
Samast hakkında uzmanlarca düzenlenen sosyal inceleme raporuna da yer verilen mütalaada, raporda Samast’ın babasının kendisine şiddet gösterdiği ve dövdüğü, yaşadığı bu olayların, babasına karşı yoğun öfke ve nefret duygusuna yol açtığının gözlendiği belirtildi.

Mütalaada, sosyal inceleme raporunda, Samast’ın, Hayal’i kendisine örnek aldığı, onu, dürüst, mert, güçlü, vatansever bulduğu, bu yüzden ona hayran olduğunu belirttiğine yer verildi.

Mütalaada, sosyal inceleme raporundaki şu ifadelere yer verildi:
“Çocuğun, zeka ve muhakeme yeteneği yerinde olmakla beraber, kişilik yapısında, vicdan olgusunun oluşmamış olduğu, evrensel ve insani değerleri içselleştirmemiş olduğu, karşısındaki insana zarar verici eylemlerle ilgili duygulanımlarında küntlük olduğu, kendi iç dünyasında barındırdığı nefret ve şiddet eylemini kendisine seçtiği idealler ve değerlere kanalize ederek, yüceltmekte ve gerçekleştirmiş olduğu eylemlerinde böylece kendisine haklılık payı çıkardığı, hatta cinayeti işlemeden önce abdest alma gereksinimi duymasının yapacağı eyleme kendince ilahi bir boyut kattığını gösterdiği, konuşmalarında, Türklük ve Müslümanlık değerlerini sıklıkla dile getirse de bu değerlere, sadece holiganca bir bağlılık duymakta olduğu, inançlarını ve eylemlerini şiddet üzerine kurduğu, aile içerisinde şiddet görerek, büyümesi bu sebeple babaya karşı yoğun nefret duygularına sahip olması, patlamalı duygusal aksiyonlar ve dürtüsel davranışlar göstermesine temel hazırladığı değerlendirilmiştir.”

Adli Tıp ve ekspertiz raporlarının içeriğine yer verilen mütalaada, Ogün Samast’ın azmettirilmesi sonucu “Tasarlayarak adam öldürmek” ve 6136 sayılı kanuna muhalefet suçlarını işlediğinin sübuta erdiği kaydedildi.

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmesine ilişkin çocuk mahkemesinde yargılanan Ogün Samast’ın, “Tasarlayarak adam öldürmek” ve “Ruhsatsız silah bulundurmak” iddialarından, 19 ile 27 yıl arasında hapis cezasına çarptırılması istendi. Bu ceza, çocuk mahkemelerinde yargılanan bir sanık için istenebilecek üst sınırı da oluşturuyor.

İstanbul 2. Çocuk Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmada esas hakkındaki görüşünü açıklayan İstanbul Cumhuriyet Savcısı Ali Demir, tutuklu sanık Samast’ın, TCK’nın “tasarlayarak adam öldürmek” suçunu düzenleyen 82/1-a maddesi ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar Hakkındaki Kanun’da düzenlenen “ruhsatsız silah bulundurmak” suçlarından, yaşının 18′den küçük olduğu da dikkate alınarak 19 ile 27 yıl arasında değişen hapis cezasına çarptırılmasını talep etti.

Kaynak: Radikal

AKP, TMMOB’u Tasfiye Etmeyi Planlıyor

Featured

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Başkanı Mehmet Soğancı, yeni oluşturulan Çevre, Orman ve Şehircilik Bakanlığı içinde yapılan düzenlemeyle mühendislik, mimarlık, şehir plancılığı mesleği ve TMMOB’un “teslim alınmak istendiğini” söyledi.

Yeni oluşturulan Çevre, Orman ve Şehircilik Bakanlığı’nın görevleri arasında “meslek odalarının mevzuatını hazırlamak” ilk sıraya yerleştirildi. Bakanlık bünyesinde Mesleki Hizmetler Genel Müdürlüğü oluşturulurken, uygulamanın öncelikli olarak TMMOB’un gücünü kırıp, mevzuatında değişikliklere gitmeyi planıyor.

Cuma günü toplanan TMMOB yönetimi toplantısı ardından Soğancı tarafından yapılan yazılı açıklamada “ülkenin yargısını, eğitimini, tüm kurumlarını ‘düzene sokan’ AKP zihniyetinin ‘ustalık dönemi’ndeki hedefleri arasında TMMOB’yi de düzenlemek var. AKP iktidarı, önünde engel olarak gördüğü TMMOB’yi yeniden yapılandırıp işlevsizleştirmeye ve yok etmeye çalışıyor” dedi ve mesajları verdi:

‘’TBMM 6 Nisan 2011 tarihli oturumunda hükümete kanun hükmünde kararname (KHK) çıkarma yetkisi vermiştir. AKP, Meclis’in olağanüstü yetki devrini de aşarak ve anayasaya aykırı olarak bakanlıkların teşkilatlanması ile meslek alanlarımıza ve meslek odalarımıza ilişkin düzenlemelere hemen koyulmuştur.

AKP, seçimden hemen birkaç gün önce 11 adet KHK yayımlayarak uzun süredir tasarımında olan ancak uygulamaya koyamadığı “yeni kamu yönetimi” anlayışına geçmede bir sorun görmemiştir. 636 sayılı KHK ile de Bayındırlık ve İskân Bakanlığı ile Çevre Bakanlığı lağvedilerek bu iki Bakanlık “Çevre, Orman ve Şehircilik Bakanlığı” adı altında birleştirilmiştir.

Çevre, Orman ve Şehircilik Bakanlığı içinde bir düzenleme ile mühendislik, mimarlık, şehir plancılığı mesleği ve örgütümüz teslim alınmak istenmektedir. Öyle görülüyor ki; ülkenin yargısını, eğitimini, tüm kurumlarını “düzene sokan” AKP zihniyetinin “ustalık dönemi”ndeki hedefleri arasında TMMOB’yi de düzenlemek var.

Yeniden yapılandırma: AKP iktidarı, çevreyi tahrip eden, kentlerimizi, kıyılarımızı, ormanlarımızı yağmalayan, kamusal değerlerimizi sermayeye peşkeş çeken anlayışın önünde engel olarak gördüğü TMMOB’yi yeniden yapılandırıp işlevsizleştirmeye ve yok etmeye çalışıyor.

Son iki yıldır, Devlet Denetleme Kurulu incelemeleriyle, Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’nın birliğimiz üzerinde vesayet denetimi uygulama çalışmalarıyla kendini gösteren “TMMOB’nin yeniden şekillendirilmesi ve meslek odalarının düzene sokulması projesi”ndeki son nokta, Çevre, Orman ve Şehircilik Bakanlığı bünyesinde “Mesleki Hizmetler Genel Müdürlüğü”nün kurulması ve bu genel müdürlüğe verilen görevler olmuştur.

Anayasanın 135. maddesi yürürlükte iken, 6235 sayılı TMMOB Yasası halen geçerliyken; TMMOB ve bağlı odaların asli görevlerinin Çevre, Orman ve Şehircilik Bakanlığı’na devrinde sakınca görülmemiştir.

Bu devir işlemi açıkça anayasaya ve Yetki Yasası’na aykırı olup demokratik işleyişin tüm usul ve yöntemleri ile bağdaşmamaktadır. Örgütümüzün yetkilerini kısıtlamaya, meslek alanlarımızı yeniden yapılandırmaya yönelik düzenlemeleri hiçbir şekilde kabul etmeyeceğiz.’’

Kaynak: Turnusol

ÖDP Mücadeleye Devam Ediyor

Featured

Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) Genel Başkanı Alper Taş, 31 Mayıs günü Hopa’daki olayların ardından başlayan gözaltı ve tutuklama terörünün sona erdirilmesini istedi.
Hopa’da başlayan ve ülke geneline yayılan sürece ilişkin hatırlatmalarda bulunan Taş, Bizzat Başbakan Tayyip Erdoğan’ın işaretiyle gerçekleştirilen, polis saldırılarının toplumsal muhalefeti hedef aldığını belirtti. Evlerin basıldığı, sokaklardan insanların gözaltına alındığı operasyonların son halkasının Ankara’da yaşandığını kaydetti. 

Ankara’da günlerdir terör estirilerek ev baskınları gerçekleştirildiğini, polisin hazırladığı fezlekeye dayanılarak aralarında ÖDP PM üyesi Ozan Sürer’inde olduğu 15 kişinin tutuklandığını hatırlatan Alper Taş, “Tutuklamanın hukuki değil siyasi olduğu hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak kadar açıktır” dedi.

ÖDP Genel Başkanı Alper Taş’ın açıklaması şöyle:

”31 Mayıs 2011′de Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Hopa’da gerçekleştireceği seçim mitingi öncesinde derelerin satılmasını protesto etmek isteyen halka polis saldırmıştı. Bu saldırı sonrasında Metin Lokumcu kardeşimiz atılan yoğun gazdan etkilenerek geçirdiği kalp krizi sonrasında hayatını kaybetmişti. Hopa halkına yapılan saldırı ve Metin Lokumcu’nun öldürülmesini protesto etmek için ülkenin pek çok yerinde gerçekleştirilen basın açıklamalarına da polis saldırmıştı.

Bizzat Başbakan Tayyip Erdoğan’ın işaretiyle gerçekleştirilen polis saldırılarının ardından  Hopa’dan başlayarak toplumsal muhalefete dönük bir operasyon süreci başlatılmıştır. Evler basılarak, sokaktan insanlar toplanarak gerçekleştirilen operasyonların son halkası Ankara’da yaşanmıştır. Operasyonlar sonucunda Hopa’da 13 Ankara’da ise daha önce 5 dün de 15 kişi tutuklanmıştır.

Ankara’da günlerdir terör estirilerek ev baskınları gerçekleştirildi. Polisin hazırladığı iddianamelere dayanarak aralarında Parti Meclisi üyemiz Ozan Sürer’in de olduğu 15 kişi tutuklandı. Tutuklamanın hukuki değil siyasi olduğu hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak kadar açıktır.

AKP, toplumsal muhalefete karşı bir hesaplaşma, sindirme operasyonuna girişmiştir.  Yapılan eylemler ‘terör’ kapsamına sokulmaya, uydurma örgütler icat edilmeye çalışılmaktadır. Bu hukuksuzluktan bir an önce vazgeçilmeli, Hopa tutukları serbest bırakılmalıdır.

Toplumsal muhalefeti sindirmeye, ‘terörize’ etmeye dönük bu saldırılara karşı asla sessiz kalmayacağız. Bu zihniyetle hesaplaşmadan asla vazgeçmeyeceğiz.’

Kaynak: BirGün

Kılıçdaroğlu %50′nin Tespitini Yaptı

Featured

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, AK Parti’nin seçimde yüzde 50’ye yakın oy almasını Stockholm Sendromu’na bağladı.

Seçimde umduğunu bulamayan CHP’de geçtiğimiz hafta yapılan MYK (Merkez Yürütme Kurulu) toplantısında ‘Stockholm Sendromu’nun ele alındığı belirtildi.

Sendromu toplantıda gündeme getiren Kemal Kılıçdaroğlu, AK Parti’nin başarısını buna bağladı.

Akşam gazetesinin haberine göre; MYK toplantısında Kemal Kılıçdaroğlu, mutsuz olmasına rağmen AKP’ye oy verenleri “Bizi kurtarmayın” diye polise direnen rehinelere benzetti.

Nedir bu Stockholm Sendromu?

1973 yılında Stockholm’de Kreditbanken adlı bankaya giren soyguncular, polis tarafından kuşatılınca dört banka çalışanını rehin alarak, altı gün boyunca direnir. Altı günün sonunda, polis operasyon yaptığında ise beklenmedik bir durumla karşılaşılır. Rehineler, kurtarılmaya aktif biçimde direnir ama kurtarılırlar. Sonrasında rehineler, mahkemede soyguncu aleyhine ifade vermekten kaçınır. Dahası, aralarında para toplayıp soyguncuların savunmasına yardımcı olur.

Kurbanın kendisini, baskıcının yerine koyup olayları onun gözünden görmesini anlatan Stockholm Sendromu, bugün tarikat üyeleri, savaş esirleri, aile içi şiddet mağdurları gibi farklı durumlarda bir anahtar kavram olarak kullanılıyor.

1973 yılında Stockholm’de yaşanan soygun Al Pacino’nun başrolünü oynadığı 1975 yapımı Dog Day Afternoon (Köpeklerin Günü) filmine de konu edildi. Film, banka soygununun Brooklyn versiyonunu anlattı.

Kaynak: Milliyet

ABF GYK Toplandı: 2 Temmuz’da Sivas’tayız!

Featured

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Yönetim Kurulu (GYK), Disiplin
ve Denetleme Kurumlarıyla birlikte toplandı. ABF Genel Merkezi’nde
yapılan ve Genel Başkan Selahattin Özel’in açış konuşmasıyla başlayan
toplantıda öncelikle 12 Haziran seçimleri ve Alevi hareketinin genel
durumu değerlendirildi. Daha sonra, yaz döneminde yapılacak çeşitli
etkinlikler ve 2 Temmuz Sivas katliamının 18. anma yıldönümü, çeşitli
projeler, basın alanında yapılan planlamalar üzerine değerlendirmeler
yapıldı.

Toplantı sonrası yapılan açıklama şöyle:

Alevi taleplerinde ve demokraside ısrarcı olmaya devam edeceğiz!

Seçimlerde Alevi toplumu demokrasi, laiklik, eşitlik ve özgürlükten
yana duyarlılığını açıkça göstermiştir. Nitekim Alevilerin yoğun
olarak yaşadığı bütün yerleşim birimlerinde oy tercihleri bu yönde
olmuştur. Alevi toplumunun eşitlik ve demokrasi talebi doğrultusunda
açıkça tavır alması ve oy kullanması, ancak milletvekili düzeyinde
temsilde karşılık bulamaması, ciddi bir eksiklik ve adaletsizliktir.
Alevi hareketi, Alevilerin karar mekanizmalarında temsiliyetlerinin
artması için önümüzdeki dönemde kararlı ve ortak bir duruşu ısrarla
öne çıkartacaktır.

Alevi toplumunun tercihine rağmen, yeni bir siyasal iklimi yaratacak
demokrasi güçleri seçimi kaybetmişlerdir. CHP’nin oylarını arttırması,
Emek, Demokrasi ve Barış Bloku içinde birçok sol, sosyalist adayın
milletvekili seçilmesi kuşkusuz olumlu ve sevindiricidir. Ancak
AKP’nin yüzde 50 oy alarak, üçüncü dönem iktidar olması, başbakanın 12
Eylül referandum sürecinde başta Aleviler olmak üzere, birçok
toplumsal gruba yönelik başlattığı ötekileştirici, “nefret” söylemini
12 Haziran seçim kampanyasında da çok fazla öne çıkartması, ülkemizde
muhafazakârlaşma ve ötekileştirme sürecinin artacağına işaret
etmektedir.

ABF, böyle bir gelişmenin engellenmesi için, yeni hükümetin
kurulmasıyla birlikte gündeme gelecek yeni Anayasa tartışmalarında
tercihini eşitlikçi, özgürlükçü ve laik bir Anayasa’dan yana açıkça
koyacak ve Türkiye’nin bütün demokrasi güçleriyle birlikte hareket
edecektir.

Alevilerin birliği için çalışacağız!

ABF, hem Alevi talepleri başta olmak üzere “eşit yurttaşlık hakkı”nın
hayata geçmesi, hem de ülkemizde özgürlüklerin ve adaletin hak ettiği
yere gelmesi için, kendi örgütlenmesi başta olmak üzere, bir bütün
olarak Alevi hareketinin yeniden yapılanması, yan yana gelmesi ve
birliği için ise özel bir çaba sarf edecektir. Bu çerçevede ilk adım
olarak Haziran ayı sonunda Sivas Banaz’da yapılacak “Pir Sultan Anma
Etkinliği”ne, Antalya Elmalı’da yapılacak “Abdal Musa Anma
Törenleri”ne, 2 Temmuz’da Sivas katliamı, 3 Temmuz’da Çorum katliam
girişimini protesto ve anma  yürüyüş ve mitinglerine, yine 3 Temmuz’da
İmranlı Cogi Baba Etkinliklerine ve 15 Ağustos’ta Hacı Bektaş’ta
yapılacak geleneksel Hacı Bektaşi Veli Anma Törenleri’ne, hiçbir
tereddüde yer vermeyecek şekilde tam destek verecektir.

Madımak Oteli’ne “Utanç Müzesi” tabelası asılmalı…

ABF, bu yaklaşımına uygun olarak,  bütün bu etkinlikler içinde,
katliamlara ve haksızlıklara karşı, hak arama ve demokrasi
mücadelemizde sembol olan 2 Temmuz Sivas katliamını anma yürüyüş ve
mitingine, Alevi kişi ve kurumlar başta olmak üzere, bütün siyasi
partileri, sendikaları, sivil toplum örgütlerini ve vicdan sahibi
herkesi davet ediyor. ABF, 2 Temmuz’da herkesi Sivas’a davet ediyor,
çünkü 2 Temmuz 1993′te yaşanan Sivas katliamı, Madımak Oteli henüz
“insanlık onurunun hatırlanması için utanç müzesi” yapılmadığından, bu
katliam insanlığa karşı işlenmiş en önemli katliamlardan biri olarak
belleklerde yer almaya devam etmektedir. Alevi hareketinin ve
demokrasi güçlerinin ısrarlı mücadelesi sonucu önce alt katındaki
kebapçı lokantası kapatılan, arkasından kamulaştırılarak tabelası
indirilen Madımak Oteli’ne “Utanç Müzesi” tabelasının asılması için
Sivas’ta birlik olalım, can olalım, birliğimizin dirliğimizin ruhunu,
yanan yakılan canlarımızın “canı” ile birleyelim…

ABF, “Hak İhlalleri Raporu” yayınlıyor…

ABF, eşitsizliğe ve ayrımcılığa karşı daha etkin bir mücadele yürütmek
için, Temmuz ayından itibaren “Hak İhlalleri Raporu” yayınlayacak.
Türkçe yayınlanacak rapor, Kürtçenin yanı sıra, uluslar arası
platformlarda insan hakları kuruluşları başta olmak üzere, Avrupa
Parlamentosu milletvekillerine, Birleşmiş Milletler temsilcilerine ve
ilgili kurumlara dağıtılmak üzere İngilizce, Almanca ve Fransızca
dillerine de çevrilecektir…

Ankara, 18 Haziran 2011

Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Yürütme Kurulu

Geleceğin CHP’si Hangisi?

Featured

Son seçimlerde yeni CHP’ye desteğini açıklayan 10 Aralık Hareketi’nin genel başkanı Burhan Şenatalar Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan makalesinde yeni ve eski CHP’yi yorumladı.

18 haziran ve 19 haziran tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan makalede şunlara değinildi:

CHP başarılı oldu mu, olmadı mı sorusunu yanıtlamak için önce başarı ölçütünde mutabık olmamız gerek. Eğer  2002 ve 2007 genel, 2009 yerel seçimlerine bakacak olursak, sınırlı da olsa, bir başarı var. Eğer beklentileri esas alacak olursak, çoğu kişi %30 dolayında bir oran beklediği için, başarı sağlanamadı sonucu doğar. Mutsuzluk ve başarısızlık duygusu da aslında bununla  ilgili . Ancak bu beklentinin de çok sağlam dayanakları yoktu. Güvenilir anketlerde CHP %30’a ulaşmıyordu. Miting kalabalığına bakarak oran tahmini yapmak ise hiç de anlamlı değildi.  Kötümser duygunun bir nedeni de AKP’nin hemen hemen  %50’ye ulaşmış olması ile ilgili. Bu konuda da şunu bilmekte  yarar var, iktidar partileri her zaman yıpranır diye bir kural yok. O dönemdeki dünya ve ülke konjonktürü önemli , ayrıca iktidar partisinin icraatı önemli vb.  İsveç Sosyal Demokrat Partisi 44 yıl iktidarda kalmıştı, Japonya Liberal Demokrat  Partisi de yıllar boyu iktidarda idi.

Başarı değerlendirmesini yaparken, CHP bu seçime eski kadroları ve eski yaklaşımlarla girmiş olsaydı, ne yapardı sorusu da önemli. Bu soruya benim yanıtım, bugünkü oy oranına da ulaşılamazdı. Oy oranlarına bakmakla yetinmeyelim, daha geniş bir değerlendirmeye geçelim. CHP  son bir yılda temel konulardaki politikalarını hayli yeniledi ve geliştirdi. Özet bir ifadeyle, evrensel standartlara daha yakın bir parti durumuna geldi, zamanın ruhuna daha yakın bir parti haline geldi. Bu konuda bilinen birkaç örnek vermek gerekirse, CHP askerin siyasetteki yeri, laiklik, devlet –toplum ilişkisi, Kürt sorunu, sosyal eşitsizliklere verilen önem gibi konularda açıkça yeni bir söyleme geçti. Bunların tümünde sosyal demokrat bir parti kimliğine daha çok yaklaştı.

Yeni söylemi oluştururken, geçmişte görülmemiş bir ölçüde düşünce ve proje üretimi performansı ortaya koydu. Çok sayıda rapor üretti. Bu raporların açıklanma tarihleri daha erken olsaydı ve raporlar parti örgütüne ve topluma daha geniş biçimde yayılabilseydi, etki dereceleri daha yüksek olurdu. Buna rağmen, tarımdan eğitime kadar birçok önemli alanda gerçekleştirilen nitelikli çalışmalar partinin “bilgiye dayalı siyaset” anlayışı açısından önemli bir başarısıdır. Özellikle seçime çok kısa bir süre  kala açıklanan anayasa raporu CHP’nin eski yaklaşımlarının açıkça ilerisindedir ve bu kadar geç açıklanması bir eksiklik olmuştur.

Seçim dönemindeki performans değerlendirilecek olursa, Türkiye’nin tüm illerinde ve çok sayıda ilçesinde miting yapılmış olması da önemli bir adımdır. Bunun her yerde hemen oylara yansımasını beklemek de gerçekçi değildir. Kampanya döneminde televizyonun ve sosyal medyanın başarılı bir şekilde değerlendirildiği kanısındayım. Ancak seçim kampanyaları ile ilgili şu gerçek de bilinir, son birkaç ayda yürütülen kampanya oy oranlarını sadece birkaç puan etkiler. Dolayısıyla, yalnızca oy oranlarına bakarak bir başarısızlık iddiası geçerli değildir.

Bence bugün başarısızlık iddialarının temelinde iki tane önemli nokta var. Birincisi, CHP’nin yeni yönelişlerinden duyulan rahatsızlık, ikincisi parti içi iktidarı tekrar ele geçirme arzusu.  Bugün bulunduğumuz noktada  önemli iki soru şunlardır: CHP’ye gelecek vaad eden ve başarı şansı getirecek yaklaşım nedir? Ve bu yaklaşımı en iyi hangi kadrolar uygular? Birinci soruya yanıtım, yeni yönelişler mutlaka sürdürülmeli ve geliştirilmelidir. CHP merkeziyetçi, devletçi, topluma güvenemeyen, demokratikleşmede hep “ancak” diye söze başlayan , “şimdi zamanı değil” diye sözü bitiren, askerin siyasetteki rolünü hep “anlayışla” karşılayan, parti içi demokrasiden uzak, parti içi fikir tartışmalarının yaşanmadığı, lider hegemonyasına dayalı bir örgüt yapısı ile geleceğin partisi olamazdı, olamaz. Dolayısıyla iktidara da gelemezdi, gelemez.

Önümüzdeki dönemle ilişkili  bir husus da şudur: Seçime girerken oluşturulan aday  listelerinin hangi koşullarda ve hangi gerekçelerle böyle belirlendiğini bilmemekle birlikte, milletvekilleri arasında çağdaş sosyal demokrat bir partinin kimliği ile uyum sağlamakta zorluk çekeceğini düşündüğüm bazı  isimler de bulunuyor. Umarım bu konuda sorun yaşanmaz.

Konunun özü şudur: CHP’de temel yaklaşımlarla ilgili olarak başlamış bir süreç var, parti içinde bu süreçten mutlu olanlar yanında mutsuz olanlar da var. Bir tartışma yaşanacak, yaşanması da faydalıdır, hatta kaçınılmazdır.  Bu tartışmanın bir fikir tartışması olması gereklidir, insanları etiketleyerek, karalayarak yürütülen bir tartışma olmamalıdır, farklı düşünenleri ikna etmeye, kazanmaya çalışan bir tartışma olmalıdır. Tartışma sadece “% 25.9 başarısızlıktır, yöneticiler değişmelidir” düzeyinde kalırsa, bu çok kısır bir tartışma olur. Seçim sonuçları ile birlikte temel yaklaşımlar, geleceğe dönük öneriler de tartışılmalıdır. Ne yazık ki, CHP’de yıllardır gerçek fikir tartışmaları yaşanmıyor. Açıkça söylemek gerekir, son olarak hazırlanan ve sunulan projeler ve yaklaşımlar da parti organlarında geniş biçimde tartışılmış değil, ancak bunun özel koşullar gerekçesiyle bir defayla sınırlı kalması ve bundan sonra çalışma yöntemlerinin daha katılımcı olması gerektiği açık.

Son günlerde yapılan kurultay çağrılarını da aynı açıdan değerlendirmek gerekir, yıllardır CHP kurultayları geniş katılımlı fikir tartışmaları olmaktan uzak. Bu örneklere bir yenisini eklemek  gereksiz .  Aynı şekilde, eski politikalara dönmeyi amaçlayan bir kurultay girişimini de ne CHP, ne de Türkiye açısından yararlı bulurum. Öte yandan tüm örgütlerin ve  dileyen tüm üyelerin seçimlerle ilgili olarak değerlendirmelerini ve eleştirilerini,  öncelikle yazılı olarak, ortaya koymalarını teşvik etmek ve kolaylaştırmak gerektiği kanısındayım. Bu değerlendirmeler hem yerel düzeyde, hem de genel düzeyde yapılmalıdır. Sadece “genel merkeze gönderin” demek yetmez, bu görüşlerin elektronik ortamda paylaşılmasında da yarar vardır. Çünkü sosyal demokrat partilerde üyelerin ve örgütün muhafazakar partilerden farklı bir anlamı ve misyonu vardır. Sosyal demokrat partiler  yurttaşların, dolayısıyla öncelikle üyelerin   kapasitelerini  geliştirmesini destekleyen, katılımını özendiren ve kolaylaştıran partilerdir.  Bu anlayışla parti içi demokrasiye ve parti içi eğitime büyük önem veren partilerdir. CHP’nin de böyle bir vizyonla değişim sürecini sürdürmesini  umarım.

Kaynak: 10 Aralık Hareketi

Tarikatlar, Cemaatler, Her Daim Politikler

Featured

Son günlerde yeniden konuşulmaya başlanan cemaat/tarikat yapılanmalarının siyasete müdahalesi olgusu cumhuriyet tarihinde çözülemeyen bir sorun olarak oldukça eski bir maziye sahiptir. Cumhuriyet tarihinde cemaat/tarikat yapılarının siyasete etkisi hiçbir zaman tam anlamıyla yok olmamıştır. Kemalizmin modernleşme çabaları, kendi antitezini cemaat/tarikat örgütlenmeleri şeklinde üretmiştir. Kemalizmin modernleşme çabalarının “din karşıtlığı” temelinde kurulduğu iddiası cemaat/tarikat yapılanmalarını siyasallaştırmıştır. Örneğin Kazım Karabekir, tuttuğu günlüklerde cumhuriyet ilan edilmeden birkaç ay önce (18 Temmuz 1923) Teşkilat- Esasiye tartışılırken Mahmut Esat Bey’in “İslamiyet terakkiye manidir” dediğini, Fethi Bey’in de “İslam kaldıkça Türkler bu halde kalmaya mahkûmdurlar” dediğini not etmiştir (Kazım Karabekir, Günlükler (1906-1948), 2. Cilt, 867). Kendisinin bu fikirlere karşı olduğunu da günlüğüne eklemiştir. Önder kadroların modernleşme sürecinde İslam’la kurdukları bu ilişki, Kemalizm’e karşı muhalefetin İslam üzerinden yürütülmesine olanak tanımıştır. Nitekim ilk çok partili yaşam deneyiminde, Kemalizmle hesaplaşma adına bu tarikatların muhalif gördükleri partiye kaymaları engellenememiştir. Haldun Gülalp’e göre Kemalizm’in bu girişimlerinin, “İslam’ın alternatif bir ideoloji, yerel cemaatlerin ise birer muhalefet alanı haline gelmesine yol açtığı”  söylenebilir.

Çok partili siyasi yaşama geçildikten sonra bu topluluklar kendilerini siyasi partileri destekleyerek ya da bizzat içine girerek de ifade etmeye başladı. Nitekim çok partili yaşama geçildikten sonra, popülist söyleminde dinsel öğeleri kullanan, daha liberal yaklaşımı savunan Demokrat Parti, İslamcı tepkinin örgütlenebileceği siyasi bir mekanizma haline geldi. Tarikat ve cemaatler de bu partiye destek vermiştir. En güçlü dini figürlerden birisi olan Said Nursi de o dönemde CHP politikalarına karşı Demokrat Parti’nin desteklenmesi gerektiğini öğütlemektedir. Hatta 14 Mayıs 1950’de Said Nursi’nin Demokrat Parti (DP) iktidara gelince Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a şu telgrafı çektiği belirtilir:  “Zatınızı tebrik ederiz. Cenab-ı Hak sizi İslamiyet vatan ve millet hizmetinde muvaffak eylesin. Nur talebelerinden ve onların namına Said Nursi” (Ruşen Çakır, Ayet ve Slogan, 80).

Çok partili yaşam sonrası Nurculuk, daha çok partileri dışarıdan destekleme, ekonomik olarak güçlenme gibi yollar seçerken Nakşibendiliğin kolları ise merkez sağ ya da İslamcı partiler içerisinde bizzat örgütlenmeyi hedefledi. Örneğin Nurcu olarak bilinen Yeni Asya çevresi geleneksel olarak DP-AP-DYP çizgisini dışarıdan desteklemiştir. Nur cemaatinin devamı sayılan ancak kimilerince başlı başına bir hareket olan Fethullah Gülen cemaati ise daha çok “devletin yanında, devlete itaat içinde”  bir görüntü çizmiş, krizli anlarda (12 Eylül, 28 Şubat vs.) egemen sistemin yanında yer almıştır. Erbakan’ın Milli Görüş çizgisi ise İslamcılığın siyasi parti geleneğini başlatan akımdır. Nakşi kökenli Erbakan çizgisi, kendi içinden kopan AKP kurulana kadar siyasi İslam’daki tek parti geleneği olarak anılmaktadır.

Ancak bu kolların dışında yine kendi partisini kurmuş Aykut Edibali ve Haydar Baş gibi isimler de mevcuttur. “İş, Aş Haydar Baş” sloganı ile bilinen BTP’nin kurucusu Haydar Baş, ülkenin köklü tarikatlarından Kadirilerin bir kolunun başında yer alıyor. 2011 seçimlerinde Demokrat Parti ile ittifak yapan bu kesim daha önceleri de merkez sağ partilere yakınlığı ile biliniyordu. Kendi partisini kurmadan önce Öğüt dergisi çevresi olarak da bilinen bu çevre, 1987 yılında ANAP’a açık destek vermekteydi. Öğüt dergisindeki bir yazıda ANAP şu şekilde savunuluyordu: “Rahmetli Menderes’i hatırlamamak mümkün değil. Türkiye’nin en büyük demokratını demokrası adına idam ettirmiş bir zihniyetin şimdiki çocukları aynı yolu ANAP’a karşı deniyor olmasın” (Ruşen Çakır, Ayet ve Slogan, 80). Haydar Baş’ın bu sözleri Ergenekon’dan yakınan AKP’nin söylemlerini anımsatıyor. Buradan bakıldığında Baş’ın neden AKP’ye katılmadığı ve büyük pastadan pay kapmadığı sorusu akla gelebilir. Daha çok Karadeniz kökenli olan grubun lideri Baş, devletçi yönünün oldukça güçlü olması… Avrupa Birliği’ne karşı ve daha devletçi bir ekonomiden yana. Ancak bu görüşleri yüzde 50’den sonra revize olur mu o bilinmiyor.

Cemaat/tarikat yapılarının geçmişte bu denli açıktan bir siyasi partiyi desteklediğini açıkladığını söylemek zordur. Ancak bir şekilde hangi cemaat/tarikatın kimi desteklediği dergilerdeki satır arası bazı sözlerle kamuoyuna deklare edilmekteydi. 1980 sonrası ise siyasete müdahale daha açık ve daha şeffaf bir şekilde gerçekleşmektedir. Bunun nedeni olarak da cemaat/tarikat yapılarının İslamcılığın yükselişiyle de paralel olarak meşrulaşması, postmodern/sivil toplumcu fikirlerin de bu gelişmeye çanak tutması. Solcu ya da sol liberal entelektüeller arasında bile cemaatlere dahil olma fikri geçmişe nazaran çok daha makul hale gelmiştir. Örneğin 1990’ların ortasında yazılan bu yazı ilgi çekicidir: “Bir cemaate dahil olmak, dini yaşamını bir tarikat ilişkisi içinde sürdürmeyi tercih etmek, bir derneğe, bir kulübe veya bir sendikaya üye olmak hakkıyla eş tutulması gereken temel özgürlük haklarındandır. Herkes ve her grubun başkalarına zarar vermediği sürece arzu ettiği biçimde toplumsal ilişki kurmasını ve örgütlenmesini savunan tutarlı demokratlar için cemaat ve tarikat örgütlenmeleri kendi başına eleştirilecek bir biçim değildir. (Ahmet İnsel, “Altın Nesil, Yeni Muhafazakârlık ve Fethullah Gülen”, Birikim Dergisi, s. 99)

Sonuç olarak 12 Eylül sonrası ANAP’ın cemaat koalisyonu ile meşruluğunu artıran, Refah partisi ve AKP ile siyasetin tam da göbeğine oturan cemaat/tarikat yapılanmaları, ülke siyasetinin en önemli aktörleri haline gelmiştir. Gülen’in kimi zaman Başbakan’a gönderdiği “kulak çekme” mesajlarında görüldüğü gibi artık sağ iktidarlar hatta merkez sol partiler dahi cemaat gerçeği dışında hareket edememektedir. Bu siyasi etki, cemaat/tarikat yapılarının kurduğu alt ekonomiden de beslenmektedir. Sandıktan çıkan sonuçları incelerken ülkedeki bu gerçeğin etkisini de göz ardı etmemek gerekir.

Kaynak: BirGün / Deniz Coşan

Eksen Kayması Sonuna Kadar Devam Edecek

Featured

Gürsel Tekin görev alınması için Baykal ve Sav’ın başını çektiği ittifaka rest çekti. ‘Partinin ekseni’ kaydı eleştirilerine yanıt veren Tekin, “Yaptıklarımız eksen kayması ise, devam edecek” diye konuştu.

CHP Genel Başkan yardımcısı Gürsel Tekin, Deniz Baykal ve Önder Sav’ın öncü olduğu kendisine karşı ittifakla ilgili suskunluğunu bozdu.

3 aylık bir genel başkan yardımcısı olduğunu dile getiren Tekin, kendisini eleştirenlere şöyle yanıt verdi: “Dehşetle izliyorum. Televizyon, televizyon koşan arkadaşlar, keşke seçimler öncesi sokaklarda koşsalardı.”

Bundan sonra parti içi disiplinin ve demokrasinin  işleyeceğini vurgulayan Gürsel Tekin, CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun uyarısını hatırlatarak şöyle konuştu: “Elbette kurultaylar istenebilir. Daha sekiz ay önce birbirilerini boğazlayanların Gürsel Tekin üzerinde ittifak etmeleri beni sevindiriyor.  Demek ki çok doğru şeyler yapıyormuşuz. Muhaliflerin hiçbirine katılmıyorum bundan önce yaptıklarımız eksen kayması ise buna sonuna kadar devam edeceğim.”

CHP’yi bir çınar olarak tanımlayan CHP Genel Başkan Yardımcısı Tekin, “Bundan önceki 15 kurultay keşke sorunları çözseydi. 16′ncısının çözeceğini sanmıyorum.  Bunlar milletvekili olamayan arkadaşlarımızın talepleridir” diye konuştu.

Yarınki toplantıyı işaret eden Tekin, “Genel Başkanımız izin verirse yarın MYK’da konuşacağım” dedi.

Kaynak: ntvmsnbc

‘Madımak’ Davasında Zaman Aşımı Kararı

Featured

Savcı Yüksel bugüne kadar yakalanamayan sanık Erçakmak ile ilgili dosyanın ayrılarak başka bir esasta görülmesini, diğer 6 sanık hakkındaki davanın ise zaman aşımı süresinin dolması nedeniyle düşmesine karar verilmesini istedi.

Sivas’ta, Madımak Oteli’nin yakılması ve 37 kişinin öldürülmesine ilişkin açılan ana davadan dosyaları ayrılan 7 firari sanığın yargılandığı davada, hakkında yokluğunda tutuklama kararı bulunan ancak bugüne kadar yakalanamayan sanık Cafer Erçakmak ile ilgili dosyanın ayrılarak başka bir esasta görülmesi, diğer 6 sanık hakkındaki davanın ise zaman aşımı süresinin dolması nedeniyle düşmesine karar verilmesi talep edildi.

Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen davanın bugünkü duruşmasında, esas hakkındaki görüşünü açıklayan Cumhuriyet Savcısı Hakan Yüksel, sanık Erçakmak’ın eyleminin 765 sayılı TCK’nın 146/1. maddesinde yer verilen “anayasal düzeni zorla değiştirmeye teşebbüs” suçunu oluşturduğunu belirtti.

Erçakmak’ın dosyası ayrıldı
Bu suça ilişkin zaman aşımı süresinin dolmadığını ve bugüne kadar hakkında verilen yokluğunda tutuklama kararının infaz edilmediğini anımsatan Yüksel, diğer sanıklar yönünden yargılamanın daha fazla sürüncemede kalmaması için öncelikle sanık Cafer Erçakmak hakkında verilen yokluğunda tutuklama kararının devamına, ayrıca hakkındaki evrakın ayrılarak başka bir esasa kaydedilmesine karar verilmesini talep etti.

Sanıklar Şevket Erdoğan, Köksal Koçak, İhsan Çakmak, Hakan Karaca, Yılmaz Bağ ve Necmi Karaömeroğlu’nun üzerlerine atılı eylemlerinin ise 765 sayılı TCK’nın 146/3. maddesi ile 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 5. maddesinde düzenlenen “Anayasal düzeni zorla değiştirmeye teşebbüse iştirak” suçu olduğunu kaydeden Yüksel, bu suça ilişkin olağanüstü zaman aşımı süresinin 765 sayılı TCK’nın 102/3. ve 104/2. maddeleri gereğince 15 yıl olduğunu ifade etti.

Zaman aşımı süresi 2008’de doldu Suç tarihinin 2 Temmuz 1993 olduğu dikkate alındığında 2 Temmuz 2008 tarihinde zaman aşımı süresinin dolduğunu hatırlatan Yüksel, sanıklar Şevket Erdoğan, Köksal Koçak, İhsan Çakmak, Hakan Karaca, Yılmaz Bağ ve Necmi Karaömeroğlu hakkında açılan kamu davasının zaman aşımı süresinin dolması nedeniyle düşmesine karar verilmesini istedi. Mahkeme Başkanı Selahattin Türkeli, hakkında yokluğunda tutuklama kararı bulunan sanık Cafer Erçakmak’ın tutuklama kararının henüz infaz edilemediğini kaydetti.

Mahkeme Başkanı Türkeli, Ankara Emniyet Müdürlüğünün de Erçakmak’ın yokluğunda tutuklanmasına ilişkin müzekkerenin güncelleştirilmesi doğrultusunda yeniden işlem yaptığını da aktardı.

Müdahil avukatı Şenal Sarıhan da daha önceki celselerde sanık Erçakmak’ın Fransa’da olduğuna ilişkin beyanda bulunduklarını anımsatarak, bu konuda sunmuş oldukları bilgi ve belgeler doğrultusunda bir kez de Adalet Bakanlığı Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğünden Fransa nezdinde yapılan işlemlere ilişkin bilgi sorulmasını talep ettiklerini kaydetti.

Esas hakkındaki görüşünü mahkemeye sunan Cumhuriyet Savcısı Hakan Yüksel, 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta yaşanan ve davaya konu olan olayları anlattı.

Olaylar ‘Anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs’ Dava konusu olayların, “Anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs amaç ve stratejisi doğrultusunda ve bir organizasyon dahilinde gerçekleştirildiğini” belirten Yüksel, şunları kaydetti:

“Yargılamaya konu olay incelendiğinde, 7-8 saatlik uzun bir zaman süreci içerisinde güvenlik görevlilerince yapılmış olan çeşitli uyarılara rağmen, dağılmayarak hükümet konağının önünde bulunan güvenlik görevlilerinin kurduğu barikatları zorlayıp, devleti ve hükümeti temsil eden Vali hakkında, ‘Şerefsiz Vali, Vali istifa’ şeklinde sloganlar atıp, Cumhuriyetçilik ve Laiklik ilkelerine aykırı biçimde ‘Şeriat gelecek, zulüm bitecek” ve “Cumhuriyeti burada kurduk burada da yıkacağız’ şeklinde sloganların atılması, bir kısım iş yeri ve araçların yakılması ve bunun neticesinde 37 kişinin öldürülmüş ve çok sayıda kişinin de yaralanmış bulunması, Atatürk heykelinin tahrip edilmiş olması, olayda kullanılan cebri ve icra hareketlerinin TCK’nın 146. maddesinde belirtilen sonucu yaratmaya elverişliliğinin ve Aziz Nesin’in düşünce ve davranışları bahane edilmek suretiyle Cumhuriyetçilik ve Laiklik ilkelerinin ortadan kaldırılmasına yönelik bulunduğu tüm açıklığı ile ortaya konmaktadır.”

Sanık İhsan Çakmak’ın avukatı Öztürk, esas hakkındaki görüşe katıldıklarını ifade ederek, “Bizce zaman aşımı süresi dolmuştur” dedi.

Müdahil avukatları ise esas hakkında beyanda bulunmak üzere süre talebinde bulundu.

Mahkeme, hakkında yokluğunda tutuklama kararı verilen sanık Erçakmak hakkındaki yakalama emrinin devamına ve infazının beklenmesini, Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğünden, Erçakmak’ın yokluğunda tutuklama müzekkeresinin infazına ilişkin yapılan çalışmalarla ilgili bilgi istenmesini kararlaştırdı.

Kaynak: Radikal

CHP’li Başkan BDP’ye geçti

Featured

Muş’un Bulanık ilçesine bağlı Karaağıl beldesinin CHP’li Belediye Başkanı Hüsnü Yılmaz, 5 belediye meclis üyesiyle birlikte partisinden istifa ederek BDP’ye geçti. DSP’li 2 belediye meclis üyesi de BDP’ye geçti.

Karaağıl Belediye Başkanı Hüsnü Yılmaz ile Belediye Meclis üyeleri Emin Kıran, Burhan Parin, A. Hikmet Dağ, Kerem Tanrıkulu ve İlhan Güçlü partilerinden istifa ederek BDP’ye geçti.

Ayrıca yine Belediye Meclis üyesi olan Salih Yılmaz ve Sait Parlak da partileri DSP’den istifa ederek BDP’ye geçti.

Katılım nedeniyle düzenlenen törene Muş Bağımsız Milletvekili Demir Çelik, BDP Bulanık İlçe Başkanı Rahmi Çelik, BDP Bulanık Belediye Başkanı Ziya Akkaya ve BDP’li yöneticilerin yanı sıra çok sayıda partili katıldı.

Törende konuşan BDP İlçe Başkanı Rahmi Çelik, “yıllardır Kürt halkının özgürlüğüne kavuşmasının önündeki en büyük engelin Kürtlerin birlik ve beraberliğinin olmamasından kaynaklandığını” ifade etti.

Kürtler’in yapmış olduğu ulusal birlik çağrısının yavaş yavaş sonuç verdiğini söyleyen Çelik, bu çağrıya kulak vererek yürütülen özgürlük mücadelesine katılan belediye başkanı ve meclis üyelerine teşekkür etti.

Yapılan konuşmaların ardından kürsüye çağrılan Belediye Başkanı Yılmaz ve 7 meclis üyesine rozetleri takıldı. Milletvekili Demir Çelik, BDP’ye katılanları tebrik etti.

Kaynak: ntvmsnbc

YSK Hatip Dicle’nin Milletvekilliğini Düşürdü

Featured

Yüksek Seçim Kurulu (YSK) hakkında “terör örgütü propagandası” yapmaktan hapis cezası kesinleşen, Diyarbakır’dan bağımsız milletvekili seçilen KCK davası tutuklusu Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin oy birliğiyle düşürülmesine karar verildiğini açıkladı.

Hatip Dicle 21 Haziran (dün) akşamüstü Diyarbakır D Tipi Kapalı Cezaevinden güvenlik önlemleri altında Diyarbakır İl Seçim Kurulu Başkanlığına getirilmişti. Dicle, Seçim Kurulu Başkan Vekili Hakim Ömer Hakan Baştımar’a dört avukatı eşliğinde ifade verdi.

Savunmasında, Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan mahsup kararının hatalı olduğunu düşündüğünü bildiren Dicle, ifadesinde şunları söylemişti:

“Daha önceki mahkumiyetimde yaklaşık 4, 5 yıl fazladan yatarım vardır. Oysa mahsup en son iki tutukluluğumdan yapılmıştır. Avukatlarım vasıtasıyla Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesine bu konuyla ilgili itirazda bulundum. İtirazıma ilişkin belgeyi sunuyorum. Bu nedenle asıl savunmamı itirazım sonuçlandıktan sonra yapacağım. Savunma için süre istiyorum.”

Kaynak: BirGün

Türkiye’nin Cemaat Tablosu

Featured

Konsensus’un yaptığı ankete göre, Türkiye’de her 100 kişiden 6′sı cemaat üyesi. Fethullah Gülen cemaati ilk sırada.

Araştırma şirketi Konsensus’un “Türkiye Gündemi Mayıs 2011″ anketinin en ilgi çekici bölümü ‘cemaatler’ başlığını taşıyor.

Türkiye’de 375 yerleşim merkezinde yapılan araştırmaya göre, en çok mensubu olan yüzde 61.8′le Gülen Cemaati.

Haberturk’ün haberine göre, Süleymancılar ve Menzilciler yüzde 16.3′le ikinci ve üçüncü sırada bulunuyor.

Ankete göre Nakşibendiler yüzde 15.2, İsmailağacılar da yüzde 7.3′le en çok üyesi olan cemaatler arasında yer alıyor.

Batıdan doğuya doğru gidildikçe cemaatçilik artıyor.

Kaynak: ntvmsnbc

BDP Meclisi Boykot Edecek

Featured

Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin YSK tarafından düşürülmesini protesto eden BDP’li bağımsız milletvekilleri Meclis’e girmeme kararı aldı.

BDP’nin desteğiyle Diyarbakır’dan bağımsız milletvekili seçilen Hatip Dicle’nin vekilliğinin YSK tarafından düşürülmesi üzerine BDP’nin desteğiyle bağımsız milletvekili seçilenler bugün Diyarbakır’da olağanüstü toplandı. Toplantıdan TBMM’ye gitmeme kararı çıktı. Basına kapalı yapılan toplantıda bağımsız vekiller, dün Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK) yaptığı “Meclis’e gitmeme” tavsiyesini değerlendirdi.

BDP’nin desteklediği KCK/TM davasında tutuklu bulunan Hatip Dicle ile birlikte 6 vekil adayı dışında aralarında Ahmet Türk, Leyla Zana, Ertuğrul Kürkçü, Sırrı Süreyya Önder, Gültan Kışanak, Altan Tan’ın da bulunduğu 30 milletvekili Diyarbakır’ın merkez Kayapınar İlçesi’nde bulunan Cegerxwin Kültür Merkezi’nde bir araya geldi. Toplantı öncesi kültür merkezinin kafeteryasında bir araya gelerek bol bol sohbet eden bağımsız milletvekilleri Ahmet Türk’ün gelişinden sonra toplantıya başladı.

Bağımsız milletvekilleri, DTK’nın dün yaptığı “Siyasi parti olarak en büyük bileşenimiz olan BDP’nin, MYK’sını ve meclis grubunu toplayarak, daha önce verdikleri, ’bir tek eksik olsa bile Meclis’e gitmeyeceğiz’ kararı doğrultusunda, tüm halkımıza, Türkiye ve dünya kamuoyuna açık ve net bir şekilde iradesini deklare etmeyi acil olarak tavsiye eder” önerisini değerlendirdi. Bağımsız adaylar toplantıda DTK’nın bu tavsiyesine uyarak TBMM’ye girmeme yönünde karar aldı.

Kaynak: Radikal

CHP’liler De Ayaklanacak!

Featured

BDP’li bağımsız vekil Hatip Dicle’nin meclise girmesi YSK tarafından yasaklanınca BDP genel merkezi ve örgütleri çatışma ihtimalini gündeme getirmişti. CHP’den milletvekili seçilen Mustafa Balbay ve Mehmet Haberal’ın da yargı yoluyla milletvekilleri engellenince CHP’liler internet üzerinden örgütlenmeye başladı. Şu anda Facebook’ta “CHP Aydın” tarafından başlatıldığı gözlemlenen bir örgütlenme çalışması var. Örgütlenmenin detayları şöyle:
“AKP, Anayasa için 330 milletvekili sayısını tutturmak için milletin iradesiyle oynuyor!

BİZİM VEKİLLERİMİZİN DE VEKİLLİKLERİ DÜŞÜRÜLÜRSE, ATATÜRK’ÜN BURSA NUTKU’NA UYARIZ VE AYAKLANIRIZ!!!”

Alt metniyle yayımlanan bir çalışma ile CHP’liler de karşı duruşa hazırlanıyor.

İlgili Link: http://www.facebook.com/profile.php?id=100001699539286#!/photo.php?fbid=182558695136454&set=a.167242670001390.39034.100001469743925&type=1&theater

Nüve

Ekşi Sözlük’te Neler Oluyor?

Featured

35 yazarın ifadesinin alınmasının ardından Ekşi Sözlük’te ortalık durulmuyor. Bazı yazarlar ‘entry’lerini silip sözlükten ayrılıyor, bazıları hukuk mücadelesinde… Bazılarıysa Ekşi Fest için gün sayıyor. Orada neler oluyor?

90’ların sonuna has o tuhaf iyi niyetlilikle başlayan her şeyde olduğu gibi şimdilerde Ekşi Sözlük’te de isyan var. Geçen hafta sözlükteki bazı yazarların evlerine gelen polisler tarafından görüşlerine başvurulmak üzere emniyet birimlerine davet edilmeleriyle başlayan süreç büyüdü, pek çok yazar bugüne kadar yazdıkları binlerce ‘entry’yi silip sözlükten ayrıldı. Emniyet birimlerine davet edilen yazarlarla onlara destek vermek isteyen diğer yazarlar, sözlüğün şikayete konu olan mesajların sahiplerinin IP bilgilerini savcılık emriyle gelen talebe istinaden ilgili makamlara bildirmesini eleştiri yağmuruna tuttu. Yazarlar, savcılıktan gelen emrin sözlük yöneticileri tarafından önceden kendilerine bildirilmiş olması gerektiğini savunuyor. Sözlükten ayrılmayanlarsa 21 Haziran’da bir günlük ‘entry girmeme’ boykotu yaptı. ‘Entry’lerini silip, sözlükten ayrılan bazı yazarlara “Neden ayrıldınız?” diye sorduk:

Dengizik: Ekşi Sözlük’ü terk etmemin sebebi sözlük avukatı Kanzuk’un yapmış olduğu açıklamada kullandığı üslup ve doğrudan sözlüğe karşı yasal girişimde bulunulduğunda gösterilen tavrın, bireysel olarak yazarlara karşı bir yasal girişim olduğunda yerini sessizliğe bırakmasıdır. Etliye sütlüye karışmayan, yalnızca eğlenceli olduğuna inandığım şeyler yazan bir insan olmama rağmen, o platformda yazan diğer arkadaşların haklarını korumak adına hesabımı kapattım.

Airlangga: Bırakmamın tek sebebi sözlük yönetiminin yazarların arkasında durmaması, sözlük avukatı Kanzuk’un kibri ve yazarlara olan yaklaşımı. Benim hakkımda bir soruşturma olmamasına rağmen tepki gösteriyorum. Zaten gitmemiz umurlarında olmaz ama böylesine ters olunan birinin mekanında yazmanın da onursuzluk olduğunu düşünüyorum.

Tribalenfexion: Açıkçası listede adım var mı yok mu bilmiyorum. Zaten olup olmaması da bir şeyi değiştirmez. Bunca zamandır sansüre, baskıya, yasaklara karşı olduğunu üzerine basa basa söyleyen ve bununla ilgili birçok aktivite yapan, siteyi daha önce kapattıran Adnan Oktar’ın bu girişimlerine pro-aktif davranıp hızla hukuki yanıtlar veren ve hukuki bağlamda sitesini kapattırmamak için bir yol bulan SSG’nin, sözlüğünde yazar olan tam sayısını bilmediğim bir grubunun hakkında mahkeme emrini görmeden polise telefonla kayıtlarını verebilmesi, sonrasında da çıkıp yasal olarak mecburduk deyip “dükkana” zeval geldiğinde leopar kesilip aslında klasik anlamda müşteriden ziyade içerik sağlayıcısı olan yazarlara geldiğinde “buyrun alın toplayın bunları” demesi sözlükten ayrılmam için yeterliydi.

Ayrılanların veda entry’leri
Efendisiz: “Ekşi Sözlük, kurumsal olarak sansüre maruz kalma riskleri doğduğunda, onbinlerin emeğini sömürerek doldurdukları keselerine zeval gelme ihtimali ortaya çıktığında o kanal senin bu program benim dolaşıp, kaplan leopar kesilen, yazarlarına karşı bireysel olarak sansür, yıldırma, korkutma girişimlerine karşı ise “ al bunları al al al al al” moduna geçen, benim gördüğüm kadarı ile Türk internet tarihinin en omurgasız oluşumu ve en büyük emek sömürücüsüdür. Şahsen 11 yıldır yazarı olmaktan şu son vukuatları ve üzerine tüy diken hormonlu Kevin Lomax açıklamaları ile tiksindim. Paranın insanları değiştirdiğine hayatımda birçok kez şahit oldum, ama bu kadarını beklemiyordum açıkçası.”

Darth Maul: “Ekşi Sözlük sahiplerinin kullanıcılarına gösterdiği yaklaşım sebebiyle artık aktif olarak yazı yazmayı bırakıyorum. İleride bu yönde olumlu bir düzelme olmazsa onca yıl emek verdiğim, yararından çok zararını gördüğüm can yoldaşımdan tamamen ayrılacağım. Dostlara selam olsun!”

Azuth: “… velhasıl ben birlikte ürettiğim, birlikte konuştuğum insanlara sahip çıkmayan bir topluluk içinde olay böyle devam ettiği sürece daha fazla barınmak istemiyorum. Bu 12 senede hayatımızın 60’larını yaşadık diye bakıcaz belki ama hiçbir zaman dostlarımızın başına bir iş geldiğinde sessiz kalmayacağız.”
Süreç böyleyken bazı sözlükçüler de yarın Parkorman’da yapılacak Ekşi Fest’e hazırlanıyor.

Kurucu Sedat Kapanoğlu (ssg) ne diyor?
“Google’ın patronu Eric Schmidt’in bir sözüyle bitirelim: Eğer kimsenin bilmesini istemediğiniz bir şey yaptıysanız belki de ilk elden o şeyi yapmamanız gerekir”. Bu cümleyi Ekşi Sözlük Türkçesine çevirirsek, şikayete, hatta soruşturmaya konu olacak bir entry girdiyseniz ve bunun muhatapları tarafından görülmeyeceğini düşündüyseniz, o entry’yi yazmamanız gerekirdi.”

Hukuki süreç nasıl başladı?
‘Degisen’ nick’li yazar durumu şöyle anlatıyor: Gayrettepe’de bilişim suçları biriminden iki memur arkadaşa ifademi verdim. Memurlara sorduğum ve net cevap aldığım üzere Ekşi Sözlük’ten herhangi bir bilgi talepleri olmamış. ADSL kaydı üzerinden gelmişler. Toplam yaklaşık 50 yazar için ifade alıyorlar. 14’lü gruplar halinde yazarları ekipler arasında paylaştırmışlar. Şikayetçi anladığım kadarı ile Adnan Oktar. Suçlama halkın manevi değerlerini rencide etmek gibi bir madde.

Kaynak: Radikal

Pantolon Yasağı Engelleyemedi

Featured

CHP ve BDP’li vekillerin yemin etmemesiyle yeni döneme başlayan meclise engelli milletvekillerinden CHP’li Şafak Pavey tekerlekli sandalye ile geldi. Pantolon yasak olduğu için protezi açıkta kalan Pavey’e bir kavas yardım etti.

Pavey’in tekerlekli sandalyesini CHP Genel Sekreteri Bihlun Tamaylıgil itti

Pavey yine Tamaylıgil’in yardımıyla CHP grubuna ait sıralardaki koltuğuna güçlükle oturdu.

Kaynak: ntvmsnbc.com

‘Ergenekoncular Hapse, Kürtler Meclise’

Featured

YSK’nin Dicle, Haberal ve Balbay’ın yanı sıra bazı KCK tutuklularını da engellemesinden sonra iktidara yakınlığıyla bilinen ‘devrimci’ DSİP bir basın açıklaması yaptı. Partinin eşsözcüleri Özden Dönmez ve Şenol Karakaş’ın imzasıyla yayınlanan bildiride Blok adaylarına özgürlük, CHP’li adaylara hapis cezası istendi.

Bildiri şu şekilde yayınlandı:

Yüksek Seçim Kurulu, yine işbaşında. Onbinlerce insanın oyuyla seçilen, BDP’nin desteklediği bağımsız milletvekili Hatip Dicle’nin milletvekilliğini düşürdü.

YSK, seçimlerden önce yaptığı gibi, yine doğrudan siyasal alana müdahale etti. Bu, YSK’nın ikinci darbe girişimidir ve ilkinde olduğu gibi ikinci darbe girişimine karşı da tüm demokrasi güçlerinin harekete geçmesi çok önemli.

PKK’nin ateşkes sürecini yine tek taraflı olarak uzattığı, Kürt halkının 12 Haziran seçimlerinde siyasal çözüm ve barış talepleriyle tam bir patlama yaşadığı, yeni bir anayasa sürecinde demokrasi ve özgürlük taleplerinin haykırıldığı bir dönemde, YSK’nın Hatip Dicle hakkında aldığı karar; yeni bir anayasanın başka bir bahara ertelenmesi, Kürt sorununda barışçıl fırsatların heba edilmesi, bir halkın ve tüm demokrasi güçlerinin siyasi tercihine, seçme-seçilme hakkına ve ne kadar sınırlı da olsa siyasal demokrasiye yönelik bir darbedir.

Mecliste yer alan tüm partiler, ilk başta AKP, derhal bu darbeye karşı net bir tutum almalıdır.

Hatip Dicle’nin meclise girme hakkının elimizden alınmasına karşı tüm demokrasi güçleri, sosyalistler, sendikalar, gazeteciler tepki göstermelidir.

Hatip Dicle ve tutuklu Kürt siyasetçiler derhal serbest bırakılmalıdır!

Ergenekoncular hapse, Kürtler meclise!

İlk tepkimizi, bugün birçok şehirde yapacağımız eylemlerle göstereceğiz.

YSK’ya karşı ses çıkartmak ve darbe girişimini püskürtmek için sokağa!

Özgürlük istiyoruz!

Edi bese YSK!

DSİP Eşsözcüleri Özden Dönmez ve Şenol Karakaş
22.6.2011

ABF Gençlik Kampı Yapıyor

Featured

Demokratik Alevi Hareketi’nin en güçlü yapısı Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) yenilediği yapılanmasının ardından harekete geçiyor. Geçtiğimiz yıl Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri tarafından yapılan Alevi Gençlik Kampı bu yıl ABF tarafından yapılıyor. Bodrum Bitez’de, 20-25 ağustos tarihleri arasında yapılacak kampa Avrupa’nın ve Türkiye’nin birçok yerinden Alevi ve demokrat gençler katılacak. ABF’ basın bürosundan yapılan açıklamada iletişim telefonuna da yer verildi.

Telefon: (0312) 480 15 55

Nüve

Tecavüzü Protesto Edenlere Soruşturma

Featured

Kaş’ta 16 yaşındaki genç kıza tecavüz davası

-Duruşmanın yapıldığı adliye önünde basın açıklaması yapan demokratik kitle örgütlerinin kadın temsilcileri hakkında soruşturma açıldı.

KAŞ (A.A) – 29.06.2011 – Kaş’ta geçen yıl 16 yaşındaki kız öğrenciye
tecavüz edilmesiyle ilgili davanın duruşması öncesinde adliye binası önünde basın
açıklaması yapan demokratik kitle örgütlerinin kadın temsilcileri hakkında
soruşturma başlatıldı.
AA muhabirinin aldığı bilgiye göre, davanın üçüncü duruşmasının yapıldığı
11 Mayıs 2011 tarihinde, Antalya Kadın Dayanışma Merkezi üyeleri, Eğitim-Sen
Antalya ve Kaş şubeleri, Antalya Kadın Platformu üyesi kadınlarla ve Kaşlı bazı
kadınlar, Kaş Meydanı’ndan adliye önüne kadar ellerinde dövizlerle ve
pankartlarla yürüyüş düzenlemişlerdi. Kaş Cumhuriyet Savcılığı, polis
kamerasından tespit ettiği ve Kaş’ta yaşadıklarını belirlediği 20 kişiyi ifade
vermek üzere savcılığa davet etti.
Basın açıklaması yapan ve gösteriye katılanların 2911 sayılı Toplantı ve
Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet ettikleri iddiasıyla haklarında
soruşturma başlatıldığı öğrenildi.
Kaş’ta 11 Mayıs tarihinde bir araya gelen demokratik kitle örgütlerine
mensup kadın temsilcileri, ellerinde ”Kadınlar alanlara, sokaklara”, ”Tecavüze
ortak olma”, ”Kadın ve çocuğa yönelik şiddete sessiz kalma” dövizleri
taşıyarak Kaş Meydanı’ndan adliye önüne kadar yürüyüş düzenlemişler ve Kaş Polis
Merkezi Amirliğinin bahçesinde basın açıklaması yapmışlardı.
Savcılıkta ifadesi alınan Kaş Eğitim-Sen Temsilcilik Başkanı Önder Saraç,
yürüyüş esnasında trafiği engellemekle suçlandıklarını söyledi.
Saraç şunları kaydetti:
”Savcılık, suçumuzun 2911 sayılı Kanun’a muhalefetle, izinsiz gösteri
yapmak olduğunu belirtti. Oysa ki yapılan yürüyüşün bilgisi verilmişti. Bu
yıldırma politikasıdır. Daha 10 gün önce meydanda kesilen ağaç için yaptığımız
basın açıklaması için de bu yıldırma politikasıyla karşılaşmıştık. Yine ağacı
kesenler değil, ağaç kesilmesini protesto ettiğimiz için ifadeye çağrılmıştık.
Şimdi de tecavüzcülere karşı olduğumuz için ifademiz alınıyor.” dedi.

Feminist Kolektif’ten Mor Çatı’ya Destek

Featured

İstanbul Feminist Kolektif, kadın cinayetleri ile ilgili basın açıklaması yaptıkları için haklarında dava açılan Antalya Kadın Platformu üyelerine destek amacıyla basın açıklaması düzenledi.
Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’nın bulunduğu binanın önünde toplanan kadınlar, “Tecavüzü protesto edenler değil tecavüzcüler yargılansın” şeklinde pankart açtı.
Kadınlar adına açıklama İlke Gökdemir, kadına yönelik şiddettin artığını ve faillere yönelik yargı sürecinin alabildiğine yavaş işletildiğini, bu durumun kadına yönelik şiddeti, taciz ve tecavüzü meşrulaştırmaya hizmet eder bir duruma geldiğini kaydetti.

16 yaşındaki kız çocuğuna tecavüz sanıklarından birinin, başka bir çocuk tecavüzü davasında da adının geçtiğini belirtip kadınlara yönelik saldırılarda kadınların dayanışma içinde olmasının öneminin vurguladı.

“Yargı, taciz ve tecavüzü protesto edenleri değil, taciz ve tecavüz zanlılarını yargılasın.” diyen grup Antalya’daki kadınlara yönelik başlatılan soruşturmanın derhal son bulmasını talep ederken “Sokakta olup seslerini yükselteceklerini ve dayanışmayı sürdüreceklerini” belirtti.
Nüve

Sincan Cezaevi’ndeki ODTÜ’lüden Belge’ye Cevap

Featured

Bir aydır tutuklu olan ODTÜ’lü Ömür Çağdaş Ersoy’un, Murat Belge’ye hem soruları hem cevapları var.

Ömür Çağdaş Ersoy

*Geçen pazartesi Murat Belge’yle yaptığım röportaj sonucunda ‘sol’ ve ‘solcu olmakla’ ilgili birçok tartışma yaşandı, hem gazetelerde hem de sosyal medyada. Röportajı yapan kişi olarak bu tartışmalara dahil olmamam gerektiğini düşündüm.

 

*Bugün bu yazıyı yazıyor olmamın iki sebebi var: İlki, Belge’nin röportajda sözünü ettiği Kürt meselesi ve Hopa olaylarıyla ilgili detaylı yazılar yazmayı planladığını açıklaması oldu. İkincisi ise; kendimi Ömür Çağdaş Ersoy’un Sincan Kapalı Cezaevi Çocuk ve Genç Koğuşu’ndan yazdığı mektubu paylaşmayı görev bilmemdir.
ODTÜ Metalurji Mühendisliği öğrencisi Çağdaş, Metin Lokumcu’nun ölümünü Ankara’da protesto eden gençlerden biriydi. Özel yetkili 11. Ağır Ceza bu gösteri nedeniyle onun da içinde bulunduğu 20 kişinin tutuklanmasına hükmetmişti. 1 ay oldu, Çağdaş içeride.

 

*Mektubunda Murat Belge’ye hitaben iki konuya açıklık getiriyor: Hem niye Hopa’daki biber gazını protesto ettiklerini, hem de niye yumurta atanlardan biri olduğunu… İlk önce Hopa:

 

*’Gariban olduğunu iddia ettiğiniz Metin Lokumcu yıllarca sendikal mücadele içinde yer almış, emekli olunca da çevre ve yaşam hakkını savunmuş yiğit bir Hopalı’ydı. Ölüm sebebi de heyecan değil yoğun biber gazı sonucu bayılınca göğsüne aldığı tekme darbeleriydi. Malum gerginliğin varlığı şüphe taşımıyor ama sebebini yanlış biliyorsunuz. Gerginliğin sebebi HES’lerdi. Yani yöre halkının derelerinin, suyunun satışıydı. Çevremize, doğaya, kentlere, haklarımıza sahip çıkıyoruz. Ne AKP’nin “demokratlığına” ne de paşaların “vatanseverliği”ne güveniyoruz. Halkın kendi örgütlü gücüne güveniyoruz. HES’ler ve Ergenekon arasında nasıl bir bağlantı kurduğunuz açıklayın lütfen! Hopa’daki köylüleri zan altında bırakacak bu iddia, belki sizin için basit ama onları tanıyan bizler için önemli.’

 

*Belge’nin bu öğrenciler niçin hep Bakanlara yumurta atıyorlar da Süheyl Batum’a atmıyorlar, öğrenci hareketlerinin arkasında ben de Başbakan gibi başka şeyler arıyorum şeklinde özetlenebilecek sözlerine *

 

*Çağdaş’ın cevabı şöyle:
Bizzat yumurta atan öğrencilerden biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki Türkiye’de de dünyada da protestoların hedefinde icraat sahipleri, muktedirler vardır. Neredeyse 10 yıldır iktidarda olan ve üniversitelerde yeni bir dönüşüme hazırlanan AKP’nin temsilcisi ile ona “çarpık” muhalefet edeni aynı kefeye koymadık. Ülkemizde MC Hükümetlerine ya da Ecevit CHP’sine karşı çıkan DEV-GENÇ’lileri getirin gözünüzün önüne. Daha eskiye dönün; ODTÜ’de ters dönmüş yanan bir araç vardı hatırlarsınız. Aklı başında kimse Kommer’in arabasının park edildiği yerde “haksızlık olmasın” diye ikinci bir arabayı ters çevirmez sanırım. Bu Kommer’e haksızlık olurdu. Günümüze gelelim. İngiltere’de prensin arabasına yumurta atan öğrenciler, İtalya’da Berlusconi’nin fotoğraflarına çarpılar koydukları posterlerle süslenen işgal edilmiş amfiler ya da göçmen yasasını protesto ederken Sarkozy’e lanet eden Fransa’daki göçmen öğrenciler… Aynı taleplerle hareket eden Avrupa gençliğine de hükmedecek bir Ergenekon’unuz var sanırım! İşkence gören ve ardından tutuklanan bir üniversiteli olarak; bu baskının icraatçısını değil de beni ve benim gibileri “faşist” diye yaftaladığınız için özür borçlusunuz!’

 

*17 yaşından, yani liseden beri öğrenci hareketlerinin içinde olan Çağdaş’ın arkadaşlarıyla üç hafta önce farklı bir vesileyle tanıştığımda canlarını en çok ‘taleplerinin anlaşılmaması’ ya da ‘siyasi görüşlerinin karşılık bulmaması’ değil de ‘gizli bir el’ tarafından yönlendirildiklerinin ima edilmesi, o elin parmağı nereyi işaret ediyorsa oraya sürüklendiklerinin dile getirilmesi acıtmıştı. Çağdaş da şimdi, maalesef A3 no’lu koğuştan bu benzer öfkeyle konuşuyor. Ve mektubunu şöyle bitiriyor:

 

*‘Yarın bir gün başıma bir şey gelirse bu iyi bir adamdı diyerek destek olurlar diyerek güvendiğiniz milliyetçi muhafazakârlara dair söyleyeceklerim var. Korkunç derecede yanılıyorsunuz Sayın Belge! O milliyetçi muhafazakârlar ki, ortak arkadaşımız Hrant’ın katilini “kahraman” ilan ederken sokaklarda “biz” vardık. Eğer yarın bir gün başınıza bir şey gelirse sokaklarda yine “darbeci, faşist” ilan ettiğiniz biz olacağız. Ama bugün başına bir şey gelme olasılığı yüksek olan bizler kendini “solcu aydın” diye tanımlayan “sizlerin” de bize karşı cephe almasını göğüslemeye çalışıyoruz.’

O benim oğlumdur

 *Bu tür hikâyelerin görünmeyen başka özneleri de oluyor. Mesela Çağdaş’ın babası Fatih Bey… Oğlunun tutuklandığı günü şöyle anlatıyor: ‘Öldü diye polislerin bıraktıkları kadın; olay günü panzerin üstüne çıkan ve kalça kemiği polislerce kırılan Dilşat Aktaş’tır. Dilşat Aktaş’ın üzerine kapaklanarak ölümden kurtaran, gözaltına alınan ve işkence gören ise; Ömür Çağdaş Ersoy’dur. Bu genç benim oğlum. Oğlunuz, emniyette; işkence görüyor, yüzünün şiştiğini, gözünün morardığını ve işkencenin ise halen devam ettiğini duyuyorsunuz. Ben ise oğlumu koruyamıyorum, nasıl acılarla cebelleştiğini ve benim yanımda olmasını ne kadar istediğini hissedebiliyorum ama hiçbir şey yapamıyorum. Bunun nasıl bir acı olduğunu tahmin edebiliyor musunuz?’

Kaynak: Ezgi Başaran – Radikal

Gazetecilik Muhalefettir

Featured

Yıllardır yakından takip ederim. Çoğu zaman imrenerek… Ekrandaki samimiyeti, gazeteciliğin olmazsa olmazı ‘sorgulayıcılığı elden bırakmaması’, konuklarına ‘bu konuda ne düşünüyorsunuz?’ gibi kolaycı sorular yöneltmek yerine konuyu da konuğu da ustaca, istediği zemine çekmek, onun başarı sırrı. Sadece bunlar da değil. Medyadaki ‘güzel ve popüler’ kadınlar bir bir magazin nesnesine dönüştürülürken, o ısrarlı çekiştirmelere karşı direnmeyi her zaman bildi…

 

Banu Güven, ismi NTV ile neredeyse özdeşleşmiş, ekranın en çok izlenen isimlerinden biriydi. İşin mutfağından başladığı bu zorlu meslekte üslubu, özgürlükçü tavrı ve haberciliğiyle bir marka haline geldi. Nasıl oldu da bu marka isim 14 yıldır çalıştığı NTV ile yolunu ayırmak zorunda kaldı? Güven kendisini çok üzen süreci AKŞAM’a anlattı. Ortaköy’de buluştuğumuzda ilk sözü ‘başım çok ağrıyor, günlerdir az uyuyorum’ oldu. Bu bile durumnu özetliyordu; bunca başarının ardından yaşadığı hayal kırıklığı!..

İYİMSERLİĞİM PARAMPARÇA
- NTV ile yollarınız neden ayrıldı? Birileri ısrarla ‘Banu Güven kovuldu’ diyor…
Gazeteci olarak şunu bilirim, dedikodu üzerine haber yapılmaz. Haberi muhataplarına sorarsın. Bunu duyuranlar ne beni ne de NTV’yi aradılar. Bazıları ‘kovulmak gazeteciliğin şanındandır’ diye düşünüyor galiba (gülüyor). Bizimki karşılıklı bir ayrılık. Ben işimi eskisi gibi yapabilme hakkını istedim. Bunun olmayacağı ortaya çıktığında benden başka bir şey istemediler. Bir ay içinde gelişmiş bir durum ama şu da bir gerçek ki işimi sürdürebileceğim, bugüne kadar yaptığım gibi yapabileceğim bir alan kalmadı. Şimdi neden kalmadığı sorusunun cevabını istiyorum.

- Kim verecek bunun cevabını?
15 yıldır belli ilkeler sayarak genel itibarıyla dengeli, nesnel bir habercilik yapmaya özen gösteren NTV gibi bir kurum neden birtakım şeyleri feda etmek zorunda kaldı? İktidar-medya, siyaset-medya ilişkilerini sorgulamak gerekiyor. Bu yeni bir şey de değil aslında Türkiye’de. Geçen yayın döneminde ‘Banu Güven’le Artı’ programında Genel Yayın Yönetmeni Ömer Özgüner’in de desteğiyle birçok yerde rastlamadığımız yayınları yapma imkanı buldum. Şu soruyu soramıyorum demedim hiç. Eskiden beri  zaman zaman her yerde olduğu gibi, birtakım telefonlarla ‘bu haber böyle görülmesin isteniyor’ dendiği oldu ama mücadele ettik. Bu kurumda bunları aşmaya çalıştık.

Çok can yakıcı bir durum
-  Belirsizlik ne zaman son buldu?
NTV de müdahaleye açık alanları kapatma kararı alarak kendini korumaya aldı. Hızınızı almış vitesi ata ata giderken, o hızla duvara girmek çok can yakıyor. Her şeye rağmen gazetecilik yapmaya devam edebiliyoruz, diye düşünürken iyimserliğim paramparça oldu bir ay önce. Ama benim için belirsizlik son buldu. Diğer arkadaşlarım ise önlerini görmeye çalışıyor. Can Dündar, Nuray Mert de biraz anlattı. Belki yeniden bir durum değerlendirmesi yapılır. Yaşananların sadece kişisel bir mağduriyet olarak yansıması eksik olur. Bu durum, memlekette gazetecilik yapmaya dair bir sorun olduğunun resmidir.

Zana’ya karşı mahcubiyet yaşadım
-  Sorumlusu siyasi baskı mı, otokontrol mü?
Memlekette bir süredir yaşanan durum, her şeyin bir otokontrol mekanizmasına girmesine sebep oluyor. Seçim öncesinde birtakım sıkıntılar kendini daha çok belli etti ve bizlere de yansıdı. Müdahale, talep gelmeye başladı. Birtakım programların teker teker kalktı. Bu bir ‘erken tatil’ olarak adlandırıldı. Hiçbir gazeteci seçimden bir hafta önce programını sonlandırmayı düşünmez. İlk ciddi soru işareti, seçimden bir hafta önce ortaya çıktı. İlk kez uzun görüşmelerden sonra mutabakata vardığımız bir isimle bu yayını yapamayacağımız söylendi. Bu kişi Leyla Zana’ydı. Zana ile 6 Haziran’da program yapacaktık. İş ortada kalınca çok büyük mahcubiyet yaşadım. 10 yılını ifade özgürlüğünden dolayı cezaevinde geçirmiş biri olması beni ikinci defa üzdü. Demokratikleşmeden söz ederken böyle bir kanalda bu yayını yapamamamın açıklaması ne olabilir?

- NTV bunun gerekçesini nasıl açıkladı?
NTV birçok başka kuruluşta da olan birtakım müdahale alanlarını kapatmaya karar verdi. Zana’yı ya da herhangi bir konuğu, alamayacağınız çıkıyor ortaya, bunu kabullenmeniz mümkün değil. Benim için programa çıkmamaktan başka seçenek kalmadı.  Bu seçim öncesi atmosferde koyulan bir tavırdı. AK Parti’nin bağımsız blokla çekişeceğinin düşünüldüğü kaygısını da dikkate almak lazım.

- İktidar baskısı mı, kanal yönetiminin tasarrufu mu?
Kalkıp Ankara’dan birileri ‘o kadın orada bu programı yapmasın’ veya ‘bu konuk orada çıkmasın’ demedi ama genel bir hat çizildi ve o hattın ötesi medya kuruluşlarının sahipleri için risk olmaya başladı. Ben de o hattın üzerindeki duvara çarptım ya da biz duvara çarptık.

Mesleğimin en zor günleri
-  ‘Zorunlu erken tatil’ nasıl başladı?
Benim için bu yayınlara dönmenin koşulu yapamadığım şeyi yapmaktı ancak. Problemin çözülebilir olup olmadığını test etmeye çalıştım. Gazetecilik hayatımın en zor günleriydi. Herhangi bir milletvekili adayının seçimden bir hafta önce yaptığı ve çok da sınırlı tuttuğu bir medya planlamasını bombalamaktır bu aynı zamanda. Çok üzüldüm.

TATİL YAPALIM BARİ DEDİM
-  Leyla Zana’nın tepkisi nasıl oldu?
Haksızlığın azı çoğu olmaz da, ilk kez karşılaşmıyor bu tür haksızlıklarla. Benim meslekle ilişkimi, değerlerimi bildiği ve samimiyetime inandığı için mağrur karşıladı. Onun da gönlünden geçen mesleğimi sürdürmemdi. O telefon konuşmasını yapmak benim için çok çok zordu. Büyüklük yaptı. Tatil yapalım bari dedim ve kabul gördü. Sonra şu ortaya çıktı, önümüzdeki yayın döneminde, geçtiğimiz yayın döneminde başarılı giden bu programlar artık olmayacaktı. Bu aslında dükkanın bir bölümünü kapatmak gibi bir şey.

GAZETECİLİK MUHALEFETTİR
-  Ya da ürün değişikliği…
Biraz daha farklı bir ekran olacak herhalde. Seçim sonrasına bir bakalım dendi ama NTV açısından bu değişiklik kararı geçerliliğini koruyor. Benzer formattaki programların olmayacağı kararı… Dolayısıyla ben de bir süredir var olan koşullara rağmen gayet iyi bir şekilde yaptığım işi gelecek dönem yapamayacağımı anladım. Bu gayet açık bir şekilde söylendi.

-  Kanal yönetimi bunu sana nasıl ifade etti ya da konuştunuz?
Bu açıklamayı NTV’nin yapması gerekiyor. NTV daha çok haber hattında giden bir kanala dönüşüyor izlenimindeyim. Benim orada tek yapmaya çalıştığım şey gazetecilikti. Muhalif gazeteci tanımı var Türkiye’de ve o tanımın içine bugünlerde doğrudan iktidara muhalif gazeteciler giriyor. Yayın yaptığım yıllar boyunca ben her şeye muhalif olan bir gazeteci oldum. Gazeteciliğin özünde zaten muhalif olmak var. Önünüze sorgulamanız gereken ne çıkıyorsa, onun üzerine gitmelisiniz.

-  Vedat Türkali’nin programda Öcalan’a ithafen, ‘Selam ve sevgi O’na benden. ‘Sayın’ demiyorlarmış, peki bu kadar ‘sayın’ olan adam niye O’na gidiyor?’ sözleri de tepki çekmiş olabilir mi?
O yayınla ilgili bir gürültü koptu ama bunun üzerine ameliyat falan yapmadık. Belki bazıları Fatmagül’ü konuşmamı bekliyordu. Türkali, memleketin en önemli meselelerinden biri olarak ifade edilen meseleyle ilgili konuşmak üzere geldi. Nitekim başka bir kanaldaki Fatmagül sorusu üzerine kalkıp gitti.

-  Türkali’nin söylediklerinden fazlasını Karayılan Hasan Cemal’e verdiği röportajda söyledi. O yayımlandı.
Ortada çelişkili bir durum var. Hasan Cemal’in Karayılan röportajı gazetede çıkıyor. Öte tarafta Ertuğrul Mavioğlu aynı kişiyle yaptığı röportaj nedeniyle hakim karşısına çıktı. Başbakan demokratikleşmeden söz ediyor, helalleşmek istiyor, gazetecilere açtığı davaları geri çekiyor ama şunu düşünmek gerekiyor, bir performans sıkıntısı yokken işimi yapamıyorsam ya da bazı arkadaşlarım da işlerini gayet güzel götürürken bunu düşünüyorlarsa burada bir sorun var. Balkon konuşmaları balkonda kalmasın.

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ O DUVARDAN ATLAYACAK
- Bundan sonrası için bir plan?
Küsmüş falan değilim. İçimde haberciliğe, mesleğe olan inanç, bağlılık daha da arttı.  Ben artık basın ve ifade özgürlüğünü sınırlamanın gittikçe zorlaşacağını düşünüyorum. Sonuç olarak ifade özgürlüğünün önüne geçilemez. İfade özgürlüğü kendine duvarda muhakkak bir çatlak bulacaktır ya da duvarın üzerinden atlamasını bilecektir.

Kaynak: Özlem Akarsu Çelik – Akşam

Birleşik Devrimci Bir Merkezi Birlikte Kuralım

Featured

YSK’nın müdahalesi yüzünden seçimlere katılamayan ve devrimci sosyalistleri destekleme kararı alan Özgürlük ve Dayanışma Partisi seçim sonrasında yapılan Parti Meclisi toplantısından sonra bir açıklama yaptı. Yazılı açıklama metni şu şekilde:

 

ÇAĞRIMIZDIR

 

Parti Meclisi’miz 9-10 Temmuz’da Ankara’da toplandı. Toplantıya Sincan F-Tipi cezaevinde tutuklu bulunan kurul üyemiz Ozan Sürer katılamadı. Hopa’da polisin halka dönük saldırılarının ardından başlayan operasyonlar sonucunda 33 kişi tutuklanmıştı. Buna son olarak Parti üyemiz Eda Dişkaya’nın Adana’da gözaltına alınması eklendi. Toplumsal muhalefete karşı yürütülen bu sindirme ve baskı operasyonlarını kınıyor, Hopa tutuklarının serbest bırakılması çağrımızı yineliyoruz.

 

Parti Meclisi’miz seçim sonrası ortaya çıkan ülke gerçeğini, devrimci-sosyalist hareketin geleceğini tartıştığı toplantıda devrimci-sosyalist hareketin ortak mücadele zeminini inşa etme noktasındaki çabalarını bir çağrıya dönüştürmüş aynı zamanda Partimizin ideolojik-politik-örgütsel anlamda köklü bir yeniden yapılanma sürecinde bir adım daha atma kararlığını ortaya koymuştur.

 

Birleşik Devrimci Bir Merkezi Birlikte Kuralım!

AKP-Cemaat Koalisyonu eliyle bir yanıyla dini muhafazakârlaşmaya diğer yanıyla neoliberal sömürü politikalarına dayanan yeni bir rejim inşa edilmiştir. Bu yeni sömürü düzeni karşısında toplumsal muhalefetin tüm dinamiklerinin, devrimci-sosyalist hareketin tüm öznelerinin ortak bir mücadele zeminde bir araya gelmesi tarihsel bir sorumluluktur.

 

ÖDP bu anlayışla, düzenin köklü bir eleştirisine dayanan bir mücadele programı ışığında toplumsal muhalefetin bütün dinamiklerine açık meclis tarzında örgütlenen ‘Birleşik Devrimci Merkez’ için çağrı yapmaktadır.

 

Yeniden Kuruluş İçin Dostlarımıza Çağrımızdır

Partimiz 6. Kongre ile birlikte girdiği politik-örgütsel yeniden yapılanma sürecini önümüzdeki dönemde ‘Tüzük Konferansı’ ile sürdürecektir. ‘Tüzük Konferansı’, liberal-muhafakazar hegemonya karşısında devrimci siyaset çizgisinin güçlendirilmesi; toplumsal/sınıfsal bağların geliştirilmesi noktasında yeni bir mücadele, örgütlenme anlayışı ve çalışma tarzı ile devrimci bir yenilenme sürecinde bir adım ileriye adım atılması için bir tartışma süreci olacaktır.

 

İnanıyoruz ki, yarının kurucuları, kalplerinin közü kararmamış inançlı ve yürekli devrimciler olacaktır. Bunun için bu gün yaşanan küresel kapitalizmin yıkımına ve emperyalist tahakküme karşı şimdi daha güçlü; daha kararlı; ama bu kez yarını bugünden kurmanın heyecanıyla birlikte yürümeye davet ediyoruz.

 

 

PM Sonuç Bildirgesi
9-10 Temmuz 2011

 

Nüve

Çocuklarınızı Namaz Kılmazlarsa Dövün!

Featured

Ramazan ayının gelmesiyle birlikte dinci aktiviteler hızlandı.

Bu ramazan tıpkı geçtiğimiz ramazanlarda olduğu gibi dinci aktiviteler hızlandı. Cemaatçiliğin ve tarikatçılığın ivme kazandığı Türkiye’de artık dernekler üzerinden de dini propaganda yapılıyor. Son olarak Ankara Yenimahalle’de broşür dağıtan Şifa-Der adlı dernek ‘Ahiret Günü İnsana Sorulacak İlk Soru Nedir?’ sorusunun cevabını arıyor.
2006 yılında kurulan derneğin broşüründe Kuran-ı Kerim’den örneklerin yanı sıra tavsiyelerde bulunuluyor.

Özellikle esnaflara dağıtılan broşürdeki bazı tavsiyeler şu şekilde:

-Kamil bir müminin namazını kılmaması düşünülemez.

-Farz oluşuna inanmadığı ve önemsemediği için namazını kılmayan kimse mümin değildir. Çünkü Allah’ın kesin emrine inanmamaktadır.

-Bir vakit namazı dahi kaçıran ailesini ve bütün varlığını kaybetmiş gibi zarardadır.

-Çoluk çocuğumuza namazı emretmeliyiz.

Aile Boyu Namaz

-Çocuklar anne ve babalarının her hareketlerini taklit ederler. Anne ve babasını namaz kılarken göreb çocuk da aynı şekilde yatıp kalkmayı taklit eder. Böylece namaza alışmış olur.

-Annesini sadece üzerinde namazda gören kız çocuğu, annesi gibi olmak arzusuyla namaza başlar.

-Çocuklarınıza yedi yaşına geldiklerinde namazı emredin. On yaşına geldiklerinde de(kılmazlarsa) dövün, yataklarını ayırın.

 

Bu emirlerin altında not düşülmesi ihmal edilmemiş. Notta şöyle deniyor:

-Korkutma mahiyetinde ve ciddiyet göstergesi olarak kaba etlerine bir miktar vurulabilir.

Şifa-Der, 2006 yılından beri özellikle Kuran, arapça dili, temel dini bilgiler kursları veren, huzur sohbetleri yapan, merkezi Keçiören’de bulunan bir dernek.

 

Nüve

Sadece Kürt Sorununun Çözümünde Rol Alacak Çatı Partisine Hayır

Featured

Türkiye solu çatı partisi tartışmalarına devam ediyor. En son DİP adına Sungur Savran’ın ‘hayır’ açıklaması yapmasının ardından ÖDP de tavrını belirledi.

 

Çatı partisi girişime karşın ‘Kürt sorunu temelli partiye karşıyız’ açıklaması yapan ÖDP Genel Başkan’ı Alper Taş’ın bugünkü BirGün’de yayınlanan köşe yazısında şu görüşlere yer verildi:

 

Çatı Partisi Tartışmaları Üzerine

 

Kürt siyasi hareketi tarafından uzun zamandır dile getirilen; Kürt siyasi hareketi ile sol-devrimci sosyalist yapıları ve toplumsal muhalefet örgütlerini yan yana getirmeyi amaçlayan çatı partisi önerisi 20 Ağustos 2011 cumartesi günü İstanbul’da yapılan toplantıyla tartışmaya açıldı.

ÖDP, her şeyden önce Kürt siyasi hareketinin hangi ihtiyaçtan kaynaklanırsa kaynaklansın sosyalist,devrimci, demokratik güçlerle daha kalıcı ve ortak bir zemin arayışını güçlendirmeyi amaçlayan bu çabalarını önemli ve anlamlı bulmaktadır. ÖDP, söz konusu toplantıya bu yaklaşımdan hareketle dört kişilik bir heyetle gözlemci olarak katılmış ve bu konudaki düşüncelerini mevcut bileşenlerle paylaşmıştır.

Birleşik, ortak bir mücadele ihtiyacı aynı zamanda ÖDP’nin de ihtiyacı ve arayışıdır. ÖDP de uzunca bir zamandır bir yandan kendi politik, örgütsel inşasıyla uğraşırken, diğer yandan birleşik mücadele zeminlerini güçlendirme konusunda tartışmalarına ve arayışlarına devam etmektedir.

Toplantıyı düzenleyen kurul, tüzüğü, programı, yol haritasını ve isim önerilerini içeren tartışma taslağını toplantıya sundu. Yapılmak istenenin bir kongre-parti örgütlenmesi olduğu ifade edildi. Daha doğrusu kongreden partiyi hedefleyen bir süreç öngörüldüğü belirtildi.

 

Kurulacak olan partinin nasıl bir parti olacağına ilişkin sürece olumlu yaklaşan kesimlerin farklı farklı önerileri de mevcut. Kimine göre; kurulacak olan parti bir şemsiye partisi, kimine göre seçim partisi, kimine göre organik bir parti ve iktidarı hedefleyen bir parti.

ÖDP bu toplantıda, bugün açısından birleşik bir mücadelenin kendi bulunduğu zemin açısından nasıl gerçekleşebileceğine ve bunun hangi politik eksen üzerinde olabileceğine ilişkin düşüncelerini dile getirdi.

Öncelikli olarak böyle bir birleşik mücadelenin hangi politik eksene oturacağı önemlidir. Bugün emperyalizmin-kapitalizmin ve onun politikalarının bugünkü sürdürücüsü AKP rejiminin-devletinin kuşatmasına karşı birleşik bir mücadele hattının oturacağı politik eksen son derece açık ve net bir biçimde anti-kapitalist, anti-emperyalist bir zemin olmak zorundadır.

Gördüğümüz, ortaya konuşan kongre-parti önerisinin ufku Kürt sorununun çözümü konusunda oynayacağı rolle sınırlıdır. Doğal olarak çatı partisinin temel politik yönelimleri doğrudan Kürt siyasi hareketi tarafından, onun devletle yürüttüğü çatışma/müzakere salınımı içerisindeki sürecin gelişimine göre şekillenecektir.

Hemen birlik olalım ve yürüyelim duygusunu anlamak ve paylaşmak mümkündür. Durmayalım, hemen yürüyelim, daha sonra yürüyememek anlamına gelmektedir. Türkiye sosyalist-devrimci hareketinin tarihi maalesef bunun örnekleriyle doludur. Evet, yürümek, birbirimizi anlayarak yürümek…

Bunun için birbirimizi anlayacağımız, ortak tartışmalarımızı, ortak yürüyüşümüzü şekillendirecek bir örgütlenme kuşkusuz ihtiyaçtır. Herkes kendi yolundan yürüsün veya sosyalistler kendi işine, Kürt siyasi hareketi de kendi işine baksın anlayışı yanlış bir anlayıştır.

 

BİRLEŞİK BİR DEVRİMCİ HAREKET İÇİN BİRLEŞİK BİR DEVRİMCİ MERKEZ

 

ÖDP bugün açısından ortak yürüyüşümüzü anlamlandıracak bir birleşik devrimci merkezin inşa edilmesinden yanadır. Birleşik-devrimci merkez, kuracağımız yapının adı değil, yapacağımız işin kendisidir. Bugün ihtiyaç; birleşik-devrimci hareket ve onun devrimci merkezinin inşasıdır.

Birleşik-devrimci merkez, devrimci-sosyalist hareketin tüm birikimini, Kürt siyasi hareketini, toplumsal muhalefetin tüm bileşenlerini ve muhalefetini örgütsüz olarak sürdürmeyi çabalayan bireyleri de birleşik bir muhalefet içerisine alarak, aşağıdan yukarıya inşa etmeye dönük bir yapılanma olmalıdır. Merkez olması da bunu yapabilmesine bağlıdır.

Birleşik-devrimci merkez bütün muhalefet dinamiklerini anti-kapitalist, anti-emperyalist bir mücadele hattında birleştirecek ortak bir tartışma/ortak bir mücadele zeminin oluşturulmasına dönük bir çağrıdır.

Birleşik-devrimci, geniş tabanlı, açık, çoğulcu, yerel inisiyatifleri, taban örgütlerine dayalı bir meclis yapılanması içinde oluşturulacak olan bir tartışma zemini üzerinden inşa edilecek ve bunun üzerinden hem merkezi gem de yerel düzeyde geliştirilecek bir inşa süreci olarak görülmelidir.

Böylesi bir birleşik-devrimci merkez çağrısı kuşkusuz çatı partisi-kongresi üzerinden yürüyen dostlarımızla bir karşıtlığı içermemektedir. Tersine onlarla daha sağlıklı, gerçekleşebilir, anlamlı bir yol arkadaşlığına dönük bir çağrıyı da içermektedir.

ÖDP Genel Başkanı Alper Taş

 

Kaynak: BirGün

 

 

 

Savaş Başladığı Zaman İlk Önce Hakikat Ölür

Featured

Henüz yemin etmemiş BDP’li milletvekilleri Sırrı Süreyya Önder ve Ertuğrul Kürkçü yapılan son saldırılar ve operasyonların ardından Kürt sorununa dair bir açıklamada bulundular. Açıklamada barış için müzakere isteyen Önder ve Kürkçü sivillerin öldürülmesine de kınadılar. İşte o açıklama metni:

 

“Savaş başladığı zaman ilk önce hakikat ölür.”

Burada öldürülen hakikat, öncelikle “Kürt” meselesidir; tarihseldir ve sadece doğuştan sahip olunması gerekirken gasp edilmiş olan hakların iadesiyle bile barışcıl bir çözüm zeminine oturması mümkündür.

Haysiyet ve kimlikleri zorbaca ellerinden alınmış, anadilinden gayri dillere mecbur edilmiş milyonlarca Kürt var. Bu zulme itiraz ve özgürlük taleplerinin bir isyana dönüşmesiyle ancak idrak ettiğimiz Kürt hakikati bugünkü savaşın da ilk kurbanı olmuştur. Barışçı bir çözüme kavuşması her an mümkün görünen “Kürt meselesi”, hükümetin ilanına göre, artık “yok”tur…

Elimizle tutacakmışçasına yaklaştığını sandığımız bu “mümkün” bir serap mıydı?

Bizler ve bizim gibi düşünenler bir hayal mi görüyorduk?

Yoksa hakiki bir imkan ile aramıza şimdi bir perde mi geriliyor?

Evet. Türk ve Kürt halklarının kardeşleşmesi imkanı “Bölgesel Güç Olmak” hülyası ile perdeleniyor. Halklarımızın özgürlük umudu pazara çıkarılıyor. Pazarlanan, “en gözde ihraç malımız” gençlerimizin muharip bir güç olarak Ortadoğu’ya sürülmesi hevesidir.

İçmeye yetecek ayranımızın olmadığı zamanlarda, çaldırılan savaş davullarının bu ülkeye felaketten başka birşey getirmediğini tarihi bilenler, çok iyi bilirler. Hepsi de acı ve gözyaşı içeren yeni seferberlik türküleri dinlemek istemiyoruz.

Hakikat bu kadar görünür olunca üzerinin örtülmesi müşküldür.

Türk-Kürt hepsi kardeşlerimiz, arkadaşlarımız, kapı komşumuz, mesai arkadaşlarımız olan gençlerin bedenleri, işte bu müşkül hakikatin üzerine seriilen kanlı bir örtü gibi kullanılmaktadır.

Bu olgunun her dilde karşılığı şiddettir ve bizim vicdanımızla arasında epey bir mesafe vardır.

Buna hep karşı çıktık, çıkmaya da devam edeceğiz.

İnsanlık için, “en kötü barışın bile en iyi savaştan daha iyi olduğu” hakikati ortada dururken gönlünü ve kalemini savaşa yatıranlardan alacağımız hiçbir insanlık dersi yoktur.

Barışı korku getirmez…

Bugün Genelkurmay karargahından ortalığa saçılan itiraflar da gösteriyor ki, devlet ve asker tek yanlı ilan edilen ateşkes ve eylemsizlik süreçleriyle kendini hiç bağlı saymamaktadır.

Oyuncuları, yürütücüleri değişse de süregiden savaş siyaseti Türkiye’nin güç ve servet sahibi sınıflarının yüzyıllık ezberinden başka bir şey değildir. Bunda bizi şaşırtan bir durum yok. Osmanlı’da oyun bitmez. “Yeni-Osmanlılar” da öyle görülüyor ki, oyuna doymayacak… Apaçık savaş tercihini yapmış olanlardan “barış”ın sorumluluğunu beklemek abes. “Barış”ın sorumluluğu özgürlük, demokrasi ve halkların hakları için mücadele edenlerin omuzlarındadır. Türkiye’nin son 30 yıllık tarihi asabiyetin, intikamcılığın, günü birlik öfke patlamalarının kudret sahiplerini barışa mecbur etmek bakımından hiçbir işe yaramadığının sayısız örnekleriyle dolu. Çatışmalarla geçip giden onlarca yıl içinde, bu topraklarda barış umdunun güçlendiği anlara da tanık olduk. Bu yalnızca Türkiye halklarının Kürt halkının acılarıyla kendi varlığı arasında bir ilişki, bir bağ kurabildiği kardeşlerinin acısını içinde hissedebildiği dönemlerde oldu, korktukları anlarda değil…

Korku Kürt halkına nasıl ebediyen boyun eğdiremediyse, Türkleri de barışa ve Kürt halkının haklarına saygıya sevketmek için hiçbir işe yaramayacaktır. Korku ile kardeşlik arasında hiçbir illiyet bulunmayacağını Kürtler ve Türkler kadar kim bilebilir…

İşte savaşın öldürdüğü diğer hakikat de budur.

Sivilleri hedefe koyan bir “özgürlük” anlayışı mümkün müdür?

İktidarın Ortadoğu’da “büyük oyuncu” sayılma heveslerinin bir fonksiyonu olan ve sivil-muharip ayrımı gözetmeksizin Kürtlere ölüm yağdıran sınır içi- sınır ötesi harekatın nasıl karşısındaysak, “Kürt halkının özgürlüğü” için savaştığını söyleyen TAK’ın sivilleri hedef alma anlayışını da aynen öyle dışımızda addediyoruz. Bu zihniyeti, Kürtlerin bir asırdır süregiden soylu özgürlük mücadelesinin tercümanı saymamız için hiçbir siyasi, ahlaki ve vicdani gerekçemiz olamaz.

Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku listesinden TBMM’ye giren BDP Meclis Grubu üyesi sosyalist vekiller olarak Kürtlerin ulusal demokratik hak mücadelesinin öncelikli olarak siyasetle yürütüleceğine inanıyoruz.

Bu anlamda TAK’ın yönelimine sessiz kalmamız düşünülemez bile. Bu anlayışı toptan reddetmek insanlık sorumluluğunun vazgeçilmez gereğidir.

Bu yönelim sadece sivilleri ve turistleri değil, Türkiye’deki bütün hak ve özgürlükler mücadelesini hedef almış olacaktır.

Kürtler, haklı mücadelelerini berhava edecek bu türden yaklaşımlara karşı da gerekli önlemleri almakla yükümlüdür.

Demokratik çözüm mücadelesi her zeminde yükseltilerek sürdürülmelidir ancak daha acil olan şey “savaş hali”nin durdurulmasıdır.

Bir mücadelenin “nasıl” kazanıldığı, kazanılmış ya da kaybedilmiş olmasından daha önemlidir.

Ne yapmalı?

Eli kalem tutan, dili söz söyleyebilen herkesi, giderek büyük bir toplumsal felakete dönüşme eğilimi gösteren savaşa karşı sesini yükseltmeye çağırıyoruz.

Mevcut koşullarda bu ancak kesintiye uğrayan müzakerelerin yeniden başlatılmasıyla mümkündür.

Silahlar hemen susmalı, operasyonlar durmalı, müzakereler başlamalıdır.

Sürecin bu hale gelmesinde, müzakerelerin şeffaf olmamasının da payı büyüktür.

Ölen ve ölecek olan bu ülkenin çocuklarıysa, olan ve olacak olanı bilmek de en doğal haklarıdır. Olanı biteni ortalığa saçılan kaset kayıtlarından değil, hesap verebilir sorumlulularından işitmek istiyoruz.

Mesele Kürtle Türkü hasım yapmakla hısım yapmak arasındaki hayati çizgidedir.

Bizler, kurulan bütün tuzak ve ötelemelere rağmen, halktan aldığımız yetkiyle, meclis dahil her zeminde yalnızca bu sesi, yani barışın, özgürlüğün ve ortaklaşmanın sesini yükselteceğiz.

Sivil siyaset alanlarının açılması ve gasplardan, tehditlerden uzak tutulması barış ve demokrasiyi talep eden herkesin temel talebi olmalıdır.

Barış tavrının en az savaşmak kadar ağır bedelleri olacağının bilincindeyiz.

Bir tek haneye bile, bir daha evlat acısı ateşi düşmemesi için, bedeli her ne ise başımız gözümüz üzeredir.

Ertuğrul Kürkçü – Sırrı Süreyya Önder

 

Nüve

 

 

 

CHP’den Bir İsyan

Featured

CHP Genel Merkezi ve Ankara İl Başkanlığı arasında yaşanan kriz bir haftadır CHP örgütlerinin gündemini meşgul ediyor. Kendini marksist olarak tanımlayan eski BirGün yazarı Tarık Şengül iki hafta içinde iki kez istifa etmiş, CHP Ankara İl Başkanlığı iki hafta içinde Şengül’ün altında iki farklı listeyle yönetim kurmuştu. Tarık Şengül, Ankara il başkanlığı yöneticileri tarafından seçim dönemi harcamalarını ibra edemediği ve tahakküm uyguladığı suçlamalarına maruz kalmıştı. Geçtiğimiz hafta Kılıçdaroğlu tarafından yeniden başkanlığa atanan Şengül, birkaç gün önce CHP’li Yenimahalle Belediyesi hakkında bir yolsuzluk dosyası olduğunu kamuoyuna açıklamış ve Kılıçdaroğlu tarafından ‘somut deliller olmadan açıklama yapılmasını doğru bulmadığını’ belirterek istifasını istemişti.

Gelişmeler üzerine gazeteci Can Dündar Milliyet’teki köşesini bugün Tarık Şengül ve CHP’ye ayırdı. İşte o yazı:

 

CHP’den Bir İsyan

ODTÜ’lüler birbirine “Hocam” der ya; Doç. Dr. Tarık Şengül de, bizim ODTÜ’den devrimci “hoca“mızdır.

“Kamu”nun koridorlarından tanışırız.

Bir dönem TMMOB Şehir Plancıları Odası’nda yöneticilik yaptı. Geçen yaz, Ankara Büyükşehir Belediyesi’ndeki bir usulsüzlüğü ortaya çıkarmıştı.

İncek’teki 220 dönümlük bir alanda, 218 konutluk imar hakkı 550’ye çıkarılmıştı. Bu sayede AKP yandaşı bir ortaklığa, 100 milyon liralık rant sağlanıyordu.

Tarık Hoca’nın uyarısıyla Mimarlar Odası dava açmış, yargı da ranta “dur” demişti.

* * *

“Hoca”nın mücadeleciliğini bildiğimiz için, CHP Ankara İl Başkanlığı’na seçildiğinde sevinmiştik.

İki hafta önce istifa edip sonra yeniden atanınca bir tatsızlık olduğunu anladım.

Aradım. Buluştuk.

“Bu işi daha fazla götüremeyeceğim” dedi:

“Üstünü örtmek kendimi inkâr olur. Ya temizleyecekler ya da pimi çekeceğim.”

* * *

Sonra dosyayı anlattı:

Çayyolu’ndaki prestijli bir arazide yapılan imar değişikliği ile 188 konutluk imar izni, 5 kata yakın artırılıp 892’ye çıkarılmıştı. Yine Yenimahalle’de, bu kez 300 milyon dolarlık bir rant söz konusuydu.

“Eh yine patlatırsın skandalı” dedim.

Patlatacaktı patlatmaya, ama bu sefer bir fark vardı:

“Biz, AKP’li Büyükşehir Belediyesi’nin yolsuzluğunu sergilemeye hazırlanırken, CHP’li Yenimahalle Belediyesi, imar değişikliğini sessizce onaylayıp ranta ortak oldu” dedi.

* * *

Tabii yine Şehir Plancıları Odası dava hazırlığına girişmişti.

“Biz dosyayı incelerken mayıs ayında bir işadamı, üst düzey bir partili aracılığıyla randevu istedi” dedi Tarık Hoca:

“Tedirgin oldum. Çünkü gelen, Ankara’da müteahhitlik, arsa alım satım işleri yapan, siyasetle de uğraşan bir işadamıydı. Tuzak olabileceği korkusuyla görüşmeyi kayda aldırdım. İşadamı, Çayyolu’ndaki imar değişikliğine Şehir Plancıları Odası’nın açacağı davaya engel olmamı istedi. Karşılığında ‘Seçim çalışmalarında kullanırsınız’ diyerek maddi destek vaat etti. İşadamının çabası anlaşılır da, bizim siyasilerin aracılığını hazmetmek zor”.

Olayı hemen Kılıçdaroğlu’na bildirmiş Şengül:

Gönderen parti yöneticisinin adını da vererek “Ben bu tür davalar açtığım için CHP İl Başkanlığı’na seçildim” demiş:

“Sizce desteği alıp bunu görmezden mi geleyim; yoksa mücadele mi edeyim?”

Kılıçdaroğlu, “Siz doğru olanı yapın” deyip destek vermiş.

* * *

Biz görüştüğümüzde az da olsa umudu vardı.

Sonuç alana kadar yazmamamı rica etti.

“Ya rantı deşifre edeceğim ya da perdelemeyi…” dedi.

“Partiler belediyeleri yönetir, belediyeler partileri değil” ilkesiyle CHP Yenimahalle ilçe yönetimini değiştirdi.

Yenimahalle Belediyesi de onu devirmek için imza toplamaya başladı. Bunun üzerine Şengül “pimi çekti”; rantı ifşa edip istifasını verdi. Şimdi daha önce yaptığı gibi imar talanına karşı dava açılmasını sağlayacak.

Dün Yenimahalle Belediyesi’nin yapacağı karşı açıklamanın Kılıçdaroğlu tarafından engellendiğini öğrendik.

Özellikle belediyelerde rantların yarattığı eski alışkanlıklar kolay değişmiyor. Rant büyüdükçe koalisyon da büyüyor.

“Deniz Feneri’nin yanında bu ne ki” diyebilirsiniz.

Ama onunla mücadele edebilmek için CHP’nin kirli kokularda çok daha hassas olması, net tavır alması gerekiyor.

NOT: Bu yazıyı yazdıktan sonra CHP sözcüsü, Şengül’ün iddialarını araştıracaklarını açıkladı. Sevindirici bir gelişme.

Nüve

 

 

 

 

Halkevleri Çatı Partisine Neden Katılmıyor?

Featured

DİP ve ÖDP’nin Çatı Partisi’ne karşı aldığı tutumun ardından sosyalistler tek tek tavrını belirliyor.

Halkevleri de çatı partisine katılmayacağını web sitesinden yaptığı bir duyuru ile kamuoyuna açıkladı. Halkevleri Genel Başkan Yardımcısı Samut Karabulut imzasıyla açıklanan bildiride şöyle denildi:

 

Türkiye siyaseti uzunca bir dönemdir emperyalist-kapitalist sistemin neoliberal stratejisi doğrultusunda yeniden yapılandırılıyor. Neoliberal strateji, yağmalama süreci içerisinde yeni bir sömürgecilik sistemi inşa ediyor. Yeniden yapılandırma sadece ekonomik temelin yenilenmesiyle sınırlı değil, sosyal, siyasal hatta askeri yeniden yapılandırmayla iç içe ve her alanda gerçekleştiriliyor. Emperyalist kapitalist sistem dünya çapında izlediği bu stratejiye uygun iktidar yapıları oluşturarak süreci ilerletiyor. Türkiye’de ise bu rol AKP’ye verildi. AKP’nin devlette dönüşümü sağlayabilen iradesinin ve motivasyonunun kaynağı bu emperyalist-kapitalist stratejidir.

Neoliberalizmin, işçilik maliyetlerinin düşürülmesi amacıyla örgütsüzleştirme, sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma, güvencesizleştirme; temel kamusal hizmetleri (eğitim, sağlık vb) paralılaştırma; kolektif mülkiyet alanlarını (kent, akarsular, göller, ormanlar vb) sermayeye peşkeş çekmek; yerel-geleneksel geçimlik üretim temelini yok ederek (tütün yasası, tohum yasası, hammadde bileşimlerinde kotalar vb) piyasaya entegre etmek şeklinde özetlenebilecek saldırısı sömürünün ve sermaye birikiminin esas yüzünü oluşturmaktadır. Yani sınıf mücadelesinin temel çatışma alanları neoliberal saldırı ve karşısındaki direnişlerdir. Halkın Hakları olarak başlıklandırdığımız bu alanlarda (eğitim, sağlık, barınma, çevre ve doğa, ulaşım, beslenme ve tarım, su, çalışma hakkı vd) yükselen itirazların hızla çatışmaya ve direnişe dönüşmesi tesadüfi değil, aksine sermaye birikiminin yeni temelini buralara kuran neoliberal stratejinin sonucudur ve bu nedenle sayılan alanlarda daha önceki dönemde sağlanan uzlaşmalar mümkün olamamaktadır. Bu saptama aynı zamanda neoliberalizmin tüm demokratikleşme iddia ve söylemlerine karşın bu doğrultuda bırakın en küçük ilerlemeyi, ciddi anlamda yeni baskı aygıtlarının inşasını da açıklamaktadır. 1990’lı yılar boyunca demokratikleşme söylemlerine eşlik eden sol projelerin ve geleneksel sendikal yapıların varlıklarını sürdürememeleri de bu stratejiye yanıt verebilecek bir siyasal hattın üretilememesindendir. Kürt Sorununda, Vietnam savaşından bu yana en uzun çatışma süresine ulaşılmasına rağmen bir arpa boyu yol alınamamasının ardında yatan da bu uluslar arası emperyalist-kapitalist stratejinin (neoliberalizmin) saldırgan-sömürgeci bölgesel ihtiyaçlarının yarattığı açmazdır.

Bugün Türkiye emek hareketinin en önemli sorunu program sorunu, sosyalistlerin görevi ise bu program sorununu gidermektir. Kürt Siyasal hareketi ulusal taleplerin merkezde olduğu Türkiye siyasetinde ve Kürt kitleler üzerinde hakim bir programa sahiptir. Ancak sınıf hareketinin yeni çatışma eksenine işaret eden “hak mücadeleleri” programı henüz oluşum aşamasındadır. Bu iki farklı programın gerek kitlesellik düzeyleri gerekse de siyasallaşma düzeyleri arasındaki fark ve açı “birlik” projelerini handikaplı hale getirmektedir. Kürt siyasal hareketinin güncel ihtiyaçları açısından aciliyet taşıyan “birlik” çabaları, sosyalist hareketi çekim alanına alarak, bağımsız bir emek hareketi yaratma dinamiğini gündelik siyasetin ihtiyaçlarına hapsetme riskini barındırmaktadır. Bu birlik projelerinin sosyalistlerin Kürt Halkıyla dayanışma görevini yerine getirmekle sınırlı bir sonuç ortaya çıkartması geçmiş birlik deneyimlerinden görüldüğü gibi güçlü bir olasılıktır.  Oysa emek hareketinin ve sosyalistlerin Kürt Halkıyla dayanışma görevlerinden kaçınmadan emek hareketinin programını oluşturmak, kitleselleştirmek, siyasallaştırmak gibi acil görevleri olduğuna inanmaktayız. Hak mücadeleleri programı ile Kürt halkının demokratik ulusal programını birbirini güçlendirecek tarzdaki dayanışmalar, işbirlikleri, geçici ve kalıcı güç birlikleri her zaman kurulabilir ve kurulmalıdır. Girişilecek “birliklerin” tüm iyi niyetli çabalara rağmen başarısızlığa uğramamaları ve umutsuzluğa yol açmamaları için bu nesnelliklerin göz önünde bulundurulması gerektiğine inanıyoruz.

Yukarıda özetlemeye çalıştığımızı siyasal atmosferde şekillenen Türkiye siyaseti ve sınıflar mücadelesi birçok sorun ve sorumlulukla aynı anda karşı karşıya bulunmaktadır. Bir yanda Kürt Sorunun dayattığı acil ve sıcak gelişmelerin yüklediği görevler, diğer yanda ise solun kitlesel bir halk hareketi yaratma sorumluluğu Türkiye sosyalistlerini zorlamaktadır. Bize (9 Ağustos 2011’de) ulaşan “kongre-çatı partisi” davetine yukarıda özetlenen yaklaşımımızın ışığında verdiğimiz cevabı, 20 Ağustos’ta gözlemci olarak katıldığımız toplantıda tüm katılımcıların huzurunda tekrar ettik. Emek hareketinin program sorununu birinci plana alan bir yaklaşımı temel aldığımızı tekrar vurgularken, sol güçlerin birliğini amaçlayan bu çabaya da başarılar diliyoruz.

 

Nüve

 

 

 

78′lilerden Mesaj Var

Featured

Devrimci 78′liler öncülüğünde oluşturulmaya çalışılan 12 Eylül Utanç Müzesi, o dönemin acılarını yaşayanların da katkılarıyla hayat buluyor.

Ankara, Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde dönemi bilen, bilmeyen herkesin ilgisini çekmek umuduyla hayata geçirilen projede 78 kuşağının işkencede öldürülen liderlerinin özel eşyaları sergilenecek. 6-27 Eylül tarihleri arasında açık kalacak serginin ev sahiplerinden biri olan Gül Erdost dostlarına şu açıklamayı yaptı:

“Benim ve kızlarımın 30 yıl geçmesine karşın görme cesareti gösteremediğimiz, Muzaffer Abi’min korumasında olan İlhan’ın işkence sırasında üzerinde olan giysileri  ve benim İlhan’ın öldürümünden habersiz olarak Mamak Cezaevi’ne götürdüğüm ama içeri alınmayan el çantasındaki giysileri de sergilenecek.”

Sergi 6 Eylül tarihinde saat 18:00′de açılacak.

Detaylı bilgi için Devrimci 78′liler Federasyonu’na ulaşılması gerekiliyor.

 

Nüve

 

 

 

Utanç Müzesi Etkinlikleriyle Bellek Geleceğe Taşınıyor

Featured

Bir açılış programıyla başlayan Utanç Müzesi etkinlikleri tüm hızıyla sürüyor.

 

Utanç müzesi büyük bir kitlenin katılımıyla açılmıştı. Etkinlikler 27 Eylül’e kadar sürecek.

İşte Program ve Foto Galeri

 

6 EYLÜL SALI 18.00 Açılış Konuşmaları: Hüseyin ESENTÜRK

Devrimci 78’liler Federasyonunu Temsilen 

Bülent TANIK

Çankaya Belediye Başkanı 

Ahmet TELLİ

Şair 

Açılış Etkinliği:

Tiyatro Performansı, Sinevizyon Gösterimi 

KİTAP İMZA GÜNÜ

19.00 Kaktüsler Susuz da Yaşar /Kadınlar Mamak Cezaevini Anlatıyor 

Film Gösterimi: 

20.00 Missing, Costa GAVRAS, 1982 

7 EYLÜL ÇARŞAMBA

Film Gösterimi:

15.15 Boran, 1999 Hüseyin KARABEY 

16.00 Garage Olimpo, Marco BECHİS, 1999

18.00 Z, Costa GAVRAS, 1969

20.00 Babam Askerde, Handan İPEKÇİ, 1994 

8 EYLÜL PERŞEMBE

Film Gösterimi:

16.00 Resmi Tarih, Luis PUENZO, 1985

18.00 Ses, Zeki ÖKTEN, 1986

20.00 Min Dit, Miraz BEZAR, 2009 

9 EYLÜL CUMA                              

Film Gösterimi:

16.00 Tarafsız Bölge, Danis TANOVİÇ, 2001 

Tiyatro Gösterisi: Ankara Tiyatro Fabrikası

19.00 Ay, Carmela  (İspanya İç Savaşı’nın 75. Yılı Anısına)

Yazan: Jose Sanchis SINISTERRA

Çeviren: Yalçın BAYKUL

Yöneten: Murat DEMİRBAŞ 

10 EYLÜL CUMARTESİ8

11.00 Analar, Cumartesi Anneleri, Barış Anaları’nın katılımıyla

YÜKSEL CADDESİ’NDEN MÜZE SALONUNA YÜRÜYÜŞ

13.00 14.30 Kayıp Yakınları ve Barış Anneleri Etkinliği:

KAYIPLARIMIZ BİZE SESLENİYOR

Fotoğraf Sergisi: Mehmet ÖZER

Sinevizyon Gösterimi

Düzenleyen: İHD Ankara Şube – Devrimci 78’liler Federasyonu 

15.00-17.00 UNUTMAK, HATIRLAMAK ve TARİH BİLİNCİ/ Sezai SARIOĞLU 

Tiyatro Gösterisi: Ankara Tiyatro Fabrikası

18.00 Ay, Carmela (İspanya İç Savaşı’nın 75. Yılı Anısına)

Yazan: Jose Sanchis SINISTERRA

Çeviren: Yalçın BAYKUL

Yöneten: Murat DEMİRBAŞ 

Film Gösterimi:

20.00 Güneşe Yolculuk, Yeşim USTAOĞLU, 1999 

11 EYLÜL PAZAR                                                                            

Film Gösterimi:

16.00 Oğlunuz Erdal, Tunç ERENKUŞ, 2011 (Yapımcı Tevfik Taş’ın

Katılımıyla)

18.00 5 Nolu Cezaevi, Çayan DEMİREL, 2009

20.30 Sen Türkülerini Söyle, Şerif GÖREN, 1986

22.15 Düttürü Dünya, Zeki Ökten,1988 

12 EYLÜL PAZARTESİ

13.00 15.00 PANEL

12 EYLÜL FAŞİZMİNİN 31.YILINDA BASIN ÖZGÜRLÜĞÜNÜN

NERESİNDEYİZ? 

Oturum Başkanı:

Ahmet ABAKAYÇGD Başkanı 

Konuşmacılar:

Rahmi YILDIRIM/ Gazeteci

Adnan GERGER/ Gazeteci

Düzenleyen: Çağdaş Gazeteciler Derneği 

Film Gösterimi:

15.30 Annemler Tatilde, Cao Hamburger, 2006

18.00 22.00 YÜKSEL CADDESİ SOKAK ETKİNLİĞİ

“Söylenecek Şarkılar, Okunacak Şiirler,

Çekilecek Halaylarımız var…”

Sunum: Mehmet ÖZER

Düzenleyen: Devrimci 78’liler Federasyonu- 68’liler Dayanışma

Derneği, ODTÜ Mezunları Derneği, Mülkiyeliler Birliği 

13 EYLÜL SALI

Film Gösterimi:

16.30 Büyük Adam Küçük Aşk, Handan İPEKÇİ, 2001

18.30 Death and The Maiden, Roman POLANSKİ, 1994

Prof. Dr. Mithat SANCAR’la Film sonrası:

Hakikat Komisyonları ve Darbe Sonrası 

14 EYLÜL ÇARŞAMBA

Film Gösterimi:

16.00 Çoğunluk, Seren YÜCE, 2010 (Yönetmen katılımıyla)

18.00 Kırmızı Kalem, Özgür FINDIK, 2010 (Yönetmen Katılımıyla)                                         

20.00 Post Mortem, Pablo Larrain, 2010

Doç. Dr. Ahmet Gürata ile film sonrası söyleşi 

15 EYLÜL PERŞEMBE

Film Gösterimi:

14.00 Kara Nisan Ruanda, Raoul PECK, 2005

16.00 Eylülde Bile Gülmek, İlknur YILMAZ, 2011 (Yönetmen katılımıyla) 

18.30 20.30 PANEL

12 EYLÜL’DEN GÜNÜMÜZE EMEK, ÖZGÜRLÜK VE

DEMOKRASİ MÜCADELESİ- 1 

Oturum başkanı:

Prof. Dr. Meral UYSAL/  Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri.

Fakültesi Öğretim Üyesi. 

Konuşmacılar:

Prof Dr. Nejla KURUL/ Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri.

Fakültesi Öğretim Üyesi. 

Prof Dr. Kadir CANGIZBAY/ Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler

Fakültesi Öğretim Üyesi 

Doç. Dr. Mustafa DURMUŞ/ Mustafa Durmuş/ Gazi Üniversitesi

İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi 

16 EYLÜL CUMA

Film Gösterimi:

16.00 17’nin Ötesi Erdal Eren Davası, Memik HORUZ, 2011

(Yönetmen katılımıyla)

18.00 Zorunlu Hayat, Zafer AKTURAN, Sema CABBAROĞLU, 2009

(Yönetmenlerin katılımıyla) 

20.00 Eve Dönüş, Ömer UĞUR, 2006

Yönetmen katılımı ve Hacettepe Ün. Arş. Grv.  Çağla KARABAĞ’ın

sunumuyla: 

 “12 Eylül Filmleri ve Gençliğin 12 Eylül İmgesi”  

17 EYLÜL CUMARTESİ

10.00–17.00 SEMPOZYUM  

Uluslararası İnsan Hakları Örgütleri ve Aydınlar

İsmail Beşikçi İçin Ankara’da

İSMAİL BEŞİKÇİ ve TÜRKİYE’DE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ 

Program:

09.00-09.30 Kayıt

09.30-10.00 Açılış konuşmaları

Açış konuşması: Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi adına:

Fikret BAŞKAYA

Sunucu: Mahmut KONUK (Akış hakkında genel bilgi)

Video mesajları:  Noam CHOMSKY, Hans-Lukas KİESER,

Uluslararası PEN, Yayıncılar Birliği…

 a.i. (Uluslararası Af Örgütü) raporu özeti, Andrew GARDNER 

HRW (İnsan Hakları İzleme Örgütü), Emma SİNCLAİR-Webb 

10.00-11.20 1. PANEL

İsmail Beşikçi Olayı. İfade Özgürlüğünde Geri Mi Dönüyoruz? 

Moderatör:

Doç. Dr. Sibel ÖZBUDUN 

Konuşmacılar:

Emily BUTSELAAR (Index on Censorship, Online Editor)

Levent KANAT/ Avukat

Barış ÜNLÜ 

Tanık: İsmail BEŞİKÇİ 

11.20-11.40 KAHVE MOLASI 

11.40-13.00 2. PANEL: İfade Özgürlüğü, Yargı ve Hukuk

Moderatör: Öztürk TÜRKDOĞAN 

Konuşmacılar:

Barbora BUKOVSKÁ (Article 19, Director for Law and Policy)

Temel DEMİRER/ Yazar

Şiar RİŞVANOĞLU

Tanık: Abdullah DEMİRBAŞ 

13.00-14.00 ÖĞLE YEMEĞİ 

14.00-15.20 3. PANEL

İfade Özgürlüğü, Akademi, Kültür, Sanat ve Edebiyat

Moderatör: Şanar YURDATAPAN 

Konuşmacılar:

Annie GAME (IFEX, Executive Director)

Mesut YEĞEN

Onur HAMZAOĞLU 

Tanık: Pınar SAĞ

5.20-15.40 KAHVE MOLASI 

15.40-17.00 4. PANEL

İfade Özgürlüğü, Medya, Sosyal Medya 

Moderator:  Kerem ALTIPARMAK 

Konuşmacılar:

Eliza YOUNG (Freedom House, Turkey reporter on Press)

Banu GÜVEN/ Gazeteci

Kemal GÖKTAŞ/ Gazeteci

Tanık: İrfan AKTAN/ Gazeteci 

17.00-17.30 Toplu Değerlendirme 

Moderator:  Sait ÇETİNOĞLU/ Suzan ZENGİN 

17.30 Kapanış

Moderator: Yücel DEMİRER

Kapanış Notu: İsmail BEŞİKÇİ 

Düzenleyen: ANKARA DÜŞÜNCEYE ÖZGÜRLÜK GİRİŞİMİ / Devrimci 78’liler Federasyonu  

Film Gösterimi:

19.00 Press, Sedat YILMAZ, 2010 (Yönetmen katılımıyla) 

18 EYLÜL PAZAR

14.00-17.00 FORUM

ARKADAŞLARI YİTİRDİKLERİ DEVRİMCİ YOLDAŞLARINI ANLATIYOR 

Oturum Başkanı: Mehmet ÖZER 

Konuşmacılar: Partiler, Sendikalar, Meslek Odaları,

Demokratik Kitle Örgütleri Temsilcileri

KONSER: ODTÜ Vişnelik Tesisleri

18.00 GRUP KİBELE

19.00 MARSİS

Düzenleyen: Devrimci 78’liler Federasyonu,

ODTÜ Mezunları Derneği 

19 EYLÜL PAZARTESİ

Film Gösterimi:

14.00 Gayrimuayyen, Ruhi KARADAĞ, 2000

16.00 La Haine (Protesto), Mathieu KASSOVİTZ, 1995 

18.00-20.00 PANEL

Türkiye’de Toplumcu Düşünceye Özgün katkılar 

Açılış Konuşması: Ali YİĞİT

Oturum Başkanı: Haşim AYDINCAK 

Konuşmacılar:

Av. Sait KIRAN/ Sosyalist Mücadelenin Çınarı;

Dr. Hikmet KIVILCIMLI

Doç. DR. Gökhan ATILGAN/ Türkiye ve

Sosyalizmin Sorunları Üzerine; Behice BORAN

Mehmet Ali YILMAZ/ Pratiğe Adanmış Teori; Mahir ÇAYAN

Erşat AKYAZILI/Gelenekten Ve Resmi İdeolojiden Kopuş;

İbrahim KAYPAKKAYA

Mustafa YALÇINER/ Devrimci Kararlılık; Deniz Gezmiş   

Düzenleyen: EMO Ankara Şube 

20 EYLÜL SALI

Film Gösterimi:

14.00 5 Nolu Cezaevi, Çayan DEMİREL, 2009 (Yönetmen katılımıyla)

16.00 Kelepçe, Sedat YILMAZ, 2001

17.15 PANEL

’Hayata Dönüş’ Yalanı ve Gerçekler

Veli SAÇILIK ve Fatime AKALIN   

19.00-23.30 PANEL

12 EYLÜL ve SİNEMA

Moderator:

Fatin KANAT 

Konuşmacılar:

Sırrı Süreyya ÖNDER/ Yazar, Sinema Yönetmeni ve Siyaset Adamı

Mithat SANCAR/ Yazar, Hukukçu

Ahmet GÜRATA/ Bilkent Ünv. 

Film Gösterimi

Beynelmilel, Sırrı Süreyya ÖNDER, Muharrem GÜLMEZ, 2006 

21 EYLÜL ÇARŞAMBA

14.00 Dersim 38, Çayan DEMİREL, 2006

16.00 İdamlar, 12 Eylül Adaleti, Cahit AKÇAM, Dostluk Dayanışma Vakfı,

           2010 (Yönetmen katılımıyla)

18.00-20.00 PANEL

BARIŞ VE HALKLARIN KARDEŞLİĞİ 

Konuşmacılar:

Tuncer BAKIRHAN/ Siyaset Adamı

Prof. Dr. Cengiz GÜLEÇ

Necmettin SALAZ/ Yazar 

Düzenleyen: Devrimci 78’liler Federasyonu 

Film Gösterimi:

20.30 Sessiz Ölüm, 2001 Hüseyin Karabey 

22 EYLÜL PERŞEMBE

Film Gösterimi:

14.00 İmaging Argentina, Cristopher Hampton, 2003

16.00 İki Dil Bir Bavul, Özgür DOĞAN, Orhan ESKİKÖY 2009

18.00-20.00 PANEL

12 EYLÜL’DEN GÜNÜMÜZE EMEK, ÖZGÜRLÜK ve

DEMOKRASİ MÜCADELESİ- 2 

Oturum Başkanı:

Prof. Dr. Kemal İNAL/ Gazi Ünv. İletişim Fak. Öğretim Görevlisi 

Konuşmacılar:

Prof Dr. Aykut ÇOBAN/ A.Ü Siyasal Bil. Fak. Öğretim Görevlisi

Doç Dr. Sibel ÖZBUDUN/ Öğretim Görevlisi

Temel DEMİRER/ Yazar 

Düzenleyen: Devrimci 78’liler Federasyonu 

Film Gösterimi:

20.30 Ölü Canlar, Murat ÇELİK, 2010 (Yönetmen katılımıyla) 

23 EYLÜL CUMA

Film Gösterimi:

15.00 Mın Dît, Miraz BEZAR, 2009

17.00 Press, Sedat YILMAZ, 2011

19.00 Bahoz (Fırtına)- Kazım ÖZ, 2008 

Yönetmen katılımı ve A.Ü. İletişim Fakültesi Arş. Grv.

Bahar ŞİMŞEK’in Sunumuyla:

90’ların Yeni Politik Öznesi ve Eve Dönüş: Bahoz 

24 EYLÜL CUMARTESİ

Açılış Konuşması: Selahattin ÖZEL/ Alevi Bektaşi Fed. Gnl. Bşk.

13.30-14.30 Sunum: Kitlesel Katliamlar/  Nedim ŞAHHÜSEYİNOĞLU 

Tiyatro Gösterisi: Diyarbakır Şehir Tiyatrosu

15.00 TI GARA NÎYΠ(Sen Gara Değilsin) 

Yazan: Aziz NESİN

Yöneten: Coşkun DOĞAN

Çeviren: Sabahattin GÜLTEKİN 

16.30- 18.00 Sunum: Dinsel Gericilik /  Doç. Dr. Ali Murat İRAT  

Tiyatro Gösterisi: Diyarbakır Şehir Tiyatrosu

18.30 TI GARA NÎYΠ(Sen Gara Değilsin) 

Yazan: Aziz NESİN

Yöneten: Coşkun DOĞAN

Çeviren: Sabahattin GÜLTEKİN

25 EYLÜL PAZAR

13.30 14.30 Öğrenci Kolektifleri-Kısalar 

15.00-18.00 VİCDAN FİLMLERİ, (Hüseyin KARABEY ve

Serdal DOĞAN’ın katılımıyla)

Hiç Bir Karanlık Unutturamaz, Hüseyin KARABEY, 2011

Hrant DİNK Köşesi Etkinliği 

18.30- 21.30 GENÇLİK FORUMU

Gençlik 12 Eylül Karanlığı’nı Yargılıyor

Düzenleyen: Gençlik Örgütleri 

26 EYLÜL PAZARTESİ

17.00-19.00 Sunum Kadın Katliamları, Tanıklıklar /Emel SUNGUR 

Film Gösterimi: 

19.30 Dersimin Kayıp Kızları, Nezahat GÜNDOĞAN, 2010

(Yapımcı Kazım Gündoğan’ın katılımıyla) 

27 EYLÜL SALI

KİTAP İMZA GÜNÜ

17.00 Kaktüsler Susuzda Yaşar/ Kadınlar Mamak Cezaevini Anlatıyor 

18.00: KAPANIŞ

Orhan ALKAYA’nın katılımıyla

Müzik, Sinevizyon Gösterimi, “Son Söz”

19.30 Halepçe Sonsuz Umut, Fatin KANAT, Necmettin SALAZ, 2011                                                     

06–27 EYLÜL 2011 TARİHLERİ ARASINDA

ÇAĞDAŞ SANATLAR MERKEZİ B-C-D-E GALERİLERİNDE

GERÇEKLEŞTİRİLECEK SERGİLER: 

RESİM SERGİLERİ:

EYLÜL KARANLIKLARINDAN  

Alime MİTAP

Ali Osman COŞKUN

Handan KAYNAKGÖZ

Nevruz TURAN 

BEN ANNEMİ İSTERİM

Semra DANYELİ                                                  

KARİKATÜR SERGİLERİ:

İÇERİDEN DIŞARIYA MERHABA  

BESLEYENLER BESLENENLER KARİKATÜR SERGİSİ

Hazırlayan: İzmir Karikatürcüler Derneği 

KARİKATÜRLERLE 12 EYLÜL SERGİSİ/

Dr. Taner ÖZEK 

DİYARBAKIR ZİNDANI İŞKENCE KARİKATÜRLERİ SERGİSİ/

Zülfikar TAK                                                          

FOTOĞRAF SERGİLERİ:

ONURUMUZ

SESLER SÖZLER YÜZLER 

Mamak Mektupları

Arkadaş Fotoğrafları

Asla Unutma Asla Bağışlama

Akhparik Hrant

Kayıplar Bize Sesleniyor

Usanmadan Uslanmadan

Mehmet ÖZER

İbrahim DEMİREL

Bora BALCI

Yasemin ÖZTÜRK

Agos Gazetesi 

Bernameya Çalakiya

6-27 İlon 

6 Îlon Sêşem

 

 

Nüve

 

 

 

Gazeteciler Şık ve Şener İçin Yürüyecek

Featured

OdaTV davasından yargılanan gazeteciler Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutukluluğunun 200′üncü gününde, gazeteci arkadaşları adalet talebiyle bir kez daha Taksim’de olacak. Şık ve Şener’in meslektaşları ile onlara destek veren meslek örgütleri, siyasi partiler ve sendikalar, 18 Eylül Pazar günü saat 13.30′da Galatasaray meydanından Taksim’e yürüyecek. Meydanda basın açıklaması düzenlenecek.
12′si tutuklu 14 sanığın bulunduğu OdaTV davasının iddianamesi, Cuma günü (9 Eylül) kabul edilmişti. Gazeteciler ve köşe yazarları, iddianamedeki “suçlamaların” yazılan kitaplar ve haberlerden ibaret olduğunu söyleyerek, sanıkların tutuklu yargılanmasını eleştirdi. Davanın ilk duruşması, 22 Kasım’da İstanbul 16. Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek.
“Onlarca gazeteci tutuklu”
“Ahmet ve Nedim’in Gazeteci Arkadaşları”, eylemle ilgili “Adaletin 200′ü Taksim’de Meydana Çıkacak” başlıklı bir çağrı metni yayınladı:
* Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanışının 200′üncü gününde, tutuklanmalarına sebep olan iddianamenin yayınlanmasının hemen ardından adalet için bir çift sözümüz var. Sloganımız “Adaletin 200′ü.” Çünkü açıklanan iddianamenin içeriği, bir insanın gıyabında yapılan konuşmalar nedeniyle tutuklanabildiğini, söz konusu iddiayı duyabilmek için de aylarca cezaevinde beklemek zorunda kalabildiğini gösteriyor.
* Adaletin 200′ü; çünkü iddianame hükümetlerin/cemaatlerin aleyhine olabilecek, onları yıpratabilecek haberlerin suç unsuru taşıdığı izlenimini yaratıyor. Çünkü Ahmet ve Nedim gibi onlarca gazeteci, yaptıkları araştırmalar, yazdıkları haberler nedeniyle cezaevinde tutuluyor, onlarca yıl hapis istemiyle yargılanıyor.
* Adaletin 200′ü; çünkü biz gazeteciler yargıya madalyonun öteki yüzünden de bakıp, adaletin yerini bulmasını istiyoruz. Çünkü gazetecilik faaliyetleri nedeniyle gazetecilere dava açılmasının adalet kavramıyla çeliştiğini biliyoruz. Çünkü Ahmet ve Nedim -açılan davalardan manipülatif haberciliğe- basında etik ve özgürlük mücadelesinde biz gazetecilerin iki-sembol-yüzü…
* Ahmet ve Nedim bizim sembolümüz. Onların özgürlüğüne kavuşması, Türkiye’de basını çevreleyen görünmez duvarlardan, açık hava hapishanesinden iki tuğla çekmek anlamına gelecek. Gazetecilik etiğine sahip çıkan bir grup gazeteci, bu tuğlaları kırma çabasıyla aylardır faaliyet gösteriyor. 18 Eylül’de vereceğiniz destek, Ahmet ve Nedim’in yanı sıra gazetecilerin bu çabasını da bir adım öteye taşıyacak. Sadece Ahmet ve Nedim için değil tüm tutuklu/yargılanan gazeteciler için, “medyayı değiştirmek” için yürüyeceğiz.
Kaynak: Bianet

Açıkhava’da Büyük Buluşma – KORAY ÇALIŞKAN

Featured

Açıkhava’da Aynur’a ve sanata yapılan büyük saygısızlığın üzerinden daha üç ay geçmedi. Yarın gece İstanbul yarım kalan bir konseri tamamlayacak. Sezen Aksu, Arto Tunçboyacıyan, Ara Dinkjian, Aynur ve Okmeydanı Halkevi Çocuk Korosu Kardeş Türküler’e katılarak müziğe kaldığımız yerden devam edecek. Konser öncesi Kardeş Türküler’den Feryal Öney ve arkadaşları Arto Tunçboyacıyan ve Ara Dinkjian ziyaretimize geldiler. Çarşamba müzikle anlatacaklarını, bir de sözle anlattılar.
Feryal Öney’e “Bu konser niye önemli?” diye sordum: “Herkes Kardeş Türküler’in parçası. Türkiye’nin zenginliğini unutmamak için çalışıyoruz. Savaş maalesef 30 yıldır sürüyor. Biz 20 yıldır barış için söylüyoruz. Bazen insan umutsuzluğa kapılıyor. Sanat sayesinde umudu tamir ediyoruz.”
Sezen Aksu konserde dört şarkı söyleyecek. İkisi “Ağladıkça” ve “Vazgeçtim” gibi efsane şarkıların bestecisi Ara Dinkjian’dan. Diğer ikisi Arto Tunçboyacıyan’dan. Arto Tunçboyacıyan heyecanlı: “Aslında içimiz iyi. Türkiye’de meseleleri doğrudan konuşamıyoruz. Pastada sorun var. Kremaya takıyoruz. Oysa birbirimizi biraz rahat bıraksak, ne şarkılar yazarız, ne bilimler yaparız, ne güzel oluruz. Olmuyor.”

Dağınık mı kalsın?
Çarşamba konseri ‘başka bir ihtimal var’ demek için şans. Ara Dinkjian dünyayı dolaşan bir müzisyen. Babası Onnik Dinkjian, Diyarbakırlı bir müzisyen. Ara ‘kendini en çok evde iyi hissettiğini, akşam eve mutlu döndüğünde iyi yaşadığını hissettiğini’ söylüyor. Dünyada yalnızca Türkiye’de ve Kardeş Türküler’le çalıştığında eve dönmek istemediğini’ ekliyor.
Sezen Aksu’yu soruyorum. “Aman Allahım!” diyor. “Bir şarkı yazdım. Vazgeçtim diye. Sever mi bilmiyordum. Beş gün İstanbul’da takıldık. Son gün ‘Hani şarkı?’ dedi. Verdim. Beğenir mi bilmiyorum. Hemen oracıkta söz yazdı. Onno’yla girdik çaldık. Dinledikten sonra bu şarkıyı ben mi yazdım diye şaşırdım. Sezen çok başka.”
Aynur’a yapılanı anımsatıyorum. Arto Bey çok üzgün. “Jazz değil, kazz konseri oldu” diyor. Ara Dinkjian da şaşırmış, New York’ta izlemiş olanları. Gözlerine inanamamış. “Trajikomik” diyor. “Bu yüzden Açık Hava’da olmak daha önemli. Sezen, ben, Arto, Aynur, Feryaller… Başka bir gece olacak.”
Arto Bey araya giriyor. “Bir lisan bir insan diyoruz, ama hemen ekliyoruz: Senin lisan olmaz. Sonra kim olursan ol gel diyoruz, ama sen dışarı diye uyarıyoruz.” Konser Mevlana’dan deyişlerle başlayacak. Sonra iki saatlik bir heyecan İstanbul semalarını titretecek.
Hepsi heyecanlı. Onlar için özel bir konser. Feryal Hanım “Konserlerin başında bir şeyler söylemek zorlaştı” diyor. “Ahmet Kaya ve Hrant Dink olaylarından ders aldık, hemen bir araya geldik. Dostumuzu yalnız bırakmadık. Her koşulda şarkı söylüyoruz, söyleyeceğiz.”

Türkiye değişti mi?
Ara Dinkjian 20 yıldır Türkiye’ye gelip gidiyor. “New York’tan buraya baktığınızda nasıl bir değişim görüyorsunuz?” diye soruyorum: “Hep gelişiyor. Ama nasıl yapıyorsunuz bilmiyorum. Bir ara üç adım ileri atıyorsunuz. Sonra iki adım geri. Sonra bir iki adım ileri, bir adım geri… Burası çok dinamik. En acayibi nereye gidiyorsunuz hiç belli olmuyor.”
Araya Arto Bey giriyor. Gri tişörtünde Atatürk’ün el yazısıyla “Ne mutlu insanım diyene” yazıyor. “Mesela” diyor, “dün geldim, havaalanındayım. Polis bu tişörtü gördü. Türkçe konuşuyoruz. Bana kızdı. ‘Ne lan biz köpek miyiz, o ne öyle!” dedi. ‘Sen nesin bilmiyorum, biz insanız’ dedim. Aldılar beni bir yere götürdüler yakamı paçamı çekiştirerek. Sonra saldılar. Hem değişiyoruz hem aynıyız.”
Yarın gece, Aynur’un ıslıklandığı yerde bu güzel insanlar, itilip kakılmalarına rağmen müzikle insanlığımızı anımsatacak. En güzel haber, biletlerin çoktan tükenmiş olması. Açıkhava bu sefer herkese iyi gelecek. Orada olmak lazım.

 

Koray Çalışkan – Radikal

 

 

 

12 Eylül AKP İle Sürüyor

Featured

12 Eylül Darbesi’nin 31. yıldönümü dolaysıyla ortak açıklama yapan DİSK, KESK, TMMOB ve TTB, 12 Eylül’ün AKP iktidarı tarafından sürdürüldüğünü kaydetti. Açıklamada, 12 Eylülcülerin yargılanması istendi.

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) ve Türk Tabipleri Birliği (TTB), 12 Eylül 1980 Askeri Darbe’nin yıldönümü dolaysıyla ortak yazılı açıklama yaptı. 12 Eylül’ün demokrasi ve özgürlüklerin gelişmesinin önündeki en büyük engel olduğu belirtilen açıklamada, darbeciler tarafından hazırlanan yasaların 31 yıldır geçerliliğini koruduğuna dikkat çekildi. “12 Eylül’ün siyasi, sosyal ve ideolojik sonuçları hâlâ geçerlidir” denilen açıklamada, şu görüşlere yer verildi:

12 EYLÜL AKP İLE SÜRÜYOR!..

Hesap sorulmayan 12 Eylül anlayışı demokrasi ve özgürlüklerin gelişmesinin önündeki en büyük engeldir!

12 Eylül askeri faşist darbesinin üzerinden 31 yıl geçti. Fakat 12 Eylül hukuku hâlâ geçerlidir, hâlâ güncelliğini korumaktadır, 12 Eylül Anayasası temel hükümleriyle hâlâ yürürlüktedir. 12 Eylül yöneticileri tarafından çıkarılan yasalar ve kurumlar da bugün yürürlüktedir.

Bizzat darbeciler tarafından hazırlanan çalışma yasalarının 31 yıldır geçerliliğini koruyor. 12 Eylül’ün siyasi, sosyal ve ideolojik sonuçları da hâlâ geçerlidir.

Bugün insan haklarından, Kürt sorununa, sendikal hakların ayaklar altına alınmasından adalet mekanizmasına, basın yayın araçlarındaki sansürden üniversite özerkliğinin yok edilmesine, şovenizmin yaygınlaşmasından militarizm övgüsüne… ve krizi hızlandıran ekonomik politikalara kadar hayatımızı karartan bütün uygulamaların kökeninde 12 Eylül’de çizilen toplumu yeniden biçimlendirme projesi vardır. Bu projenin sonuçları kendisini bugün her alanda yozlaşma, çürüme, çözümsüzlük olarak göstermektedir.

12 Eylül faşizmi koşullarında, bir askeri yönetimin baskı ve terör uygulamalarıyla desteklenen ekonomik önlemler paketinin sonuçları, 12 Eylül’ün sınıf rengini bütünüyle ortaya koymaktadır. 24 Ocak Kararları’yla başlayan süreçte halktan tekellere büyük değerler aktarıldığı daha açık görülmektedir ve bu dönemde zenginler daha zenginleşmiş, fakirler daha fakirleşmiştir. Yani 12 Eylül’de halk kaybetmiş, tekeller kazanmıştır!

Bu ülkede 12 Eylül’e giden karanlık yolda 1 Mayıs 1977 yaşanmıştır. 40’ın üzerinde yurttaşımız katledilmiştir.
Bu ülkede Maraş-Çorum-Sivas katliamları yaşanmı, yüzlerce insan kadın, çocuk, yaşlı demeden vahşice öldürülmüştür.
Bu ülkede üniversiteli gençlerimizin üzerine kurşunlar sıkılmış, bombalar atılmış ve yüzlerce gencimiz öldürülmüştür.
Bu ülkede ilerici – devrimci akdemisyenler, emniyet  müdürleri – gazeteciler siyasal suikastlara uğramışlardır.
Bu ülkede günde onlarca kişinin öldüğü – öldürüldüğü günler yaşanmıştır. El bombaları – makineli tüfekler günlük hayata girmiş, işkenceler mahalle karakollarına kadar yaygınlaşmıştır.
Bu ülkede, yurttaşlar bizzat devlet tarafından ayrımcılığa uğramış, kültürleri reddedilmiş, kimlikleri inkâr edilmiş, evlerinden, köylerinden yurtlarından sürülmüş ve yine devlet tarafından yıllarca unutamayacakları acılar yaşatılmıştır.
Gencecik insanlar darağaçlarına çekilmiş, “kaçtı” diye vurulmuş, işkencede katledilmişlerdir.
Sendikalar, partiler, dernekler kapatılmış, mallarına el konulmuş, binlerce insan yargılanıp fişlenmiş, gazeteler, kitaplar, filmler toplatılıp yakılmış, insanlar sürgünlere gönderilmiştir.
Dünyada pek çok ülkede benzer karanlık dönemlerle hesaplaşılmış, sorumlular yargılanarak cezalandırılmış fakat ülkemizi 50 yıl geriye götüren, bütün bu acıları yaşatanlardan hesap sorulmamış, aksine korunmuşlardır.

Günümüzde ise bu erozyon AKP iktidarı tarafından sürdürülmektedir.

AKP genel seçimlerden aldığı çoğunluk iradesini, devlet ve toplum üzerinde tam bir tahakküm kurma gerekçesi olarak kullanmakta, sivil toplumu ve devleti kuşatmakta, başkanlık sistemine yönelen “tek parti” siyaset çizgisi izlemektedir.

AKP, geleneksel devlet yapısını “demokratikleştirdiği” demagojisini yaparken, esasen yaptığı şey, YÖK, RTÜK, HSYK ve diğer 12 Eylül kurumları da dahil olmak üzere, bütün antidemokratik yapıları AKP’lileştirmekten ibarettir. Kendi medyasını, polisini, yargısını yaratarak herkesi dinleyen ve izleyen büyük bir gözaltı düzeni, kendisine biat eden bir toplum oluşturmak istemektedir.

Bu süreçte ülkemizdeki tüm muhalif unsurlar giderek baskı altına alınıp edilgenleştirilmekte ve susturulmaktadır. Böylelikle Türkiye, uluslararası sermayenin kolaylıkla avlanacağı özel bir alana dönüştürülmek istenmektedir. Bu amaçla tüm kurumların önce içi boşaltılarak değersizleştirilmekte, sonra da bir pazarlama tekniği olarak yok pahasına peşkeş çekilmektedir.

12 Eylül’ün bile dokunmaktan çekindiği Kıdem Tazminatı hakkımıza göz diken AKP hükümeti Cumhuriyet tarihinin en büyük saldırısına hazırlanmaktadır.

AKP iktidarı döneminde sendika kapatmaları ve gözaltılar sürmektedir.

Domino taşları gibi birbirini tetikleyen bütün bu olumsuzluklar dini bağnazlığı ve ırkçılığı kışkırtmakta, farklı düşünenlere karşı linç psikolojisini gündelik hayatın ayrılmaz bir parçası haline getirmektedir.

Toplumumuz yüzyıllardır birbirlerine “kardeşim” diye seslenen bir dayanışma ve barış kültüründen uzaklaştırılarak Türk-Kürt düşmanlığının dipsiz uçurumuna doğru itilmektedir.

Bu ülkede halkın birarada yaşama arzusu yine yöneticiler tarafından rencide edilmekte, kardeşlik yerine düşmanlık, eşitlik yerine ayrımcılık, barış yerine savaş ikame edilmektedir. Savaşı, daha büyük bir savaşla çözmeye çalışan, ülkeyi kan, gözyaşı, acı ve yoksulluğa sürüklemeye çaba gösteren başka bir yönetimi dünyada bulmak zordur.

Etnik ve dinsel farklılıklardan doğan gerilimlerin artarak devam ettiği günümüz koşullarında, herkesin temel hak ve özgürlüklerine sahip olmasıyla sağlanacak toplumsal bir barış çağrısının önemi artmaktadır.

- Savaş çığırtkanlığının arttığı,

- Şiddetin ve şiddet kültürünün toplumun dokularına yöneldiği,

- Emeğe karşı saldırıların hız kesmeden sürdüğü,

- Emekçilerin ana gündemi olan işsizliğin, yoksulluğun ve pahalılığın arttığı,

- 12 Eylül 1980 darbesi ile faili meçhullerin, işkencelerin, idamların, yüzbinlerce gözaltı ve tutuklamaların karanlıkta bırakılması ve 12 Eylül darbecilerinin hâlâ yargılanmamış olmasının önümüzde tarihsel bir görev olarak durduğu koşullarda toplumsal muhalefetin sesini yükseltmesi de tarihsel bir gerekliliktir.

Kürt ve Türk emekçilerinin sömürüye ve kapitalizme karşı mücadelesinin örgütlenmesi, temelde, barış içinde özgürlükçü bir geleceğin öngörülmesiyle mümkündür. Türkiye’nin temel ihtiyacı ve toplumsal barışın gerçek yolu, hak ve özgürlüklerinin geliştirilmesine dayalı bir demokratikleşmeden geçmektedir.

12 Eylül bütün sonuçlarıyla ortadan kaldırılmalı ve başta Kenan Evren olmak üzere bütün 12 Eylülcüler yargılanmalıdır!

Kaynak: BirGün

Ülkü Ocakları’ndan Çıkan Cephanelik Şaşırtmadı

Featured

Geçtiğimiz gün Ankara’da büyük çoğunluğu Ülkü Ocağı üyesi 36 kişi gözaltına alınmıştı. Gözaltına alınan ülkücüler, BDP Genel Merkezine yapılan saldırı başta olmak üzere onlarca saldırı ve dolandırıcılıktan sorumlu olarak adliyeye sevk edildi. Yapılan operasyonda ise adeta bir cephanelik ortaya çıktı.

Doğan Haber Ajansı’ndan Fevzi Kızılkoyun’un haberine göre, gasp, tehdit, santaj, öğrencilerden haraç toplama, darp gibi suçlara karışan ve aralarında Ankara Ülkü Ocağı Başkanı Necmi Yıldırım’ın da bulunduğu 36 kişi gözaltına alındı. Uzun süren teknik takip sonucunda Ankara Ülkü Ocağı Başkanı Necmi Yıldırım, yardımcıları Ahmet Y., Coşkun D., ‘fakülte reisleri’ Şeref D., Sait B. ile Ülkü Ocağı üyesi 21 öğrenci olmak üzere, toplam 36 kişi gözaltına alındı.

Suikast silahından, casus kulaklığına her şey var!
Operasyonda, Ankara Ülkü Ocakları merkezinin de aralarında bulunduğu 40 ev ve işyerinde yapılan aramalarda, çok büyük sayıda silah bulundu. Operasyonda 10 ruhsatsız tabanca, 6 av tüfeği, 7 kuru sıkı tabanca, bıçaklar, samuray kılıcı, telsiz, polis copu, elektro şok cihazı, göz yaşartıcı sprey, silahlara ait fişek ve kurşunlar, çok sayıda bilgisayar ve laptop, flaş bellekler, hafıza kartları senet bulundu. Haberde ele geçirilen silahlardan birinin suikast silahı olduğu belirtilirken, komiser apoleti ve dinleme cihazları da bulunduğu açıklandı. Şüphelilerden ele geçirilen casus kulaklık ile başta KPSS’lerde olmak üzere diğer sınavlarda kopya iddialarına da karışıp karışmadıklarının araştırıldığı belirtildi.

Küpeli ve etekli öğrencilere dayak
Haberde Ülkü Ocakları üyelerinin, Ankara’daki üniversitelerde küpeli ve uzun saçlı erkekleri tehdit ederek dövdükleri de belirtildi. Gazi Üniversitesi’nde küpeli bir öğrenciyi kazan dairesine çeken çete üyelerinin, küpeyi çekip öğrencinin kulak memesini kopardığı da belirtildi. Bu arada çete üyelerinin mini etek giyen kızları da tehdit ettiği, tehditleri dikkate almayanlara ise saldırdığı dile getirildi. Yine aynı sertliğin oruç tutmayan öğrencilere de uygulandığı da kaydedildi.

Öğrencilere oruç tutmadığı için saldıran Ülkücülerin teknik takip sonucunda oruç tutmadığı ve Ramazan ayında içki içtikleri de polis kayıtlarında yer aldı.

BDP Genel Merkezini tarayacaklardı
Haberde yer alan bir diğer önemli konu da, çetenin, PKK’nin Silvan saldırısının ardından BDP Genel Merkezi’ne yönelik bir saldırı planladığının tespit edilmiş olması. Teknik takibe takılan Ülkü Ocakları üyelerinin çatışmanın olduğu akşam ağır silahlarla BDP binasına saldıracağı ancak polisin aldığı önlem sayesinde bundan vazgeçtiği de belirtildi.

MHP’li vekile tehdit
Ülkücü çetenin, MHP eski Ankara Milletvekili Sedat Çevik’i tehdit ederek zorla para istediği de belirtilirken, çeteye para vermek istemeyen Çevik’in, devreye MHP’den başka milletvekilleri sokmaya çalıştığı kaydedildi. Çete üyelerinin ayrıca üniversite öğrencilerini zorla geziye katılmaya mecbur bıraktığı ve böylece haksız para kazandığı da söylendi.

Saldırı görüntülerini üniversiteye zorla sildirmişler
Yapılan operasyonda Ülkü Ocaklarının, bütün faaliyetlerini rapor haline getirerek başkanlığa sunduğu da tespit edildi. Ülkü Ocakları’nda yapılan aramada, üniversitelerde ülkücü çetenin yaptığı saldırıların görüntülerini dahi üniversite yönetimini tehdit ederek sildirdiği ortaya çıktı.

Üniversite yönetimi bunlardan bıkmıştık!
Olayların merkezinde bulunan Gazi Üniversitesi’nin genel sekreteri ve sekreter yardımcıları da emniyete konuyla ilgili bilgi verdi. Haberde üniversite yönetimin operasyondan memnuniyetlerini dile getirdiği ve “Elinize sağlık, bunlardan bıkmıştık, bizi de kurtardınız” belirtildi. Ayrıca polisin ülkücülerle ilşkili üniversite hocalarına dönük de bir operasyon gerçekleştirdiği belirtildi.

Adliyeye sevkedildiler
Ülkü Ocakları üyelerinin, ’eğitim hakkını engelleme, hürriyeti tehdit, öğrencilere baskı kurmak suretiyle darp, haraç, tehdit, adam yaralama, üniversitede düzenlenen faaliyetlerden haksız gelir elde etme, çek- senet tahsilatı’ suçlamalarıyla mahkemeye sevk edildiği de haberde yer buldu.

Ülkü Ocakları şaşırtmadı, devlet şaşırttı!
Türkiye’nin birçok üniversitesinde Ülkü Ocağı üyelerinin on yıllardır terör estirdiği biliniyor. Solcu ve Kürt öğrencilere dönük olarak yapılan saldırılar dışında bu kişilerin mafyatik ilişkilere girdiği de hemen herkes tarafından biliniyor. Bilinen bir diğer şey ise, üniversite yönetimlerinin birçoğunun ve polisin bu duruma göz yumdukları. Bu yüzden Ankara’da yapılan baskında çıkan cephanelik değil ama devletin yaptığı operasyon şaşırttı.

Kaynak: SoL

 

 

 

1’inci Türk İşi Fantastik Filmler Festivali Etkinlik Programı

Featured

Ankaralı bir grup deneyimli ve sinemasever gencin elinden çıkan festivalin programı şu şekilde:

 

Bu festival, ülkemizde “fantastik sinema” türünün sevilmesi, derinlemesine tanınması ve sinema sanatçılarımızın söz konusu dalda kısıtlı koşullar içinde ürettikleri yapıtların geçmişe göre çok daha farklı bir anlayış çerçevesinde ele alınması için meslek hayatı boyunca yoğun emekler ortaya koymuş bulunan merhum sinema yazarı / sinema tarihi araştırmacısı Metin Demirhan’ın (1965-2007) aziz hatırasına ithaf edilmiştir.

Festival’in film gösterimleri Kızılırmak Sineması 4 numaralı salonda gerçekleştirilecektir. Söyleşi mekanları daha sonra ilan edilecektir.
Gösterimlerin ve söyleşilerin başlangıç-bitiş saatleri kesindir. Genel akışın bozulmaması için hiç bir gösterim ya da söyleşide zaman sarkması olmayacaktır.
Salonda yabancı uyruklu sinemaseverler bulunduğunda ve organizasyon komitesinden özellikle talep edildiğinde, bütün uzun metrajlı filmler İngilizce altyazılı olarak (da) gösterilebilir.
Etkinliğin hiç bir aşaması için Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmî kurumlarından herhangi bir parasal destek talep edilmemiş ve bu türden bir yardım alınmamıştır.
Festival boyunca bütün etkinliklere giriş ücretsizdir.
23 EYLÜL CUMA / GÜN 1
12.00 – Belgesel Film: “Fantastiğin Sineması”
Yönetmen: Mesut Kara / 2007 Yapımı / Renkli ve Siyah-Beyaz / Süre: 90’20” (Yönetmenin katılımıyla gösterim)

“14,5 DAKİKA İSTİRAHAT VE İHTİYAÇ MOLASI”

13.45 – Kısa Film: “Hezarfen” (Animasyon)
Yönetmen: Tolga Arı / 2010 Yapımı / Süre: 3’20”

13.50 – Türk Fantastik Sinema Tarihinden: “Kilink, Uçan Adam’a Karşı”
Yönetmen: Yılmaz Atadeniz / 1967 Yapımı / Süre: 108’ / Siyah-Beyaz / İngilizce Altyazı: İsteğe bağlıdır

“7 DAKİKA İSTİRAHAT VE İHTİYAÇ MOLASI”

15.45 – Kısa Film: “Dördüncü Çarpışma: İstanbul Bağlantısı”
Yönetmen: Tanay Genco Ülgen / 2010 Yapımı / Süre: 4’15”

15.50 – Türk Fantastik Sinema Tarihinden: “Kilink: Soy ve Öldür”
Yönetmen: Yılmaz Atadeniz / 1967 yapımı / Süre: 93’ / Siyah-Beyaz / İngilizce Altyazı: İsteğe bağlıdır

“7 DAKİKA İSTİRAHAT VE İHTİYAÇ MOLASI”

17.30 – Kısa Film: “Eski Dünyanın Orduları”
Yönetmen: İsmail Kemâl Çiftçioğlu / 2011 Yapımı / Süre: 28’15”

18.00 – Türk Fantastik Sinema Tarihinden: “Zagor: Kara Bela”
Yönetmen: Nişan Hançer / 1970 yapımı / Süre: 75’ / Siyah-Beyaz / İngilizce Altyazı: İsteğe bağlıdır

“10 DAKİKA İSTİRAHAT VE İHTİYAÇ MOLASI”

19.25 – Kısa Film: “Vidalar”
Yönetmen: Can Evrenol / 2006 Yapımı / Süre: 10’

19.35 – Kısa Film: “Diyet Kokain”
Yönetmen: Haktan Kaan İçel / 2007 Yapımı / Süre: 07’40”

19.45 – Kısa Film: “Kırılmış: Bir Kara Film Hikâyesi”
Yönetmen: Berkin Çelik / 2011 Yapımı / Süre: 12’10”

HAYDİ, ŞİMDİ DE TÜRK SİNEMA TARİHİNDEKİ BU ÇILGIN FİLMLERİ ÜRETEN KAHRAMANLARIN EN ÖNDE GELENLERİNDEN BİRİYLE BİZZAT TANIŞMAYA!
(Söyleşi merkezine geçmek ve salonda yerinizi almak için toplam 17 dakikanız bulunmaktadır.)

20.15 – AKTÖR, DUBLÖR VE DÖVÜŞ SAHNELERİ KAREOGRAFI
LEVENT ÇAKIR İLE SÖYLEŞİ
Moderatör: Ali Murat Güven (Sinema Yazarı / Sinema Tarihi Araştırmacısı / Yeni Şafak gazetesi)
Yer:……………………

24 EYLÜL CUMARTESİ / GÜN 2
12.00 – Kısa Film: “Aybike’nin Ölümü”
Yönetmen: Tolga Aydın / 2011 Yapımı / Süre: 12’55”

12.15 – Kısa Film: “Gelecekten Anılar”
Yönetmen: Hüseyin Mert Erverdi / 2010 Yapımı / Süre: 6’40”

12.25 – Türk Fantastik Sinema Tarihinden: “3 Dev Adam”
Yönetmen: Tevfik Fikret Uçak (1933-2003 / Saygıyla anıyoruz) / 1973 yapımı / Süre: 79’ / Renkli / İngilizce Altyazı: İsteğe bağlıdır

“16 DAKİKA İSTİRAHAT VE İHTİYAÇ MOLASI”

14.00 – Kısa Film: “Diken Üstü” (Animasyon)
Yönetmen: Haktan Kaan İçel / 2006 Yapımı / Süre: 8’25”

14.10 – Türk Fantastik Sinema Tarihinden: “Ölüler Konuşmaz ki…”
Yönetmen: Yavuz Yalınkılıç (1930-2005 / Saygıyla anıyoruz) / 1970 Yapımı / Süre: 73’ / Siyah-Beyaz / İngilizce Altyazı: İsteğe bağlıdır

“7 DAKİKA İSTİRAHAT VE İHTİYAÇ MOLASI”

15.30 – Kısa Film: “Babaannem”
Yönetmen: Can Evrenol / 2008 Yapımı / Süre: 6’32” (+18 / Kanlı şiddet içermektedir)

14.40 – Türk Fantastik Sinema Tarihinden: “Turist Ömer Uzay Yolu’nda”
Yönetmen: Hulki Saner (1925-2005 / Saygıyla anıyoruz) / 1973 Yapımı / Süre: 72’ / Renkli / İngilizce Altyazı: İsteğe bağlıdır

“8 DAKİKA İSTİRAHAT VE İHTİYAÇ MOLASI”

16.00 – Kısa Film: “Kurban Bayramı”
Yönetmen: Can Evrenol / 2008 Yapımı / Süre: 05’37” (+18 / Kanlı şiddet içermektedir)

16.10 – Türk Fantastik Sinema Tarihinden: “Demir Yumruk: Devler Geliyor”
Yönetmen: Tunç Başaran / 1970 Yapımı / Süre: 71’ / Siyah-Beyaz / İngilizce Altyazı: İsteğe bağlıdır

“9 DAKİKA İSTİRAHAT VE İHTİYAÇ MOLASI”

17.30 – Kısa Film: “Babama ve Anneme” (Festivalin en rahatsız edici filmi / “Ön Uyarmalı” gösterim)
Yönetmen: Can Evrenol / 2010 Yapımı / Süre: 08’35” (+18 / Kanlı şiddet ve cinsellik içermektedir. Bu filmden önce izleyiciler filmin konusu ve anlatım tekniği konusunda özenle uyarılacak, izleme ya da izlememe yönündeki tercihleri bütünüyle kendilerine bırakılacaktır.)

“6,5 DAKİKA ‘KENDİNE GELME’ MOLASI”

17.45 – Türk Fantastik Sinema Tarihinden: “Süpermen Dönüyor”
Yönetmen: Kunt Tulgar / 1979 Yapımı / Süre: 69’ / Renkli / İngilizce Altyazı: İsteğe bağlıdır

HAYDİ, ŞİMDİ DE TÜRK SİNEMA TARİHİNDEKİ BU ÇILGIN FİLMLERİ ÜRETEN KAHRAMANLARIN EN ÖNDE GELENLERİNDEN BİRİYLE BİZZAT TANIŞMAYA!
(Söyleşi merkezine geçmek ve salonda yerinizi almak için toplam 36 dakikanız bulunmaktadır.)

19.30 – YAPIMCI, YÖNETMEN VE AKTÖR KUNT TULGAR İLE SÖYLEŞİ
Moderatör: Murat Tolga Şen (Sinema Yazarı / Sinema Tarihi Araştırmacısı / www.otekisinema.com)
Yer:……………………

25 EYLÜL PAZAR / GÜN 3
12.00 – Kısa Film: “Sayfalar”
Yönetmen: Haktan Kaan İçel / 2007 Yapımı / Süre: 3’33”

12.05 – Kısa Film: “Aklımın Odaları”
Yönetmen: Can Fakıoğlu / 2008 Yapımı / Süre: 8’15”

12.15 – Türk Fantastik Sinema Tarihinden: “Demir Pençe: Korsan Adam”
Yönetmen: Çetin İnanç / 1969 yapımı / Süre: 85’ / Siyah-Beyaz / İngilizce Altyazı: İsteğe bağlıdır (Yönetmenin katılımıyla gösterim)

HAYDİ, ŞİMDİ DE TÜRK SİNEMA TARİHİNDEKİ BU ÇILGIN FİLMLERİ ÜRETEN KAHRAMANLARIN EN ÖNDE GELENLERİNDEN BİRİYLE BİZZAT TANIŞMAYA!
(Söyleşi merkezine geçmek ve salonda yerinizi almak için toplam 23 dakikanız bulunmaktadır.)

14.00 – YAPIMCI, SENARİST VE YÖNETMEN ÇETİN İNANÇ İLE SÖYLEŞİ
Moderatör: Utku Uluer (Sinema Yazarı / Sinema Tarihi Araştırmacısı http://sinematik.blogspot.com)
Yer:……………………..

16.00 – Kısa Film: “Sandık”
Yönetmen: Can Evrenol / 2007 Yapımı / Süre: 5’50”(+18 / Kanlı şiddet içermektedir)

16.10 – Türk Fantastik Sinema Tarihinden: “Yılmayan Şeytan”
Yönetmen: Yılmaz Atadeniz / 1973 yapımı / Süre: 86’ / Renkli / İngilizce Altyazı: İsteğe bağlıdır (Yönetmenin katılımıyla gösterim)

HAYDİ, ŞİMDİ DE TÜRK SİNEMA TARİHİNDEKİ BU ÇILGIN FİLMLERİ ÜRETEN KAHRAMANLARIN EN ÖNDE GELENLERİNDEN BİRİYLE BİZZAT TANIŞMAYA!
(Söyleşi merkezine geçmek ve salonda yerinizi almak için toplam 24 dakikanız bulunmaktadır.)

18.00 – YAPIMCI, SENARİST VE YÖNETMEN YILMAZ ATADENİZ İLE SÖYLEŞİ
Moderatör: Mesut Kara (Sinema Yazarı / Sinema Tarihi Araştırmacısı / http://yesilcamhatirasi.blogspot.com)
Yer:……………………..

20.30 – TÜM KONUKLARIN, YANISIRA DA FANTASTİK SİNEMASEVERLER VE MEDYANIN KATILIMIYLA ÖDÜL TÖRENİ
Yer: Kızılırmak Sineması / 2. Salon

 

Nüve

 

 

 

Hitit Güneşi Yeniden Doğuyor

Featured

Ankara’nın camili logosu mahkeme kararıyla ortadan kaldırıldıktan sonra Belediye Başkanı Melih Gökçek, ‘Ankara kedisi gözlerini’ kullandığı yeni logosunu basına tanıtmıştı. Ancak Danıştay 8. Dairesi yeni logoyu da iptal etti.

 

Kararda, “Dava konusu kararda toplantıya katılanların dahi üçte ikisinin bu yönde oy kullanmadığı görüldüğünden işlemin şekil yönünden hukuka aykırı olduğu sonucuna varılmaktadır” denildi.

 

Danıştay 8. Daire’nin iptal kararının arkasından Ankara’nın Hitit Güneşi logosuna dönüp dönmeyeceği merak konusu oldu. Ancak belediye başkanı Melih Gökçek’in inatçı tavrı eski logoya dönülmeyeceğine dair görüşlere neden oluyor.

 

Nüve

 

 

 

Faşist İtalya’da Olur

Featured

CHP’li Türmen, “Hükümet Bilim Akademisi’nin özerkliğine son verdi. Özerk olmayan akademi faşist İtalya’da, Mussolini İtalya’sında vardı, hoşuna gitmediği için hükümete bağlandı” dedi

 

CHP İzmir Milletvekili Rıza Türmen, Türkiye Bilimler Akademisi’nin (TÜBA) üyelerinin üçte birinin hükümet, üçte birinin YÖK tarafından atanmasına yönelik düzenlemeyi eleştirerek, “Faşist olmayan İtalya dışında özerk olmayan bilim akademisi yoktur“ dedi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü bu yanlışı düzeltmeye davet eden Türmen, Anayasa Mahkemesi’ne gitmeyi planladıklarını da açıkladı. Son bir ayda çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) aralarında RTÜK, SPK, BBDK’nın da bulunduğu 8 kurumun bakanlık denetimine sokulduğunu anlatan Türmen, “Bakanlık soruşturma ve ceza hakkına sahip oldu, özerklikleri de bitti” dedi. Türmen, hükümetin TÜBA’nın özerkliğine son verildiğini söyledi. TÜBA’yla ilgili KHK’nin, Gıda Hayvancılık Bakanlığı Teşkilat Kanunu’nu da kapsadığına dikkati çeken Türmen, “Bu da hükümetin bilime verdiği önemin göstergesi” dedi.

 

İçeride değil dışarıda kıyamet koptu

Türmen, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bilim akademileri özerktir. Özerk olmayan bilim akademisi faşist İtalya’da, Mussolini İtalya’sında vardı. Faşist hükümetin hoşuna gitmediği için hükümete bağlandı. Onun dışında Nazi Almanya’sında bu olmadı. Rusya’da Putin bunu yapamadı. Bulgaristan bir kanun çıkardı, eğitim bakanlığına bağlamaya çalıştı, Cumhurbaşkanı veto edeceğini söyledi. Faşist İtalya dışında özerk olmayan bilim akademisi yoktur.”

TÜBA’nın özerkliğinin sona erdirilmesinin Türkiye dışında “kıyamet kopardığını” ifade eden Türmen, TÜBA yönetiminin Cumhurbaşkanı Gül’den randevu isteğini anımsattı. Türmen, “Ümit ediyoruz ki Cumhurbaşkanı buna müdahale eder ve bu yanlışı düzeltir.

Bu düzeltilmesi gereken bir yanlıştır” dedi. Bir gazetecinin, “Türkiye’deki bilim dünyası buna yeterli tepkiyi verdi mi” sorusuna Rıza Türmen, “Buna ‘Evet’ demeyi çok isterdim. Hayır vermiyor.

Türkiye dışındaki tepkiyi içeriden görmüyorsunuz. Özellikle bilim çevrelerinin buna direnmesi lazım. Bu herkesi yandaş olmaya götürür” karşılığını verdi.

 

Kaynak: Milliyet

 

 

 

Hrant’ın Arkadaşlarından Başbakan’a Mektup

Featured

Hrant’ın arkadaşları, Hrant Dink’in doğum günü anısına başbakan Erdoğan’a bir mektup yazdı.

 

“19 Eylül Pazartesi saat 10.00′da adalet için Beşiktaş İskele Meydanı’ndayız! Küresel Barış ve Adalet Koordinasyonu (Küresel BAK)” notuyla yayınlanan mektupta şöyle denildi:

 

15 Eylül Hrant Dink’in doğumgünü. Yaşasaydı, 57 yaşına basacaktı. 19 Ocak 2007′de, bebeklerden katil yaratan o karanlık Hrant’ı aramızdan almasaydı, muhtemelen yarın akşam torunları, ailesi ve dostlarıyla birlikte rakısını yudumlayacaktı.

İzin vermediler.

19 Eylül Pazartesi günü, katillerinin yargılandığı davanın yeni bir duruşması var.

Artık sayısını anımsamadığımız, bir arpa boyu yol alınamayan duruşmalardan biri daha…

Böyle bir günde, Hrant’ın arkadaşları olarak Başbakan Erdoğan’a hep birlikte aşağıdaki mektubu yazdık.

Sayın Başbakan,

Arkadaşımız Hrant Dink’i öldürdüler.

Beşinci yılına yaklaşan adalet arayışımız kadük kalmıştır.

Dilekçe verdiğimiz topyekun devlet, kendini katile yakın gördü.

Zaten; katil, polis, bayrak ve muzaffer gülümseme kahramanlık posterinde poz vermişti.

Bir türlü ilamını malum edemediğiniz o kalabalık güruh, elbirliği ile kıstırmışlar, hain pusuda kurşun sıkmışlar, kaçmışlar, saklanmışlardı.

Şikayetçiyiz.

“Adalet, namus sözümdür” diye ölü evinde ant içtiğiniz halde, Hrant Dink’i işaret parmağıyla gösterip “Bunu” diyen yardımcınızı “Meclis Başkanı”, resmi makamda adamları resmen, “Yakarız canını bak” diyen valinizi vekil, emanet edilen canı kollamayan Emniyet Müdürü’nüzü vali, 17 yaşındaki O.S.’yi kocaman Ogün Samast ettiniz.

Kan adaletle susar, şikayetçiyiz.

İsim verdik soruşturun diye, İçişleri Bakanı’nız, olmaz onlar bizim çocuklar dedi.

Dışişleri Bakanı’nız AİHM savunmasında bu toprakların yiğit evladına Nazi dedi.

Çevik kuvvetleriniz Rakel Dink önlerinden geçerken katillere yazılan methiye türkülerini mırıldanarak Beşiktaş Adliyesi’nde koro yapıverdiler .

Katillerimizi adalet evine getiren Jandarma, cezaevi aracına “Ya sev ya terk et” diye yapıştırma asmıştı.

Sayın Başbakan,

Nedir daha derine inmeyi engelleyen o “büyük kasabanın sırrı”?

Azınlıklardan gasp edilenin birazını geri vermeniz sebebiyle seslendirdiğiniz nutukta, “Bu ülkede hiç kimse ruh tedirginliğiyle yaşamayacak artık” diyordunuz Hrant’ın veda mektubuna atfen…

İnanın, tedirginliğimiz her zamankinden büyüktür.

Sayın Başbakan,

Mala gelenin telafisi bulunur.

Cana gelene de davranınız.

Anadolu toprağından Hrant Dink’in payına bir metrekare toprak düştü.

O da mezarıdır!

Kamera denilen vaka nüvis silinmiş, bize kalan 19 Ocak 2007 seyirliğinde 5 kişi saydık, Hrant’a pusu kuranlardan…

Kim bunlar Sayın Başbakan?

Görüneni, görünmeyeni, katillerimizi istiyoruz, adalet olsun, hak hakim olsun diye.

Bizim hakkımız bizde saklı duruyor, helalleşmekten başka çarenin kalmadığı savaş yorgunu memleketimizde…

Suallerimiz cevapsız!

Adalet nöbetçisi “Hepimiz Hrant’ız” diyen yüzbinlerin eli hâlâ vicdanında…

Cevaplarımızı almadan susmayacağız.

Sormaya devam edeceğiz.

Hrant için, adalet için!

Hrant’ın Arkadaşları

 

Nüve

 

 

 

CHP Marx’ı Keşfediyor

Featured

CHP Genel Başkan Yardımcısı Birgül Ayman Güler ‘Marx haklı çıktı’ dedi.

 

Cumhuriyet Gazetesi’nden Türey Köse’ye röportaj veren Birgül Ayman Güler’in sorulara verdiği yanıtlar ve haberin detayları şu şekilde:

 

CHP’li Birgül Ayman Güler, artık yönetimde Mülkiyelilerin olmadığını söyledi.

Şimdi belediyeciler var

CHP İzmir Milletvekili, “parti sözcüsü” Birgül Ayman Güler, partisinin medya önündeki yeni yüzü. Güler öğrenciliğinde “sosyalist”, bugün “Kemalist”… 12 Eylül’de gözaltına alınmış bir darbe mağduru… Tandoğan mitinginde “Darbeci değil, devrimciyiz” diyen akademisyen… “Mülkiye” mezunu değil ama “Mülkiye geleneğinin temsilcisi”… Uşak’ta bir yemekte gençlerle birlikte halay çeken, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ile sınır karakolunda kendisine “anneleri gelmiş gibi davranan” askerlerle sohbet eden bir siyasetçi.

Yugoslavya’dan göçen bir ailenin 7 çocuğundan biri olan Güler, 25 yıllık evli. Son seçimlerde İzmir milletvekili olarak parlamentoya giren ve “CHP genel başkan yardımcısı, parti sözcüsü” sıfatıyla kamuoyu önüne çıkmaya başlayan Güler, Cumhuriyet’in sorularını yanıtladı:

“Parti sözcüsü” olmak konuşurken sizi çok kısıtlıyor mu?

Hayır, çok kısıtlamıyor. “Yerine göre ama hep olduğun gibi ol” kuralına uyuyorum. Böylece duruş sorun olmuyor. Sözlere gelince; kendi aklının sözünü söyleyen akademisyen ile partinin sözünü söyleyen sözcü arasındaki fark açık. Akademik ve bireysel siyasal sözlerimin çerçevesi kendi aklım. Sözcülük sözlerim ise genel başkanın çizdiği çerçeveye göre belirleniyor.

- Sizi politikayla yakından ilgili bir akademisyen olarak tanıyoruz. Öğrenciliğiniz sırasında da “politik” miydiniz?

Elbette.. Siyasal yaşamı Orta 2. sınıftan bu yana biliyorum, demek ki 14 yaşımdan beri… Üniversite yıllarında sosyalist gençlik hareketleri içindeydim.

- 12 Eylül’ü nasıl yaşadınız? Darbecilerden hesap sorulacağına inanıyor musunuz?

15 gün gözaltında kalarak. 5 Ağustos 1981’de Bergama’da gözaltına alındım. Bu kadrodan içeri giren, mağdur olan var mı? AKP 12 Eylül’ün bugünkü uygulayıcısıdır.

- Tandoğan’da cumhuriyet mitingi konuşmacılarındandınız. “Darbeci değil, devrimciyiz” dediniz. Kılıçdaroğlu, “27 Mayıs’ı yapanlar bugün utanıyor” dedi ve “darbe” nitelemesini kullandı. Siz, 27 Mayıs’ı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Terimler ve tanımlar konusu zor konulardandır. Magazin ve sıcak propaganda dışında düşünülmeleri gerekir… 27 Mayıs ve 1961 Anayasası ile ilgili olarak aklımda en önemli sorun noktası, 1924 Anayasası’nda Cumhuriyetin ilkeleri maddesini değiştirmiş olması. 1924 Anayasası 1937’de son biçimi verilen değişiklikle, Cumhuriyetin niteliklerini altı okla özetlemişti. Daha sonra gelen “devletçilik” ve “halkçılık” ilkeleri yerine “sosyal devlet” gelmiş, “devrimcilik” ilkesi dışarıda bırakılmıştı. Bu tercihin “ilericilik” olarak nitelenmesi konusunda kuşkuluyum.

- Kendinizi siyasal olarak nasıl tanımlarsınız? Sosyal demokrat, ulusalcı, Kemalist…

Bana “ulusalcı” denir zaten. Evrensel anlamda öncelikle solcuyum. Türkiye’nin tarihsel özgünlüğü içinde Kemalistim.

- Mülkiye mezunu değilsiniz. Ama “Mülkiyeli” sayılıyorsunuz…

4 yıl lisans okumadım ama kendimi Mülkiye geleneğinin temsilcisi sayıyorum. 1984’te Mülkiye’de mastera başladım, 8 yıllık master ve doktoranın sonunda 2002-2010 yılları arasında hocalık yaptım.

- Geçmişte devlet yönetiminde “Mülkiyeli” damgası baskın olurdu. Artık “Mülkiyelilerin” yerini “belediyeciler” mi aldı? Aldı da ne oldu?

Turgut Özal ile birlikte mühendisler ve teknokratlar almıştı ön sıraları. Şimdi iktidar partisi bakanlarının İstanbul belediyesi başta olmak üzere belediyelerden geldikleri düşünülürse evet böyle denebilir. Aldı da ne oldu? Belediyecilik perspektifinin ulusal ve uluslararası yönetim sorumluluğu için yetersiz bir birikim olduğu, kanıtlanmasına hiç de gerek yok ama kanıtlanmış oldu. Şimdi “Mülkiyeli” damgası yok ne yazık ki. Ama doğru işlerde ve “doğru iş yapın” uyarılarında bu damga tüm gücünü sürdürüyor.

Türkiye sanayisizleştirildi

- Kamu yönetimi dersleri verdiniz. Özal dönemi ile AKP dönemini nasıl kıyaslarsınız?

AKP, ANAP politikalarının, daha açık deyişle 12 Eylül darbe politikalarının kesintisiz devamından ibarettir. Aralarında nitelik farkı yok, uygulama aşaması farkı var. Kenan Evren-Turgut Özal-Tayyip Erdoğan çizgisi adeta kesintisiz bir çizgidir. İhracata dönük sanayileşme adı altında Türkiye’yi sanayisizleştirme 12 Ocak 1980 kararlarıyla başlamıştı; AKP iktidarlarında bu çizgi sonuna erişti ve Türkiye sanayisizleştirildi. Dünyayla bütünleşme adı altında devlet ekonomiden çekilecek denerek özelleştirmeler başladı; son tarımsal-sınai iktisadi kuruluşlar AKP tarafından elden çıkarılmakta. Devlet sağlık-eğitim hizmetlerinden sorumlu değildir denmişti; özel okullaşma ve özel hastaneleşme bugünkü sözde reformlarla sürüyor.

Pavey ders verdi

- Şafak Pavey’in milletvekili seçilmesiyle kadınların TBMM’de pantolon giyememesi birden “memleket meselesi” oldu. Bu, biraz da toplumun “engelli” insanları görmeye hazır olmamasından mı kaynaklanıyor? Bugüne dek CHP’de “Pantolon serbest olursa, arkasından türban gelir” kaygısı vardı…

Şafak Pavey, AKP’lilere büyük ders verdi. Engeli saklama gereği duymayan yüksek özgüveniyle hepimizi kendisine hayran bıraktı. Ve bir de AKP fırsatçılığının ne menem bir şey olduğunu bir kez daha görmemizi sağladı. Söylediğiniz şey bir “CHP kaygısı” değil, AKP fırsatçılığına karşı CHP’nin uyanık ve atak duruşu. AKP, her durumu kendi gizlenmiş gündemi için kullanmaya odaklanmış bir zihniyetle çalışıyor. Biz bu zihniyeti görüyoruz ve buna direniyoruz.

- Akademisyenlerin siyasette biraz “tepeden” bir tavrı vardır. Siz Uşak’ta gençlerle göbek atmışsınız…

ADD’nin Uğur Mumcu etkinlikleri vardı, çok güzel bir toplantı yaptık. Sonra yemeğe gittik. Gençler halay çekiyordu. Ben öğretmen olarak gençlere uzak duramam. Onlarla halaya girdim…

Marx haklı çıktı

- Son dönemde “Kapitalizm çöküyor, Marx haklı çıktı” değerlendirmeleri yapılmaya başladı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Doğru değerlendirme… Dünya sisteminin bunalımını aşabilmek için gerekli olan aklı yitirdiğini, dünyayı adeta üçüncü dünya savaşına sürükleme çılgınlığına kapıldığını düşünüyorum.

Kadınlar artık söyleyen olmamalı

- Siyasette kadın, gençlik kolları “ayak işleri yapan, afiş asan, kermes düzenleyen” organlar olmaktan nasıl çıkacak?

CHP ana MYK, Kadın MYK ve Gençlik MYK ortak toplantılarıyla… Bu ortak çalışma sistemini il, ilçe ve belde düzeyinde inşa ederek… İl ve ilçe örgütlerinde kadın yöneticiler artmalı. Kota iyi bir destek ama tek başına çözüm olmuyor. Kadınlar hep “Bize söyleyin, ne isterseniz yapalım” diyorlar. Oysa kadınlar artık “söylenen” değil, “söyleyen” olmalı.

 

 

 

Karikatüre 1 Yıl Hapis İstemi

Featured

Penguen dergisinde çizdiği karikatür nedeniyle Bahadır Baruter hakkında 1 yıl hapis istendi.

 

Penguen’de çizdiği karikatürde cami sütununda okunan “Allah yok, din yalan” yazısı nedeniyle Türkiye Diyanet ve Vakıf Görevlileri Sendikası ile bazı vatandaşların şikâyetçi olduğu karikatürist Ömer Bahadır Baruter hakkındaki soruşturma tamamlandı.

 

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianamede Baruter’in “Halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerleri alenen aşağılama” suçundan 1 yıla kadar hapis istemiyle yargılanılması talep edildi. Baruter, bugün hâkim karşısına çıkacak.

 

Habertürk

 

 

 

Yeni – İslami – Moda: “StyleIslam”

Featured

İftara sayılı dakikalar kalmış. Oruç tutanların aksine rahat bir şekilde Hacıbayram’da kurulu stantları geziyoruz. Arka tarafta iftar çadırı önündeki kuyruk iki yüz metreyi geçmiş; her türlü insan sırada.

 

Otomatik tespihler, pet şişe içinde ‘buz gibi’ zemzem suları, çin malı başörtülü bebekler, sesli namaz eğitim posterleri, çocuklar için islami oyuncaklar, çocuklar için seccadeler, din adına her konuda sözü olan yazarların kitapları, gül suyunun binbir çeşidi, kokusu on metreden burnunuzun direğini sızlatan hacı yağları… İlgili ilgisiz ne ararsanız var Hacıbayram’daki Ramazan pazarında. Bu koku ve renk kalabalığının içinde, pazardaki onlarca sergi arasında diğerlerinden farklı olan biri çok ilgimizi çekti: StyleIslam markalı tarz tişörtlerin satıldığı sergi.

 

Rengarenk tişörtlerin üzerinde İngilizce olarak yazılmış sloganlar ve iyi tasarlanmış figürler dikkatimizi çekiyor. Sloganlar zamanın ruhuna uygun. Hepsi islami mesajlar veriyor. Mesajlar farklı olsa da mesaj içerikli tişörtlerin grafiği ve tarzı tanıdık. 68 hareketinin ve ardından çevreci gençliğin topluma kendilerini anlatmak için kullandığı araç İslami mesajlarla yeniden üretilmiş. Mesajların hemen hepsi İngilizce, bazıları çok tanıdık: “Terörizmin dini yoktur. Sevgi atın, bomba değil”, “Yaratan’a tapın, yaratılana değil”, “Cennet anaların ayakları altındadır”. Bunun yanında tek tük Türkçe tişörter de var. Bakanlara ‘5 vakit namazı’ hatırlatan bir diğer tişörtün üzerinde kocaman bir 5 rakamı altında ‘VKT’ onun altında da ‘NMZ’ harfleri sıralanmış. Sergide duran çocuklar tişörtlerin kim(ler) tarafından tasarlandığını bilmiyorlar. Onların derdi, satış rakamları ki ondan da bir hayli memnunlar. Almanya’dan geldiğini söyleyebiliyorlar sadece. Gerisi hazreti google’da yaptığımız derinlemesine bir araştırmadan çıktı.

 

Tasarımlar ve Styleİslam markası Almanya’da yaşayan gurbetçi bir ailenin çocuğu olan Melih Kesemen’e(Melo) ait. Melo, ilk tişörtü olan “I love my Prophet” (peygamberimi seviyorum) temalı tişörtü 2004’te Danimarka’da yayınlanan Muhammed peygamber karikatürlerinin ardından tasarlamış ve kendisini Londra sokaklarına bırakmış. Sonrası bilindik bir ticari başarı hikayesi. Melo’nun, eşi ile kurduğu Styleİslam firması şu günlerde bebek eşyalarından, erkek ve kadın giyimine, anahtarlıktan ev aksesuarlarına kadar geniş bir ürün yelpazesi sunuyor takipçilerine. Bebekler için tasarladığı “mini muslim” tişörtleri hayli ilginç.

 

Hayranlarının ve takipçilerinin yanında “Jesus is Muslim”(İsa Müslümandır) mesajı ile tasarladığı tişört yüzünden hıristiyanlardan ve ama genel olarak Müslümanlardan çok olumsuz tepkiler de alıyor. Tepkilerin internete yansıyan bir tanesinde blog sahibi İslam’ın ticaret unsuru olarak kullanılmasına kesinlikle karşı olduklarını ve İslami değerlerin ticaretini yapmak İslama ihanet olduğunu vurguluyor. Blog sahibi ‘mücahit modacılar!’ başlığı altındaki yorumuna şöyle devam ediyor. “Burda yapılan bir alışveriş var. Style İslamcı Melo (Melih K.) bu tişörtlerden dünyanın parasını götürüyor. En çok kazancını da Gazze katliamları sırasında elde etmiş. Filistin’de şehitler sapır sapır toprağa dökülürken, bombalar evlerin, okulların üzerine yağarken Style İslamcı Melo “Gazze katliamlarına son” sloganlı tişörtleri bastırmış.”

 

Bütün bu tartışmaların Türkiye’ye düşen tarafı ise çok ilginç. Ramazan ayı boyunca TRT ekranlarında iftar duası yapan Engin Noyan bir süre ekranlara Styleİslam marka tişörtlerle çıktı. Ancak gelen tepkiler ve Noyan’ın Styleİslam firmanın Türkiye temsilcisi olduğu ortaya çıkınca bu tişörtlerle yayına çıkması TRT tarafından yasaklandı.

Tişörtlerden birinde yer alan mesajla bitirelim:

 

“Şeytanı zincirleyin, ona şans vermeyin.”

 

Gazete Solfasol

Mehmet Onur YILMAZ
Şebnem SOYSAL

 

 

Sol Üzerine Gecikmiş Notlar

Featured

Gündüz Vassaf, Radikal’deki köşesinde solu yazdı.

 

Yeni sol, miadını doldurmuş solun Che Guevara gibi kahramanlarda romantikleştirdiği, nice gencin kurban olduğu şiddete karşı.

 

İlk notum – Bütün devrimlere karşıyım çünkü bütün devrimler devrime karşı.
Hepsi kendi çıkış noktalarını ters yüz ederken özgürlük adına yola çıkan devrimler eşitlik, eşitlik adına yola çıkanlar özgürlük getiremedi.
Kanıtım tarih. Sol adına hangi devrim yapıldıysa hüsranla sonuçlandı. Başta Fransız Devrimi. Kana doyamadı. Aristokrasiyi alt edip palazlanan burjuvazinin terror rejimi ancak Napolyon’un krallığını ilan ettiği militarist bir imparatorluğun kurulmasıyla durdurulabildi. Yoksa başka birçok ülkede aristokrasiden burjuvazinin egemenliğine geçiş yumuşak bir süreç içinde tamamlandı. Sovyetler Birliği ve Mao’nun Çin’i o denli ürkütücü rejimlere yol açtı ki onlara özenenlerin kendi ülkelerinde benzer rejimler kurma gayretleri tutmayıp kaçmaya mecbur kaldıklarında hemen hepsi, kapitalist ülkelere sığındı.

İkinci not – İktidar ve sol kavramları bağdaşmıyor. Sermaye destekli sağın tek amacı iktidar. Solun amacı çeşitli düşüncelerden oluşan bir pratiği hayata geçirme çabası.
İktidar hırs demek. Yalan söylemek, gizlilik demek. Dünyada bir numaralı düşmanları devleti şeffaflaştıran Assange demek. Vatandaşa şiddet kullanma hakkı meşru olan devlete, orduya, polise hükmetmek demek.

Üçüncü not – İktidar ve sol bağdaşabilse bile kapitalist düzendeki seçim mücadelesinde solun seçilebilmek için (reklam masrafı, medya desteği vs.) yeterli sermaye bulabilmesi olanaksız. 20. yüzyılda sermayenin sosyal demokrasiye desteği Sovyet tehdidine karşı korumacı bir önlemdi. Günümüzde demokrasinin denetleyemediği kapitalizmin küresel krizi doruk noktasındayken bile, alternatif, Güney Amerika örneğinde olduğu gibi sol popülizmden öteye gidemiyor.

Geleceğin solu Dördüncü not – Geleceğin solu siyasi partilerde değil, kapitalizmin benden sonra tufan anlayışına, devletin gizliliğine, mafyaların dokunulmazlığına karşı, farklı sorunlarla ayrışmış, ayrıştırılmış topluluklara duyarlı, kitleleri seferber edecek hareketlerde. Kimi sokakta kimi sosyal medyada.

Beşinci not – Yeni sol hareketler parti istemiyor. Sol düşünce partilerle binbir parçaya bölünüyor. Yeni sol hareketler lider istemiyor. (Milyonları ayaklandıran ‘Arap Baharı’nda tek bir lider yok.) Yeni sol hareketler dikey değil yatay ilişkiler üzerine örgütleniyor. Yeni sol, boksör Muhammed Ali’nin kendisini tanımlarken kullandığ deyimle, “Kelebek gibi uçup, arı gibi sokuyor.” Bu hareketlerin küreselleştiğini, bir anda dünyada tek bir soruna odaklandığını, sorunların üstüne dalga dalga geldiğini düşünün. Olacak.

Altıncı not – Yeni sol hareketler, miadını doldurmuş solun Che Guevara gibi kahramanlarında romantikleştirdiği, nice gencin kurban olduğu şiddete karşı.
Marşlarla değil şarkılarla, silahla değil sözle hatta mizahla seferber oluyorlar. Kral çıplak.

Yedinci not – Yeni sol hareket sınıf odaklı değil sorun odaklı. Kitap odaklı değil eylem odaklı. İdeolojilerin katı formülleriyle değil eylemlerin esnek pratiğiyle bilinçleniyor. Sömürünün her türlü iktidarına karşı.

Sekizinci not – Yeni sol harekette ilk kez kadın erkeğin uydusu değil.

Bu yazının son notu – Solun, siyasette miadını çoktan doldurduğu, aleyhine işlediği yüklü tarihi bagajı var. Sol kelimesi, dinlerde, tarihte, günlük yaşantımızda olumsuz çağrışımlarla dolu. Anlamını yitiren bu yakıştırmadan özgürleşip küreselleşecek.

 

Kaynak: Radikal

 

 

 

Yaşadıklarımız Sus Payı, Bir Parmak Bal

Featured

Ekranların sevilen yüzü Fırat Tanış, BirGün gazetesinden Gülşen İşeri’nin sorularını cevapladı vardı. İşte röportajın bütün ayrıntıları.

 

Son olarak Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadolu’da” filminde yer aldı Fırat Tanış. ‘Geniş Aile’ dizisi ise devam ediyor başarılı oyuncunun. Uzun yıllardır oyunculuk yapan, sinema, tiyatro ve dizilerde de yer alan Tanış’ın bir de müzikle güçlü bir bağı var… Kurduğu cümleler bu bağın çok derin yerlerden geldiğini gösteriyordu.

İlk kez röportaj yapacaktım Fırat Tanış’la, Moda çay bahçesinde buluştuk. Biraz hayata dair sohbet edelim istiyordum…”Bir Zamanlar Anadolu’da” filmi gündemdeydi, Fırat Tanış ise belli ki filmle ilgili pek birşey söylemek istemiyordu, tek bir cümle söyledi filmle ilgili, nedenini sormamam şartıyla, sormadım; yeterince açıktı aslında.

Derin yerden konuşuyordu, didaktik bir röportaj beklerken kendimi hoş bir sohbetin içinde buldum, hatta kayıt cihazının açık olduğunu unuttum, uzun yıllardır iyi arkadaş olan iki kişinin sohbeti gibiydi konuşmamız… Aldığı ödüllerden ülke sorunlarına, oyunculuktan müzik yaşamına pek çok şeye dokunduk. Yakında belki de bir albüm çıkartacağının müjdesini de verdi. Geniş Aile’deki oyunculuğu devam ederken TRT’de yeni bir diziyle de anlaştığını söyledi… Bazen ciddi meseleleri espri ile süsledi, bazen de uzun uzun düşündü dünyanın halden anlamaz haline…

>>>>”Bir Zamanlar Anadolu’da” filmiyle başlayalım mı?
Bunun için tek bir cümle söyleyeceğim; hayat, küfür ve sinkafla geçmeyecek kadar keyiflidir…

>>>>Sinema, tiyatro ve dizilerde eş zamanlı devam ediyorsunuz. Keyif aldığınız alanları ise hep tiyatro ve sinema olarak ifade ettiniz.
Televizyon bir oyuncu için para kazandırmanın dışında birşey kazandırmıyor. Her ne kadar oyuncular bir rolle karşılaşınca heyecanlansa da, çoğunlukla yapımcıların ilk aklına gelen olursunuz. İyi adamı kim oynar, kötü adamı kim oynar, esas kız kimdir gibi birtakım genelcast yapımlarının içinde kalır. Sinemada da böyle…

>>>>Farkı ne o zaman?
Sinema ve televizyonun farkı şudur: Sinema bilet alınarak veya korsan izlenir, televizyon evde beş para ödemeden çekirdek yiyip izlenir. Korsana ihtiyaç duymadan da izlenebilir… İkisinin kesiştiği nokta, emek, zaman aynı oranda işler, fakat oyuncular birinden doğru dürüst para kazanamaz ama öbüründen kazanır.

Ben keyif almanın nedenini anlayamadım, sinemada bulunmak neden daha keyifli olsun, tiyatroda olmak neden daha keyifli olsun… Ama biz oyuncular birinden keyif aldığımızı söyleriz, sinemadan… Aralarındaki fark bu bence, tüketim şekli çok önemli bir fark oluşturuyor.

>>>>Dizilerin oyuncular için tehlikesi nedir peki?

Dizi, kilometresi olmayan bir oyuncu için büyük bir tehlike.Çünkü onu tembelleştirmeye çok yatkın bir şey.

>>>>Siz nasıl başarıyorsunuz? Biraz daha sisteminin dışında durmaya çalışıyorsunuz…

Ben yaklaşık 10 yıldır televizyonda çalışıyorum. Reklam kuşaklarındaki paralar gerçek sahiplerine gitmiyor ki, böyle bakıldığında hangi sistemin dışına çıktım ki? Böyle bir şansım yok. Ben bir şeyin dışına çıkmı şolduğumu sanmıyorum… Bu konuda gerçekten bir şey yaptığımı da sanmıyorum. Sadece oyunculuktan keyif alıyorum, müzikten keyif alıyorum. Keyif alarak yaptığım işler var o kadar. Ne yaptım ki, ne yapıyorum, yaptığım ne?

>>>>İdealleriniz var mıydı?
“Şunu yapayım” falan gibi şeylerim yok. İstanbul Anadolu yakasında setten eve, evden sete giden; Kadıköy’e en fazla gelen, karşılara gitmeyen, çok sevdiğim için artık İstanbul’dan tiksinen, Cihangir’e hiç uğramayan, oradaki insanlar ne yapar, ne der hiçbir fikri, bilgisi olmayan biriyim işte…

>>>>Bu bir tercih mi?

Evet tercih…

>>>>Cihangir’e neden uğramıyorsunuz?

Sayısal olarak Cihangir, Türkiye entelijansiyasının bir çoğunluğunu ifade ediyorsa, niçin sandıktan AKP çıktı? Bunun cevabı açık: Oy sayısı ile ilgili bir şey, orada yaşayan insanlar kendi ikametgâhlarını bile oraya aldırmadı. Yani yaşadıkları yerle ilgili hiçbir sorumluluk almayıp bir de gidip bulundukları yerlerde oy vermediler. AKP gitti bunların barlarını, kafelerini kapattı, buna da hiçbir şey yapmadılar. Yapacaklarını da zannetmiyorum.

>>>>Müziğe olan ilginiz nereden geliyor peki?
İçimden geliyor, uzun zamandır her gün oturup bu konuyla ilgili de disiplinli çalışmıyorum doğrusu… Kadıköy, okuduğum lise, çevremdeki tatlı güzel insanlar…

>>>>Oyunculuğunuz boyunca ödüllerle yol aldınız, neler hissettiriyor tüm bunlar?

Şimdi baktığımda çok anlamlı, aman aman da bir şeymiş gibi gelmiyor. Çünkü ne işe yarıyorlar, büfenin üzerinde duruyorlar. “Türkiye’de festivalcilik nedir? Festival nedir?” gibi durumlar var. Bir de gelen misafirlerimizi geri kovduğumuz festivaller yapılıyor. Emir Kusturica’yı kovduk memleketimizden, sağ olsunlar! Garip bir zihniyet işte…

>>>>Ödüller bir anlam ifade etmiyor mu?
Bir anlam ifade eden var. İstanbul Film Festivali’nden aldığım parayla evlendim. Ama Altın Portakal aldığım için kendimi şanlı-şöhretli ve bu dünyanın en şanslı insanı hissetmedim, İstanbul Film Festivali’nde ‘en iyi erkek oyuncu’ ödülü aldığım için muhteşemim gibi şeyler hissetmedim. Bu dünyada olduğum için çok şanslı hissediyorum o kadar…

>>>>Bir yandan da dizi oyunculuğu devam ediyor, son yıllara bakarsak sinemada politik filmler izleyebiliyoruz, çok iyi sinemacılar yetişiyor ama bir yandan da dizilerde görmeye başladık bu politikliği, neler oluyor?
Bir parmak bal, sus payı… Artık bir yerlerde sıkışan havanın çıkmasına izin veriyorlar. Bunu yaparken de para kazanıyorlar. Düşünün ‘Hatırla Sevgili’deki Maltepe olayını. Gerçekten öyle miydi? Deniz Gezmiş romantikti de Mahir Çayan Teksas Tommiks miydi? Bütün bunları oturup enine boyuna düşünmek lazım. Tamam, anlatılıyor da, olduğu gibi mi acaba? Neyin yanında, kimin tarafında? Hangi dille, hangi argümanla? Bunlar çok önemli…

>>>>Sinema için böyle diyebilir miyiz?
Sonuçta ortada çok büyük bir emek var. Dünyada da film çekmenin kolay bir şey olmadığını biliyoruz. Böyle bir emek dururken iyisi, kötüsü,doğrusu, yanlışı önemli değil. İnsanlar çeksinler. Bu iyi bir şey bence. Olması gereken bir şey, an gelecek o kendi dilini bulacaktır.

>>>>Siyasi filmlerde oynamak sizin de siyasi tercihiniz miydi?
Siyasi bir oyuncuyum. ‘Mavi Gözlü Dev’de oynamak tabii ki siyasi bir tercihtir oyuncu arkadaşım için ya da ‘Devrimden Sonra’da oynamak elbette ki siyasi tercihtir. Taraf ve yön olarak hangi tarafta durduğun, hangi insanlık paydasının içinde hissettiğine dair durumdur, taraftır.

>>>>Peki, üniversite yıllarınızda siyasi ortam nasıldı?

Öyle bir şey yoktu. ”İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı oyunculuk bölümündenim” dediğinde polis senle ilgilenmezdi. Çünkü herhangi bir tehlike addetmezdin onun için. Ben daha çok Kadıköylü olmanın Kadıköy’de büyümüş olmanın nimetlerinden yararlandım. Toplumsal Araştırmalar Vakfı, BEKSAV gibi vakıflarda bulunma, o havayı soluma imkânım oldu. Şimdi de Nâzım Hikmet’de bulunma, partinin etkinlik çalışmalarının içinde bulunma gibi bazı şanslarım oldu, oluyor da hâlâ…

>>>>’Devrimden Sonra’ filminde aydın yazarı öldüren bir faşisti oynuyordunuz ve cezaevine girdiğinizde devrimciler size bir hayli iyi davranıyordu… Sanıyorum film en çok buradan eleştiri aldı, ne dersiniz?
Filmdeki karakter, aydın yazarı vuruyor ve bunu içeri alıyorlar. Ancak buna işkence yapmıyorlar. Tarihsel süreçte bunun böyle olmadığını biliyoruz, evet. Bunu yapanlar da devrimciler. Buradan yola çıkarsak, “işkence yapılmaz mı canım, devrim olsa da işkence yapılır bu işin raconu budur” mu demek istendi? Biz de insanları askıya alıp altlarında piknik tüpü mü yakalım? Bu neyin, hangi intikamcının kafasıdır? Teknik kısmı konuşulur…

>>>>Türkiye solunda geçmişin ağırlığı fazladır ama…

Yas diyoruz biz buna… Kişide de vardır, birini kaybedersiniz, yasını tutuğunuz bir süreç vardır bu geçer. Diyor ki Hallacı Mansur, “faziletiniz yoksa yaratın”, yaratın o zaman… Bizi yas psikolojisine sokan, geçmişle olan bağımız değil midir? Var mıdır zaman? Hangi zamandan bahsediyoruz, şu andan öte ne var ki! “İşkence yapılmaz mı” eleştirisinin altında da bu yas psikolojisi var.

>>>>Siz bu duruma intikam mı diyorsunuz?

Kötü geçmişten intikam olabilir, kötü geçmişin ortaya koyduğu durumlardan intikam almak olabilir.

>>>>Böyle düşünmek normal değil mi?

Normal demek biraz anormal değil mi?

>>>>Geçmişte çok büyü kacılar, kayıplar vermiş bir soldan söz ediyoruz aslında… Ölüsüne bile kavuşamayanlardan…

Hani kabemiz insandı, oraya ne oldu? Pir Sultan vardı, Mevlana vardı… Sol cenahın sahiplendiği değerlerdi hani? “Dünle birlikte gitti cancığımız, şimdi yeni şeyler söylemek lazım” bunları Mevlana diyor… “Ona niye işkence yapmadın” diyen adama şunu diyorum: Dünle beraber gitti cancığımız şimdi yeni şeyler söylemek lazım… Demeyim mi?

Bu konuda büyük bir kitleyi eleştirmek benim görevim değil ama böyle bir dış gerçeklik, benim dışımdaki bir gerçekliktir… Bu beni aşar. Ben kendi öz disiplinimden sorumluyum. Bunun için hayatta yaptığım şeyler var; disiplin içinde davranmak, temel değişmez bazı şeylere sahip olmak. Öfkenin ve mutluluğun yarattığı bazı illüzyonlara kapılmamak. Sır tutmamaya, içinde sır barındıran, giz barındıran, başkalarının anlamamasını gerektirecek şifre barındıranların içine girmemek, benim kişisel yaptığım birşey. Arkadaşlarıma da bunu öneriyorum. Bunun sağcı olmakla, solcu olmakla alakası yok.

Bu şu anlama gelmesin, sayısı yüzbinlere varan kayıplar, toplu mezarlar, işkenceler, bütün bunların acısını bir çırpıda da unutalım gibi bir balon köpüğü fikrine de sahip değilim tabii.

>>>>Sanat tüm bunlara nasıl etki eder?
Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol… Sanat bir görülme meselesi. Olayın, temanın görülmesi şekliyse o zaman olduğumuz gibi görünmekte fayda var. Bunun için samimi olmakta fayda var. Mesela oyuncu insanı etiyle, kemiğiyle anlattığı için önce insan gibi, insansı olsun oynadığı şey bence bu yeter. İnsana zaaflarını anlatsın, sanat muhalif olması yönünden zaafla ilgilenir. Demek ki insanın ideal yanlarından değil, zaaflı yanlarından bahsetmesi gerek… .

Demek ki halden anlamıyoruz

>>>>Gelelim gündeme dair sorulara… Şu günlerde sıkça konuşulan konulardan biri Kürt meselesi, siz nasıl bakıyorsunuz olaya?
Yüzyılın başında da en çok konuşulan mesele Türk meselesiydi. Bize en yakın yaşam olasılığı 3.2 milyar ışık uzaklığında belki var. Oraya kadar ot bile yok. Bırak Türk’ü, Kürt’ü, Çerkez’i, ot yok… Kimin dilinden bana ne ya! Halden anlıyorsam eğer, kaç dil bildiğimin ne önemi varki? Bunların, yani görünenin altında bambaşka şeyler var. Ölenlerin geride bıraktıklarına yazık oluyor, olan genç ölenlere oluyor… Güzel bir dünya ve başka alternatifimiz var mı? Fakat herkes başka alternatifi varmış gibi davranıyor, çok enteresan…

>>>>Bu Kürt meselesi çözülecek gibi mi peki?

Çözüleceğini sanmıyorum ve bu konuda da ümitli değilim. Bu, şu anlama gelmesin, “çözülmüyorsa o zaman vurun kahpeye, yakın bütün gemileri” de demiyorum. Ama benim değiştiremeyeceğime inandığım gerçeklikten bahsediyorum. Bunun için yapacağım bir şey yok. Keşke elimde sihirli değnek olsa da bu meseleyi herkesin iyiliği olacak noktaya getirebilsem, ama yok.

>>>>Bir anlamıyla siyasi atmosfer sanatı da etkiliyor: Güneydoğu’da askerler ölüyor sahne alan bir Kürt sanatçıya Kürtçe söyletilmiyor…
Biri çıkıp “evlerinin önü boyalı direk” diye Endülüs Endülüs oradan bağırıyor; bu müziğe yapılmış büyük bir hakaret olarak nitelendirilmiyor da -bence büyük bir hakarettir- böyle bir çiğliğe kimsenin laf ettiği yok da mesele Kürt olunca mı? Demek ki halden anlamıyoruz ya!

Memlekette sanatın eder bir değeri yok ki. Biri çıkıyor diyor ki, “meclisi tiyatroya çevirdiniz” olumsuz anlamda söylüyor. Demek ki sanat eder bir değer taşımıyor, neye etki edecek ki? Eğri oturup doğru doğru konuşalım…

Hayatın kaynağını televizyonda bulmadım

>>>>Bir gün çekip gitmeyi düşünüyor musunuz?
Elbette… Hayatın kaynağını televizyonda bulmadım ki, gidilir… Zaten şu zannedilmesin, hiç kimsenin hevesi sonsuza kadar meşhurlar dünyasında salınmak değil. Benim dünyamda bu yok. Ben kendimce belli bir kazancı elde ettikten sonra herkesin yanaklarından öperim, hoş bir yerde hoşbir şekilde yaşarım.

>>>>Oyuncular sendikasına üye misiniz?
Oralar sorunlu mecralar.

>>>>Neden?
Oyuncular sendikasının üyesi değilim. Çünkü sorularım var. Kafamda oluşmamış şeyler var. Mesela bu son dönem karşılaştığımız, benim çalışırken karşılaştığım somut örnekler: Mesela söz gelimi bir kadın oyuncu çalışırken hamile kaldı, şimdi iş güvenliği, çalışma koşulu gereği ne oluyor, doğum izni, ondan sonra kıdem artışı vs… Bunu bu sektörde yapabilecekler mi ya! Diyelim ki tamam teknik bir arızadan kaynaklı, hiçbir sendika üyesinden birinin hatasıyla olmayan bir teknik aksama yüzünden bir filmin veya dizinin içinde çalışanlara 5 saat mesai yazmasını gerektirdi ne olacak bu durumda? Ofiste kostüm unutuldu, sette Antalya’da; uçakla o kostümün oraya gelmesi bir gün. Ne olacak mesai? Bunu kim karşılayacak? Bu sorulara nasıl cevapları olacak oyuncu sendikasında olan arkadaşlarımın?

 

Kaynak: BirGün

TKP, Kongre Girişimi’ne Katılmıyor

Featured

TKP, Kongre Girişimi bildirisi yayınladı. TKP Genel Merkezi’nden yapılan açıklamada sürece dair fikirlere değinildi. Bildiri şu şekilde:

 

Türkiye Komünist Partisi, ‘Kongre Girişimi’ adıyla sürmekte olan çalışmaları yakından izlemekte, katılımcı öznelerin kamuoyuna yaptıkları açıklamaları titizlikle değerlendirmektedir. Söz konusu inisiyatifi geliştiren özneleri temsilen partimizi ziyaret eden, girişim hakkında bilgi veren ve partimizi bu girişimin parçası olmaya ya da sürece “gözlemci” olarak katılmaya davet etme nezaketi gösteren heyete de belirttiğimiz gibi, Türkiye Komünist Partisi’nin bugünkü veriler ışığında söz konusu sürecin bir parçası olması mümkün değildir.

Türkiye Komünist Partisi, sermaye sınıfının emekçi sınıflara, onun başat siyasi aktörü olarak AKP iktidarının Türkiye’nin ilericilik, yurtseverlik ve devrimcilik iddiası taşıyan her türlü unsuruna, emperyalizmin bölge halklarına karşı yürütmekte olduğu kapsamlı saldırıyı tutarlı ve bütünlüklü bir programla püskürtmenin yaşamsal önemini sürekli vurgulama gereksinimi duymaktadır. Bu birleşik saldırıya, “Kürt sorunu”nu merkeze koyan bir anlayışla direnmek olanaksızdır. Henüz oluşum aşamasını yaşayan bir girişimi peşin hükümlerle değerlendirmek elbette yanlış bir tutum olacaktır. Bununla birlikte, hem Kongre Girişimi’nin iç dengeleri hem de şu ana kadar sürmekte olan programatik tartışmalar, “Kürt sorunu”nun bir üst belirleyen olarak görüldüğü sonucunu vermektedir.

Hiç kuşkusuz “Kürt sorunu” ya da Kürt ulusal hareketi büyük önem taşımakta, yalnızca ülkemiz değil, bölgesel dinamikleri etkileyen bir unsur olma özelliğini korumaktadır. Değerlendirmemiz, bu gerçeği görmezden gelmek anlamına gelmemektedir. Bununla birlikte, Türkiye Komünist Partisi, merkeze yukarıda işaret edilen bütünlüklü saldırıyı koymakta, bu saldırının karşısında bir devrimci seçeneğin şekillenmesi için çaba harcamaktadır. Bize göre “Kürt sorunu” da böyle bir eksene yerleştirilmelidir.

Kongre Girişimi’nin ya da onun parçası olan öznelerin sözünü ettiğimiz saldırılara duyarsız olmadığını, bazı gelişmelerden kaygı duyduğunu biliyoruz. Ancak öncelik tercihlerinin kaçınılmaz olarak bu saldırıların içeriğine ilişkin farklı bir kavrayışa neden olduğu, kimi örneklerdeyse bu saldırıların somut uzantılarının görülemediği kaygısını taşıyoruz. Bu eleştiriye rağmen, Kongre Girişimi Türkiye Komünist Partisi’nin şahsında kapitalizme, emperyalizme, gericiliğe ve baskılara karşı mücadele söz konusu olduğunda, güvenilir bir dost bulacaktır.

Bu vesileyle Kongre Girişimi’ne bu girişime katılan bütün unsurlara başarılar dileriz.

Türkiye Komünist Partisi
Merkez Komite

 

 

 

Wall Street İşgali: Şu An Dünyadaki En Önemli Şey

Featured

Kanadalı gazeteci-yazar Naomi Klein, Occupy Wall Street hareketini yerinde ziyaret ederken, burada eylemcilere kısa bir konuşma yaptı. Konuşmanın tam metni ise The Nation’da da yayımlandı.

 

Perşembe gecesi Wall Street İşgali’nde konuşmak için davet edildiğimde gururlandım. Amplifikasyon (Utanç verici bir şekilde) yasaklandığından beri ve söylediğim her söz, diğerleri de duyabilsin diye yüzlerce insan tarafından tekrarlanmak zorunda kalacağı için (“beşeri mikrofon” olarak da bilinir), Liberty Plaza’da söylediklerim çok kısa olmak zaruretinde olacak. Bnu da aklımda bulundurarak, işte konuşmamın uzun ve kesilmemiş versiyonu:
Sizi seviyorum.
Bunu, – açıkcası beşeri mikronun ekstra bir özelliği olmasına rağmen- yalnızca siz yüzlerce insan geri “biz de seni seviyoruz” diye haykırasınız diye söylemedim. Başkalarına söylenileni, size söyletmenizin tek yolu daha da yüksek ses.
Dün işçi mitinginde konuşmacılardan biri şöyle söyledi: “Birbirimizi bulduk”. Burada yaratılan güzelliği bu ifade yakalamıştır. Birbirlerini bulabilecekleri daha iyi bir dünya isteyen tüm insanlar için (hiçbir alanın kapsayamayacağı büyüklükte bir fikir olmanın yanı sıra)sonsuz genişlikte bir alan. Çok minnettarız.
Bildiğim bir şey varsa, bu da yüzde 1’in kriz sevdiğidir. İnsanlar paniklemiş, umutsuz ve kimse ne yapacağını bilmezken, şirket destekçisi politikalarının istek listesini kabul ettirmek için ideal zamandır; eğitim ve sosyal güvenliği özelleştirmek, kamu hizmetlerini kesmek, şirketlerin iktidarı üzerindeki son kısıtlamalardan kurtulmak. Ekonomik krizin ortasında, dünyada bunlar gerçekleşiyor.
Ve bu taktiği engelleyebilecek tek bir şey var ve neyse ki bu çok büyük bir şey: yüzde 99. Bu yüzde 99 Madison’dan Madrid’e; “Hayır. Krizinizin faturasını biz ödemeyeceğiz” demek için sokaklara dökülüyorlar.
Bu slogan 2008’de İtalya’da başladı. Yunanistan’a, Fransa’ya, İrlanda’ya sıçradı ve nihayet bu uzun yol krizin başladığı yere ulaştı.
Şaşkın uzmanlar TV’lerde “neyi protesto ediyorlar?” diye soruyorlar. Bu arada, dünyanın geri kalanı da: “Neden bu kadar zamanınızı aldı? Ne zaman ortaya çıkacağınızı merak ediyorduk.” Ve bilhassa: “Hoş geldiniz” diyor.
Bir çok kişi Wall Street İşgali ve 1999’da dünya gündemine oturan Seattle’daki küreselleşme karşıtı diye tabir edilen protestolar arasında benzerlikler kuruyorlar. Bu hareket, şirket iktidarını hedef alan, küresel, gençlik önderliğinde ve merkezsizleştirilmiş son hareketti. Ve ben, “hareketlerin hareketi” dediğimiz bu hareketin bir parçası olmakla gurur duyuyorum.
Fakat önemli farklılıklar da mevcut. Örneğin, biz zirveleri hedef olarak seçtik: Dünya Ticaret Örgütü, IMF, G8. Zirveler, doğaları gereği geçicidir, bir hafta sürer. Bu bizi de geçici kıldı. Göründük, dünyadaki haber başlıklarını kapladık ve sonra ortadan kaybolduk. 11 Eylül saldırılarının ardından yükselen vatanseverlik ve militarizm çılgınlığı içinde, bizi tamamen süpürmek kolaydı, en azından Kuzey Amerika’da.
Wall Street İşgali, öte yandan, sabit bir hedef seçti. Buradaki varlığınıza herhangi bir bitiş tarihi koymadınız. Akıllıca. Kımıldamazsan köklerin büyür. Bu çok önemli. Bir bilgi çağı gerçeğidir ki; birçok hareket güzel çiçekler gibi birden ortaya çıkıp, kısa sürede solar. Kökleri olmadığı içindir. Ve kendilerini nasıl devam ettirecekleri konusunda uzun vadeli planları yoktur. Güçlü fırtınalar geldiğinde, sürüklenip giderler.
Yatay ve derinlemesine demokratik olmak harika. Fakat bu ilkeler, yapının inşasındaki sıkı çalışma ve krizleri atlatmaya fazlasıyla yetecek güçteki kurumlarla uyumludur. Bunun gerçekleşeceğine dair çok büyük bir inancım var.
Bu hareketin doğru yaptığı başka bir şey de: Kendinize şiddetten kaçınma sözü verdiniz. Medyaya delicesine arzu ettiği kırılmış camlar ve sokak savaşları görüntüleri vermeyi reddediyorsunuz. Ve bu muazzam disiplin, tekrar ve tekrar, hikayenin utanç verici olmadığı ve polis şiddetini provoke etmediği anlamına geliyor. Daha dün gece buna tanıklık ettik. Bu arada, bu harekete olan destek giderek büyüyor. Daha akıllıca.
Fakat geride kalan on yılın yarattığı en büyük farklılık, 1999’da, çılgınca bir ekonomik patlamanın zirvesinde olan kapitalizmle savaşıyorduk. İşsizlik düşüktü ve hisse senedi portföyleri şişirilmişti. Medya kolay para sarhoşuydu. O günlerde hareket, kapitalizmin şaha kalkmasıyla alakalıydı, durma noktasına gelmesiyle değil.
Çılgınlığın ardında, kursalsızlaştırmanın bir bedeli olduğu vurgusunu yaptık. Çalışma standartlarına zarar veriyordu. Çevre standartlarına zarar veriyordu. Şirketler hükümetlerden daha güçlü hale gelmekteydi ve bu demokrasilerimize zarar veriyordu. Fakat size karşı dürüst olmam gerekirse, iyi zamanlar geçip giderken, açgözlülüğe dayalı bir ekonomik sistemi kabul etmek, en azından zengin ülkelerde sağlam bir kazıktı.
On yıl sonra, hiç zengin ülke olmayacakmış gibi görünüyor. Sadece bir sürü zengin insan var. Zenginleşen insanlar da, dünya çapında kamu varlıklarını ve doğal kaynakları yağmalayanlar.
Asıl husus, bugün herkesin sistemin temelinden adaletsiz olduğunu ve kontrolden çıktığını görebilmesi. Dizginlenemeyen açgözlülük, küresel ekonomiyi çöpe çevirdi. Ve bu, aynı zamanda doğal dünyayı da çöpe çevirmekte. Okyanuslarımızda aşırı avlanıyoruz, derin deniz sondajı ve dipte açtığımız çatlaklarla suyumuzu kirletiyoruz, Alberta katran kumları gibi gezegendeki en kirli enerji formlarına yöneliyoruz. Ve atmosfer kendisine yüklediğimiz karbon miktarını absorbe edemeyerek tehlikeli seviyelerde ısı üretiyor. Yeni normal, seri afetler: ekonomik ve ekolojik.
Bunlar yüzeydeki gerçekler. Bu o kadar bariz ve açık ki; toplumla iletişim kurmak ve hareketi çabucak inşa etmek 1999’dakinden çok daha kolay.
Hepimiz dünyanın tepe taklak olduğunu biliyoruz ya da en azından hissediyoruz: Aslında fosil yakıt ve bunun emisyonunu absorbe edecek atmosferik boşluğun bir sonu olmasına rağmen, sonsuzmuş gibi davranıyoruz. Ve ihtiyaç duyduğumuz toplumu yaratmak için finansal kaynakların son derece bol olmasına karşılık, katı ve değişmez sınırları varmış gibi davranıyoruz.
Zamanımızın görevi, bu sahte kıtlığa meydan okumak için, bunu tersine çevirmek; saygın, etraflı bir toplum yaratmaya gücümüzün yettiği konusunda ısrarcı olmak, aynı zamanda, dünyanın bize sunabileceği gerçek sınırlarına saygı duymaktır.
İklim değişikliği, bunu sonuna kadar yapmak zorunda olduğumuz anlamına gelir. Bu sefer hareketimizin dikkati dağıtılamaz, bölünemez, olaylarla yakılıp yıkılıp süpürülüp ortadan kaldırılamaz. Ve ben, önemli olsa da, bankaları düzene sokmaktan ve zenginlere yönelik vergilerin artırılmasından bahsetmiyorum.
Toplumumuza hükmeden temel değerleri değiştirmekten bahsediyorum. Bunun tek bir medya-dostu talebe sığdırılması ve nasıl halledileceğini hesaplamak zordur. Ama zor olduğu için daha az acil değildir.
Bu meydanda cereyan ettiğini gördüğüm şey bu. Birbirinizi beslemeniz, birbirinizi sıcak tutmanız, özgürce bilgi paylaşımında bulunmanız, sağlık hizmeti sunmanız, meditasyon dersleri ve güçlendirme eğitimleri vermeniz gibi. Favori işaretim burada, “sizi önemsiyorum” diyor. Bu, birbirlerine gözlerini dikip bakmalarından kaçınmaları, “bırakın ölsünler” demeleri hususunda halkı eğiten bir kültürde, derinden radikal bir ifadedir.
Son birkaç düşünce. Bu harikulade mücadelede, önemli olmayan bazı şeyler var.
- Giydiklerimiz
- Yumruklarımızı sallamamız ya da barış işareti yapmamız
- Daha iyi bir dünya hayarllerimizi medyanın küçük haberlerine sığdırı sığdıramadığımız
Ve şimdi de önemli bazı şeyler:
- Cesaretimiz
- Ahlaki pusulamız
- Birbirimize nasıl davrandığımız.
Gezegendeki en büyük ekonomik ve politik güçlere karşı kavga başlattık. Bu korkutucu. Ve bu hareket güçlenmeye devam ettikçe, daha da korkutucu hale gelecek. Daha küçük hedeflere doğru yön değiştirmek için cezbedici bir şeyler olacağının her zaman farkında olun –mesela bu mitingte yanınızda oturan kişi gibi. Ne de olsa bu, kazanması daha kolay olan bir mücadele.
Şeytana uymayın. Boktan bir durumdayken birbirinizi çağırmayın demiyorum. Ancak bu kez, birbirinize yıllar sürecek bir mücadelede yan yana çalışmayı planlıyormuşuz gibi davranın. Çünkü önümüzdeki görev bundan aşka bir şey gerektirmeyecek.
Bu hareketi dünyanın en önemli şeyiymiş sayın. Çünkü öyle. Gerçekten öyle.
Kaynak: Turnusol

Habertürk’e Karşı Eylem Yapacaklar

Featured

Kadınlar Habertürk gazetesinin manşetine tepkili. Kadın hareketinin önde gelen kuruluşları yarın Taksim’de gazetenin manşetine karşı eylem yapacak. Eylem öncesi açıklama şu şekilde yapıldı:

 

ACİL EYLEM ÇAĞRISI
9 Ekim Pazar  saat 12.00’de Habertürk önü/ Ciner İş Merkezi/Taksim-Talimhane arkası
 
Bu ne utanmazlık!
Fatih Altaylı  özür dile, istifa et ve ortalıktan yok ol!
Habertürk’ün öldürülen bir kadının çıplak fotoğrafını manşet yapan ve hem pornografi hem de şiddet  içeren dünkü sayısından sonra; bugünkü gazetedeki Fatih Altaylı yazısı bize pes dedirtti.
Fatih Altaylı bu manşet fotoğrafla kadın cinayetlerini görünür kılmayı amaçladığını iddia ediyor. Bu edepsizliğin bedeli ödenebilir mi?  Sanmıyoruz…
Biz artık kadın cinayetlerini meşrulaştıran, kadın katillerini cesaretlendiren medya görmek istemiyoruz. Bu nedenle kadın düşmanlığı  konusunda sicili kabarık olan Fatih Altaylı’ya  “özür dile, istifa et ve ortalıktan yok ol!” diyoruz!
O manşeti orada görme dolayısıyla yaşadığımız acının, bu manşete duyduğumuz öfkenin kolay kolay silinemeyeceğinin farkındayız.
Ilk adım olarak 9 Ekim Pazar  saat 12.00’de Habertürk’ün önünde olacağız.
Katılımınızı bekliyoruz.
KADIN CİNAYETLERİNE İSYANDAYIZ PLATFORMU
İstanbul Feminist Kolektif
Nüve

Powertürk’ün Redd’e Uyguladığı Sansür Üzerine

Featured

Powertürk’ün Redd’e uyguladığı sansür üzerine grup üyesi Güneş Duru, Tersyüz için bir yazı kaleme aldı. İşte o yazı.

 

“Önce müzik” sloganıyla yayın yapan ancak müziği hayali bir kurul vasıtasıyla tanımlayan bir kanalın engeline takılmak bizim için her türlü durumda bir onurdur, çünkü biz bu tür sansür mekanizmalarının alayına karşıyız. Bu tür keyfi uygulamalar sektörü nicelik ve nitelik olarak geliştirmez, yıllardır olduğu gibi biri diğerine benzeyen içi boş şarkılarla beslemeden doyurup durur insanları.

Bu engelleme yeni karşılaştığımız bir durum değil, üç yıldır aralıksız olarak Powertürk’ün “hayali kuruluna” takılıyoruz. Gerçi 2005 yılında “Öperler” videosunu müstehcen bularak yayınlamayan yine Powertürk olmuştu. Ancak Sony Music’den yayınladığımız 21’le birlikte bu kurul bize varlığını mütemadiyen hatırlatmaya devam etti. Aynı kurumun radyosuyla da yıldızımızın 2005’den bu yana bir türlü barışmadığını belirtmekte fayda var.

Durumu sadece Redd’e hasretmek, üreten diğer arkadaşlarımıza haksızlık olur. Powertürk’ün keyfi kurulu popçuları ve arabesk rock akımını bağrına basarken bu çizgiden uzak işleri yayınlamamak konusunda tutarlı bir çizgiye sahiptir. Cuma günleri toplandığı rivayet edilen bu güzide kurulda kimlerin olduğu ise muammadır. Bazen şarkınız kanala ulaştıktan haftalar sonra kurul “hadi bir iki döndürelim” diyebilir, ekranda bir anda videonuzu görürseniz sevinmeyin, iki görünür sonra kaybolurlar.

Dinleyiciyi bilgilendirmek adına “işlemeyen” sürecin nasıl işlediğini açıklamakta fayda var. Öncelikle sadece Powertürk değil tüm mecralarda videosu olmayan şarkı yayınlanmaz, bir başka deyişle videonuz yoksa radyoda sizi “asla” çalmazlar.

Video klip çoğaltılır, plak şirketiniz videoları her mecraya kuryeyle ulaştırır. O mecralar sizi çalar ya da çalmaz. Konu görsellik olunca videonun kalitesi, uzunluğu ve içinde barındırdığı söylem de belirleyici olur. Adı üzerinde müzik kanalı; videolarınızın suya sabuna dokunmaması, halkı tahrik etmemesi, çıplaklık barındırmaması gerekir. Bu arada oyuna yapımcı, menajer, basın danışmanları ve hatırlı kişiler de dahil olur. Kişisel ilişkiler ne kadar iyi olursa şarkınızın yolu da o kadar açık olur. Buna karşın “çok satan” biriyseniz “ ne yollasanız bu mecralar sizi yayınlar, bu arkadaşlar için kurul falan yoktur. Bunların kim olduğunu merak ediyorsanız bir gün müzik kanalı karşısına oturmanız yeterli olacaktır –tabii bunun için vaktiniz ve sabrınız varsa.

Burada yapımcılara ve meslek birliklerine önemli bir görev düşüyor. Ancak müzik kanallarının keyfi tavırlarıyla oluşan ortam karşılıklı çıkar ilişkilerini besliyor. Sanatçıya telkin edilen çoğunlukla “bir sonraki albümü düşünerek, sesimizi çıkarmayalım” şeklinde oluyor. Hal böyle olunca da müzik ileten mecralar kendilerini bu dünyanın sahibi olarak görüyor üstüne fütursuzca “önce müzik, müziğin tek adresi, müzik bizim sayemizde var” gibi fantastik sloganlar kullanıyorlar, müzik dedikleri şey sanki patates tarlasında yetişip çıkıyormuşcasına.

Müzik, müzik kanallarından önce de vardı, Redd olarak bu tür mecralar bizi ister iletsin ister iletmesin, bizim şaşkınlıkla altını çizmek istediğimiz şey burada kendini takdir mercii zanneden “Kurul” denilen saçmalıktır.

 

Güneş Duru

 

Kaynak: Tersyüz

 

 

 

Can Dündar: Savcılar Görevden Alınmasa ‘Köstebek’ Tutuklanacaktı

Featured

Milliyet gazetesi yazarı Can Dündar, dün Kılıçdaroğlu’nun Deniz Feneri’ndeki ‘köstebek’ açıklamasının ardından bugün deprem yaratacak bir iddia ortaya attı.

İşte o yazı:

 

Milliyet’te 2 Eylül 2011 günü “CHP liderinin ‘Köstebek’ dediği Bakan Atalay mı?” diye sormuştum.

CHP lideri, Somali yolculuğu sırasında, önceki gün açıkladığı “Köstebek”in ipuçlarını vermiş, “’Başbakan’a çok yakın biri’, Kanal 7’de yapılacak aramayı önceden bildirdi” demişti.

Israrımıza rağmen isim vermemişti; ama o yazıda, “verdiği eşkâlden, bir robot resim çiziyorum; çizdiğim resim, dönemin İçişleri Bakanı Beşir Atalay’a benziyor” demiştim.

Başbakan Yardımcısı Atalay hemen bir açıklama yapıp “İddiaların asılsız ve gerçek dışı” olduğunu söylemişti.

Dün, bu açıklamasını yineledi:

“Kılıçdaroğlu köstebek arıyorsa, mesleğine ihanet ederek gizli soruşturma dosyasını sızdıranlara baksın” dedi.

Atalay’ın, aylardır muhaliflere yönelik soruşturma dosyalarının, iktidar yanlısı gazetelere sızdırılıp tefrika edilmesine de aynı şekilde tepki göstermesi beklenirdi.

Kaldı ki, baskın tüyosunu belgeleyen telefon diyaloglarını Taraf muhabirine sızdıran, Deniz Feneri sanıklarından Zahit Akman’ın avukatı değil miydi?

 

Baskın tüyosu “normal” mi?

Atalay, “İçişleri Bakanlığım döneminde hiçbir davayla ilgili bir yönlendirmem söz konusu olmamıştır. Şahsıma atfen dile getirilen bu iddialar külliyen yalandır” diyor.

Keşke o cümleye birkaç kelime daha ekleyip “şahsıma ya da korumama atfedilen” deseydi. Çünkü kendi koruma müdürünün, özel kaleminin telefonundan, Kırıkkale Belediye Başkanı’nı arayıp baskını haber verdiği iddia ediliyor.

Kılıçdaroğlu’na göre, şirketle ticari ilişkisi bulunan Kırıkkale Belediye Başkanı da Almanya’daki davada “asıl fail” kabul edilen yetkiliyi arayıp 2 gün sonra gerçekleşecek baskını haber veriyor.

Atalay dün de NTV’de “Makamımdan korumamın ilimin belediye başkanına telefon etmesi çok normal” dedi.

Eğer o koruma müdürü, iddia edildiği gibi “Baskın olacak, toparlanın” istihbaratı uçurduysa bu “normal” midir?

 

Köstebek tutuklanacaktı

Savcılar muhtemelen bu bağlantıyı belgeledikleri için, “hasadı toplamadan” görevden alındılar.

Öğrendiğime göre dosya kendilerinden alınmasa, tam o günlerde yeni bir tutuklama dalgası gelecekti:

Özel kalem telefonundan faillere haber uçuran “köstebek”, yani Atalay’ın koruma müdürü gözaltına alınacaktı. O dalgada 10-15 şirket çalışanı ile yönetici yakını da tutuklanacak, soruşturma “yukarıya” doğru tırmanacaktı.

Dosyanın savcılardan alınmasıyla sadece bu tutuklamalar değil, üst bağlantıların ortaya çıkması da engellenmiş oldu.

Bu, siyasetin hukuka açık müdahalesi değil de nedir?

 

“Kendi cebinizden gidin”

Atalay, “3 savcı 3 yılda niye bir iddianameyi yazamadı” diye soruyor. Keşke savcılar konuşsa da, Deniz Feneri soruşturmasını yürüten Alman savcıların Türkiye’ye gelmesinin nasıl engellendiğini, kendilerinin Almanya’ya gidip belge toplaması için kimlerin “Gerek yok” raporu verdiğini anlatsa…

En basitini yazayım:

Almanya’ya gitmek isteyen savcılara, “Uçak paralarını kendi cebinizden ödeyin” demek aklın alacağı iş midir?

Bunlar ortaya çıkmaz mı bir gün?

 

“Dokunan yanar!”

“İnsan hakkı ve onurunun” çiğnenmesine tepki veren Atalay, aylardır özel görüşmeleri sayfa sayfa yayımlanarak hayatları lime lime edilen insanları bilmiyor mu?

Bence Deniz Feneri yöneticileri, dinlemeye takılan çok özel görüşmeleri sızdırmadıkları için savcılara dua etsin. İntikam hissiyle davranılsa, bir kısmı bir daha insan içine çıkamazdı.

Şimdi siyasi hesaplaşma gensoruda yapılacak.

Hukuken ise yeni savcıların 150 klasörlük bu hassas dosyayı ne yapacakları izlenecek. İşleri zor. Çünkü eskilerin sudan bir gerekçeyle görevden alınması, savcı ve hâkimlere, bu işlere “dokunanın yandığını” gösteren bir gözdağı oldu.

 

Kaynak: Milliyet

 

 

 

Slavoj Zizek Uyardı: Kendinize Aşık Olmayın

Featured

Wall Street işgalcilerini ziyaret eden Sloven düşünür Slavoj Žižek, burada yaptığı konuşmada göstericilere “Neyi istemediğimizi biliyoruz. Ama neyi istiyoruz? Hangi sosyal örgütlenme kapitalizmin yerine geçebilir? Ne tür yeni liderler istiyoruz?” sorularını sordu.
Žižek: Bir tehlike var. Kendinize aşık olmayın
Biz hepimiz kaybedenleriz ama esas kaybedenler Wall Street’tekiler. Onlar bizim milyarlarımızla kurtarıldılar. Bize sosyalist deniyor ama burada sosyalizm her zaman zenginler için var. Bize diyorlar ki siz özel mülkiyete saygı duymuyorsunuz ama 2008 finansal krizinde, haftalar boyu gece gündüz çalışsak yapamayacağımız kadar çok, güç bela kazalmış özel mülkiyet yok edildi. Size hayalperest olduğumuzu söylüyorlar. Gerçek hayaplerestler herşeyin sonsuza kadar olduğu gibi devam edeceğini düşünenlerdir. Biz hayalperest değiliz. Biz bir hayalin kabusu dönüşmesinden uyananlarız.Biz hiçbir şeyi yıkmıyoruz. Biz sistemin kendini nasıl yok ettiğine şahit oluyoruz. Bu klasik sahneyi çizgi filmlerden biliyoruz. Kedi uçuruma varmıştır ama yürümeye devam eder, altında birşey olmadığı gerçeğini inkar ederek. Aşağı bakıp fark ettiğinde ise zaten düşüyordur. Biz oradaki Wall Street’teki baylara diyoruz ki “hey aşağıya bakın”.

2011 Nisan ortasında Çin Halk Cumhuriyeti hükümeti alternatif gerçekliği ve zamanda  yolculuk hikayelerini içeren tüm TV programları, filmleri ve romanları yasakladı. Bu Çin için iyiye işaret. Demek ki hala alternatifler hakkında hayal edebilen insanlar var ki hayal etmek yasak ediliyor. Burada ise bizim böyle bir yasağa ihtiyacımız yok çünkü yöneten sınıf hayal etme kapasitemizi bile baskı altına aldı. Sürekli izlediğimiz filmlere bir bakın. Dünyanın sonunu tahmin etmek çok kolay. Bir asteroid hayatı sona erdiriyor falan. Ama kapitalizmin sona erebileceğini tasavvur edemiyorsunuz.

Öyleyse burada ne yapıyoruz? Size komünist zamanlardan eski, çok harika bir fıkrayı anlatayım. Bir adam Doğu Almanya’dan Sibirya’ya gönderilir çalışmak için. Göndereceği mektupların sansürden geçeceğini bildiği için arkadaşlarına der ki: “Bir kod oluşturalım. Eğer benden gelen mektup mavi mürekkeple yazılmışsa yazdıklarım doğru demektir. Eğer kırmızıyla yazılmışsa yalan demektir.” Bir ay sonra arkadaşları ilk mektubu alırlar. “burada herşey çok güzel. Dükkanlar güzel yiyeceklerle dolu: Sinemelar Batı’nın iyi filmlerini gösteriyorlar. Daireler büyük ve lüks. Alamadığımız tek şey kırmızı mürekkep.” İşte biz böyle yaşıyoruz. her türlü özgürlüğümüz var ama ihtiyacımız olan kırmızı mürekkep: tutsaklığımızı kolay anlaşılır kılacak bir dil. Bize öğretilen şekilde özgürlüğü konuşmak- teröre karşı savaş, vs- özgürlüğü tahrif ediyor. Ve sizin burada yaptığınız bu. Bize kırmızı mürekkebi vermek.

Bir tehlike var. Kendinize aşık olmayın. Burada iyi zaman geçiriyoruz. Ama hatırlayınız ki karnavallar ucuz olur. Önemli olan bir sonraki gündür, normal hayatlarımıza dönmek zorunda olduğumuz zamandır. O zaman bir değişiklik olacak mı? Bu günleri “aa o zaman gençtik ve çok güzeldi” diye hatırlamanızı istemiyorum.Temel mesajımızın “alternatifleri düşünme serbestimiz” olduğunu unutmayın. Tabular yıkıldıysa, yaşayabileceğimiz en iyi dünyada yaşamıyoruz demektir. Ama önümüzde uzun bir yol var. Yüzleşmemiz gereken zor sorular var. Neyi istemediğimizi biliyoruz. Ama neyi istiyoruz? Hangi sosyal örgütlenme kapitalizmin yerine geçebilir? Ne tür yeni liderler istiyoruz?

Hatırlayın. Problem yozlaşma veya açgözlülük değil. Problem sistemin kendisi.  Sizi yozlaşmaya zorluyor. Sadece düşmanlara değil, bu süreci sulandırmaya çalışan sahte arkadaşlara da dikkat edin. Kafeinsiz kahve, alkolsüz bira, yağsız dondurmada olduğu gibi bunu da zararsız bir ahlaki protestoya çevirmeye çalışacaklar. Kafeinsizleştirilmiş bir sürece. Ama burada olmamızın sebebi bir Coca Cola tenekesini geri dönüşüme vermenin, bir yardım kurumuna bir iki dolar bağış yapmanın veya aldığınız Starbucks kahvenin %1′inin üçüncü dünyada aç bir çocuğu doyurmasının bizi iyi hissettirmesiyle yetineceğimiz bir dünyadan bıkmamızdır.

Eğer komünizm 1990′da yıkılan sistem demekse biz komünist değiliz. Unutmayın ki o komünistler bugünün en acımasız ve efektif kapitalistleri. Bugün Çin’de, sizin Amerikan kapitalizminizden daha dinamik bir kapitalizm var ama orada demokrasiye ihtiyaç yok. Bu demektir ki kapitalizmi eleştirdiğinizde, sizi demokrasiye karşıtlıkla fişlemelerine izin vermeyin. Demokrasi ve kapitalizm arasındaki evlilik bitmiştir. Değişim mümkündür.

Bugün olasılık dahilinde diye algıladığımız nedir? Medyayı takip edin yeter. Bir yandan teknoloji ve sekste herşey mümkün görünüyor. Aya seyahat edebilirsiniz, biyogenetik sayesinde ölümsüzleşebilirsiniz, hayvanlarla veya herhangi bir şeyle seks yapabilirsiniz ama toplum ve ekonomi alanına bir bakın. Bu alanda neredeyse herşey imkansız olarak görülüyor.Zenginler için vergileri birazcık yükseltmek istiyorsunuz. Size bu imkansız diyorlar. Rekabetçiliğimizi kaybettik. Sağlık hizmetleri için daha fazla para istiyorsunuz, “imkansız bu totaliter devlet demektir” Dünyada yanlış olan bir şey var, ölümsüzleştirilebileceğinizin vaad edildiği bir yerde sağlık hizmeti için birazcık daha fazla para harcayamıyorsunuz. Belki de önceliklerimizi düzgün belirlememiz gerekiyor. Biz daha yüksek bir yaşam standardı istemiyoruz. Daha iyi bir yaşam standardı istiyoruz. Komünist olmamızın manası sıradan  insanı (halkı) düşünüyor olmamızdır. Doğanın ortak alanlarını. Entellektüel mülkiyet ile özelleştirilen müşterekleri. Biyogenetik müşterekleri. Bunun için, yalnızca bunun için savaşmalıyız.

Komünizm kesinlikle başarısız oldu ama halkın sorunları burada. Bize Amerikalı olmadığımızı söylüyorlar. Ama kendine gerçek Amerikalı diyen muhafazakarlara ve köktendincilere bir şeyin hatırlatılması gerekiyor: Hristiyanlık nedir? Kutsal ruhtur. Kutsal ruh nedir? Birbirine sevgiyle bağlı inanların eşitlikçi topluluğudur ve bunun içinde yalnız kendi özgürlükleri ve sorumlulukları vardır. Bu açıdan kutsal ruh buradadır. Orada, Wall Street’te ise kafir idollere tapan putperestler var. Öyleyse ihtiyacımız olan şey sabırdır. Korkum şu ki, gün gelecek evlerimize döneceğiz ve sonra senede bir kere buluşup bira içerek ve nostaljik bir şekilde hatırlayıp “ne güzel zaman geçirmiştik” diyeceğiz. Bunun olmayacağına dair kendinize söz verin. Biliyoruz ki insanlar bazen gerçekten çok istemedikleri şeyleri arzularlar. Gerçekten arzuladığınız şeyi istemekten korkmayın. Çok teşekkür ederim.

Kaynak: BirGün

Tek Yumruk, Ölenlerin Hesabını Soruyor

Featured

Galatasaray taraftarları iktidar şovuyla açılan Arena’da gösterdikleri tepkiye devam ediyor. Muhalif taraftar grubu Tek Yumruk resmi web sitesinden yaptığı açıklamada Ali Sami Yen Stadı inşaatında ölen emekçileri hatırlattı.

 

Nüve olarak emekçilerin hayatına kastedenlere karşı bütün gruplarla dayanışma içinde olacağız. Çünkü ölen Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla Türkiye’ydi.

 

Tek Yumruk’un açıklama metni:

 

Ali Sami Yen haramilerin değil, halkındır!

 

Arena´nın açılışında karşılaştığımız ilk maçta rakibimiz Ajax´a karşı gol bulamadık ama o gün Galatasaray taraftarı, hiç kimseye kul olmayacağını, hiç bir siyasetin rant amacıyla kendilerini kullanamayacağını göstererek evlerindeki ilk golü attı.

Açılışta yaptığı konuşma ile Erdoğan Bayraktar, açılış sonrasında sosyal medyada Galatasaray taraftarına yaptığı hakaretlerle Suat Kılıç, hakettikleri ödül olan milletvekilliği ve bakanlıkları aldılar. Galatasaray´a saldırmanın iktidar çevresinde prim yapması birçoklarını olduğu gibi Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü yetkililerini de cesaretlendirmiş olmali ki, yasal olarak tüm stadlar GSGM malı olarak gözükmesine rağmen, bir ilk olarak, stadımıza “bu stad GSGM´ye aittir” gibi gereksiz ve 15 Ocak sonrası süreç gözönüne alındığında kışkırtıcı bir tabela konulmakta.

Mecidiyeköy´deki değerli araziden çıkmamıza, o arazinin stada harcanandan en az iki kat fazla fiyata satılmasına rağmen yeni stadımızın bize lütfedilmiş bir nimet olduğuna insanları inandırmaya yönelik çabalar bize göre komik kalmakta. Bu çabalarda bulunanlar için ise yaptıkları bir utanç olmalı. Utanç olmalı çünkü, yaptık dedikleri yolun ortada olmadığı, metronun yetersiz kaldığı, gerek metroya binmek için kapılara yığılan, gerek tepelere tırmanarak, inşaatlardan geçerek, otoyola inerek hayatlarını riske atan insanlara hizmet götürmek yerine, tek amaçları, kendi koltuklarını korumak, kendi çevresinin ceplerini doldurmak olarak biliniyorlar ve ömür boyu bu şekilde hatırlanacaklar.

Galatasaray taraftarı açılışta ve devamında kendine yapılan saygısızlığı unutmamıştır. Galatasaray taraftarı, Galatasaray üzerinde oynanan oyunların farkındadır. Kulübü kullanarak rant peşinde koşan, bunun için açılışı terkeden yöneticilerini affetmeyen bu taraftar, bundan sonra da kimseye minnet etmeyecektir. Galatasaray taraftarı adaletsizliklerin, politik oyunların karşısında, 15 Ocak´ta olduğu gibi alnı ak, başı dik duracaktır.

Bu stad ne GSGM´nin, ne politikacıların, ne rant peşinde koşan işadamlarınındır. Bu stad haramilerin değildir. Bu stad başta yapımında hayatlarını kaybeden Raşit Ek, Gökhan Yavuz ve Cihan Gayretli olmak üzere, yapımında ter döken işçilerin, Galatasaray taraftarlarının ve nihayetinde tüm halkın stadıdır.

 

Nüve

 

 

 

 

Meclis Partileri Bildiğiniz Gibi

Featured

Bugün, Hakkari – Çukurca’da 26 askerin ölmesiyle sonuçlanan saldırının ardından mecliste temsil edilen partilerden açıklamalar yapıldı. Geçtiğimiz dönemlerde yapılan saldırıların ardından benzer açıklamalar yapan meclis partilerin görüşleri şöyle oldu.

 

AKP ve Başbakanlık adına bizzat başbakan Recep Tayyip Erdoğan basın önünde açıklamalarda bulundu. Erdoğan, ”Ben bugün burada özellikle şu hususu aziz milletimle paylaşmak istiyorum. Türkiye düşmanları şunu çok ama çok iyi bilmek durumundalar; Türkiye, Sarıkamış, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşımız başta olmak üzere şehitlerimizin aziz ruhları üzerinde inşa edilmiş bir ülkedir. Bu toprakların her karışı şehit kanlarıyla yoğrulmuştur, şehit kanlarıyla sulanmıştır. Bu topraklar bu şekilde aziz vatan olmuştur. Bayrağımız rengini şehitlerimizin al kanından almıştır. Vatan da bayrak da bizim için namustur, şereftir. Uğruna her bir vatan evladının can vereceği kadar kutsaldır. İçerden ve dışardan hiçbir saldırıya boyun eğmeyeceğimizi, hiçbir şekilde geri adım atmayacağımızı, vatan toprağının tek bir zerresini dahi feda etmeyeceğimizi, dostun da düşmanın da çok iyi bilmesi, anlaması ve idrak etmesi gerekir. Bu ülkenin birliğine, dirliğine, bütünlüğüne kast edenler karşısında her zaman için bu milleti bulacaktır ve bugüne kadar iktidarıyla, milletiyle bir milim dahi geri çekilmedik, çekilmeyeceğiz,” dedi.

 

CHP lideri Kılıçdaroğlu’da Çukurca’da yaşanan saldırının ardından bir dizi açıklamada bulundu. Hükümeti istifaya çağıran Kılıçdaroğlu, “Buradan TBMM Başkanına açık çağrıda bulunuyorum. Sorunun çözüm adresi hükümet değildir. Hükümet bu sorunu çözmekte acizdir. Bu sorunu çözemez bu hükümet. TBMM’nin bu soruna el koyup derhal bir komisyon oluşturması ve çözüm önerilerini üretmesi gerekiyor. Parlamentonun geleneğinde bu var. Biz anayasa konusunda komisyon kuruyoruz da, terör konusunda niye kurmuyoruz arkadaşlar? Terör konusunda da bir araya gelmeliyiz. Sağduyuyu ortak akla egemen kılmalıyız. Çözümlerimizi üretmeliyiz. Hepimiz düşünüyoruz, hepimiz ülkemizi seviyoruz, insanımızı seviyoruz, teröre karşı ortak cephe oluşturmuşuz, ortak bir paydamız var teröre karşı. Niye bir araya gelmiyoruz? TBMM Başkanının milletvekillerini, grupları bir şekliyle harekete geçirmesi ve ortak bir komisyon oluşturması gerekiyor. Meclis bu soruna kesinlikle el koymalıdır.” dedi.

 

MHP Genel Merkezi’nden yapılan açıklamada ise bölgede olağanüstü hal çağrısı yapıldı. Açıklamada şu noktalar dikkat çekti: “Karşımızdaki kanlı sonuç Adalet ve Kalkınma Partisi için seneler içerisinde bölücülerle girdiği yakınlaşmanın neticesinden başka bir şey değildir.Ekilen bölücülük tohumları; mayın, bomba, mermi ve gözyaşı olarak biçilmektedir.Türk milletinin ancak savaş şartlarında vereceği kayıp; özgürlük, demokrasi ve barış sözleriyle hayata geçmiştir.Bu felakete çanak tutan, destek veren, teşvik eden, meşrulaştırmaya çalışan, sindirmeye çabalayan ve kılavuzluk yapan gafillerin ise akan kandan doğrudan doğruya sorumlu oldukları açık ve meydandadır.Medyada köşe tutmuş bazı kalem sahiplerinin, sözde aydınların, terör hamisi işbirlikçi zihniyetlerin, siyasetteki bölücü odakların PKK’yla koalisyon halinde milletimize zehir içirmeye gayret ettikleri herkesin malumudur.”

 

BDP’den yapılan açıklamada ise hem hükümetin hem de PKK’nın savaşı bırakması istendi. Açıklamadaki satır başları şöyle: “Hakkari’de yaşanan çatışmalarda 26 güvenlik görevlisinin maalesef ki yaşamını yitirdiği ve onlarca da yaralının olduğu açıklandı. Yaşamını yitiren bütün kardeşlerimize Allah’tan rahmet, yakınlarına başsağlığı ve sabır, yaralılara acil şifalar diliyoruz. Bu savaşa da, ölümlere de “Artık yeter” diyoruz. Bu acılara karşı devlet ve hükümetlerin 25 yıldır tekrarlayıp durdukları çözüm üretmeyen ve savaşta ısrar eden açıklamalara da “Artık yeter” diyoruz. Çatışmaların yeniden başladığı son beş aydır defalarca sivil toplum örgütlerinin, aydınların, demokrasi güçlerinin ve partimizin yaptığı silahların susması, diyalogun başlaması çağrısı ve önerilerine ne yazık ki hükümet olumlu bir yanıt vermedi. “Terörle mücadelede yeni dönem başladı” diyerek, savaş politikalarında ısrar etti. Bugün yaşanan bu acılı tablo bir kez daha göstermektedir ki, Türkiye’nin ekmek, su, hava kadar en acil ihtiyacı barıştır ve Türkiye’nin barıştan başka bir seçeneği yoktur. Bunun için Türkiye’nin bir an önce bu çatışmalı ortamdan çıkarılması, ölümlerin durdurulması ve barış sürecinin başlatılması herkesin ortak hedefi olmalı. Hükümete de PKK’ye de bir tek saniye daha kaybetmeden acilen savaşı durdurma çağrısı yapıyoruz.

 

Nüve

 

 

 

Sol Örgütlerden Çağrı: Artık Yeter

Featured

Hakkari – Çukurca’da 26 askerin ölmesiyle sonuçlanan saldırıların ardından sol örgütler de farklı açıklamalarda bulundu. Ortak çağrılarını ‘artık yeter’ sözüyle birleştiren sol örgütlerin açıklamaları şu şekilde oldu.

 

ÖDP lideri Alper Taş tarafından yapılan açıklamada, ‘Bu kan deryasının içinde hepimiz boğulacağız,’ dendi. Alper Taş, açıklamasının devamında ise “Hakkari Çukurca’da PKK’nin gerçekleştirdiği saldırı sonucunda yine gençlerimiz öldü. Evlatlarını kaybeden ailelere baş sağlığı diliyor, acısını yüreğimizde taşıyoruz. Gencecik bedenler toprağa düşmeye devam ederken artık hiçbir sözün kıymeti kalmamıştır. İnsanlık ölüyor. Artık bir ‘bilek güreşi’ olarak süren bu çatışmada en masumlar hayatını kaybederken birileri savaş nutukları çekmekten başka bir şey yapmıyor. Şimdi savaş naraları atmanın, kahramanlık destanları yazmanın değil, bu toprakların acı kaderinin ağıtlarını yakmanın günüdür. Gençlerimiz ölmeye devam ederken barış ve kardeşlik de toprağın yedi kat dibinde kalmaya devam edecektir,” dedi.

 

TKP Merkez Komite’den yapılan açıklamada ise “Kan pazarlığına karşı sözümüz halkların kardeşliği” denildi. Açıklamada şu noktalara dikkat çekildi: “Bu acı ve tehlikeli tablo karşısında TKP’nin ilk sözü, akan kanın derhal durdurulmasıdır. Şiddetin parçası olan, insan hayatına yönelen ve ülkemizi son derece büyük risklere sürükleyen bu tür eylem ve gelişmeleri kınıyoruz. Devlet ve hükümet yetkililerinin karşı tarafın bütün kanatlarıyla görüşebildiği, görüşmelerin milliyetçi-şoven kesimlerde bile önemli bir tepki görmediği ve AKP’nin yeni anayasa gündemini açtığı bir ortamda daha fazla kan dökülmesi açık bir çelişkidir. Bu çelişkinin varlığı, hep dile getirdiğimiz şu gerçeği göstermiştir: Gerici bir rejim kurulurken özgürlük taleplerinin karşılanması mümkün değildir.Öte yandan sürecin sonunda varacağı noktada yine görüşmeler olacak, Kürtlerin ulusal taleplerini karşılamaya dönük, belki bir kısmı göstermelik, birtakım adımlar atılacaktır. Bu noktaya kan denizinden geçerek gidiliyor olunması da bir başka gerçeği ortaya sermektedir:Türkiye’de insan hayatı siyaset oyununun küçük bir aletinden ibarettir.”

 

Halkevleri olayları ‘Artık Yeter’ diyerek protesto etti. Açıklamada şöyle denildi: “AKP iktidarının uzunca bir süredir tek yol olarak savaş politikalarında ısrar etmesi; Kürt sorununda barışçıl demokratik kanalları ortadan kaldıran; KCK operasyonları ile bu yolu kurabilecek tüm seçilmiş Kürt siyasetçileri tutuklama saldırısı ile karşı karşıya bırakan baskıcı iktidar etme biçimi halkların barış ve kardeşlik özlemlerini daha uzaklara itmektedir. Yine daha fazla kan dökme yeminleri, intikam naraları, yine hamasi nutuklar, yine akıldışı yaklaşımlar. 30 yılda 300’den fazla duyduğumuz belagat dolu ama anlamsız ve samimiyet içermeyen demeçler. Ama akan kanın durması için tek laf edilmiyor.  Yüzlerce kez söyledik, eylemler, etkinlikler yaptık; “Artık Yeter” dedik, ama yılmadan demeye devam edeceğiz, ta ki bu ülkede halkların kardeşliği, onurlu eşit yurttaşlığı tesis edilene kadar.”

 

EDP lideri Ferdan Ergut ise ‘Batağa Sürükleniyoruz’ başlığıyla yaptığı açıklamada şöyle dedi: “Kanlar içinde yerde yatan 24 can Türkiye’yi barışa bir nebze olsun yaklaştırmamıştır. Bu duruma seyirci kalırsak barış ve çözüm umudu Kaf Dağı’nın ardına çekilecek. Bu kanlı sürece sessiz kalmak, ona taammüden ortak olmak demektir. Yüzünü askeri tedbirlere dönen iktidara da, şiddet kartını çözümün vazgeçilmezi olarak gören PKK’ya da barışı dayatmalıyız.

 

Nüve

 

 

 

Nüve Van’ın Ardından Konuşuyor: Biz Başka Alem İsteriz

Featured

Hepimiz biliyoruz ki Van’da gerçekleşen acı depremin ardından hepimizi üzen, “halkların kardeşliğine” aykırı söylemler gündeme geldi. Tüm bu söylemler ve yaklaşımlar hayali kurulan barışın gerçekleşmesi için gerekli adımların yokluğunu bir kez daha vurguladı. İntikam hevesiyle düşmanlığı yaymaya çalışan gruplar, ayrımcılığı ve faşizmi ulusal bakış açılarıyla gündeme getirmeye ilk olarak sosyal medyada başladı; depremin neden olduğu kayıplara ve talep edilen yardımlara karşı televizyon kanallarında toplumu düşmanlığa teşvik edecek nefret söylemleri tanınan isimler tarafından dile getirildi. Günümüzde faşizm, kanlı kavgalara neden olabilecek boyutlara ulaşmışken bu isimlerin toplum içindeki barışı hasara uğratacak nefret söylemleri hepimizin tepkisini çekmiştir.

 

Tüm bu gelişmelerin ardından gerçekleşen Habertürk Tv sunucusu Duygu Canbaş’ı “Deprem doğuda da olsa, Van’da da olsa üzülüyoruz” ve Atv’de program yapan Müge Anlı’yı “Önce polise askere taş at, onları kuş gibi avla, sonra zor durumda hadi Mehmetçik gelsin, olmaz! İnsanlar hadlerini bilsinler!”  türünden nefret dolu ifadelerini kınıyor, bu şekildeki ırkçı-barıştan uzak yaklaşımlara isyan ediyoruz.

 

Van’daki deprem can kayıpları ve hasarın dışında iki önemli başka olumsuzluğu da göstermiştir; farklı gruplara karşı toleransın olmadığını ve “insanlığın” öneminin yerine ayrımcılığın tercih edildiği en endişe verici olanıdır. İkinci olarak ise, Kürtlere karşı ayrımcılığın toplum içinde varlığı sanki yeni bir konuymuş gibi görülmesidir. Bugün batıda bir ilimizde gerçekleşecek olsa oradaki insanlara daha çok saygı gösterileceğini ve seçilmiş belediye başkanları ile uyum içerisinde yardımların dağıtılabileceğini görecektik, bugün ise bu yardımlar askeri kışlalarda bekletilmekte, halk soğuktan etkilenmektedir.  Türkiye’deki tehdit algılamaları yüzünden oluşan ve gün geçtikçe artan faşizm aynı sınırlar içindeki kişilere karşı tehlikeli bir silah haline gelmiştir ve hoşgörü ile uyumun yerine farklılıkları/hakları/özgürlükleri tehdit olarak gören bir algı topluma yerleştirilmiştir. Yıllardır bitmek bilmeyen kardeş kavgası, şimdi kardeş yardımına ihtiyaç duymaktadır. Fakat ne yazık ki bazı faşistler Kürt halkına karşı yardım eli uzatmanın “ahlaksızca” olduğunu vurgulamaya çalışmaktadır, gönderilen yardımların arkasından bir kısım kendilerini ulusalcı veya milliyetçi olarak tanımlayan fakat söylemleri ile net bir faşizm örneği sergileyen kimi gruplar “yardımların şerefsizlere gitmesine hayır” diyerek kendileriyle çelişkiye düştü. Tüm bu yaşanan acı ve kayıplar insanlığı üzmekte, bu yüzden amacımız kaybedilenleri barışla kazanmaya çalışmak olmalıdır.

 

Her bireyin farklı değerleri, inançları, algılamaları ve fikirleri vardır ve her biri diğerleri tarafından saygıyı hak eder, önemli olan bu saygıyı zihinlerde/vicdanlarda barındırabilmek ve bunun mücadelesini hepimizin üstlenmesidir. Egemen güçlerin kendi çıkarları ve hakim olma fikirlerinin üstesinden gelmek için pozitif barış için çağrıda bulunmalıyız. Farklılıkların zenginlik olduğu inancını tüm alana yaymanın vicdanı bir sorumluluk olduğunu da unutmamalıyız. Kişilerin veya grupların etnik, dinsel, dilsel, kültürel kimliğini yargılamak ve önyargıları yıkmak için dayanışma vicdani bir görevdir.

 

Asker ölümlerinin ardından gösterilen tepkiler kadar ayrımcılığın da önemli olduğunu vurgulamalıyız, toplumları asıl birbirine düşman edecek ve uzaklaştıracak duruşun faşizm olduğunun farkına varmalıyız.

 

Nüve yazarları olarak sizleri kötü günler geçiren kardeşlerimize yardım etmeye ve ayrımcılığa karşı bir araya gelmeye davet ediyoruz.

 

 Yazarlar

Tuğçe Erçetin – Tunç Toker – Cansu Obiz – İbrahim Adıgüzel

Bahar Çubuk – Umut Güner – Eren Aksoyoğlu

 

 

 

 

Ankara’da 1′i Sendikacı 8 Gözaltı

Featured

Ankara’da BES iş yeri temsilcisi Ahmet Turan’ın da aralarında olduğu 8 kişi gözatına alındı. BES, gözaltıları protesto ederek, “Hak alma mücadelesine yönelen faşizan baskılara son verilmelidir” dedi.

 

KESK’e bağlı BES Ankara 1 No’lu Şubesi eski başkanı ve SGK iş yeri temsilcisi Ahmet Turan ile isimleri öğrenilemeyen 7 kişi, sabah saatlerinde evlerine yapılan baskın sonucu gözaltına alındı.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla gözaltına alınan 8 kişi, Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü.

Konuya ilişkin yazılı açıklama yapan BES Merkez Yönetim Kurulu, “Konfederasyonumuz KESK ve sendikamız BES kurulduğu günden beri çok yoğun baskılarla, sürgünlerle, işten atmalarla, idari ve adli soruşturmalarla karşı karşıya kalmıştır. AKP’nin ‘ileri demokrasi’ döneminde hakları için mücadele eden, örgütlenen; gençler, öğrenciler, işçiler, memurlar, bir bütün halk kesimleri baskıyla susturulmaya çalışılmaktadır. İleri demokrasiden bahsedilen bu dönemde 12 Eylül dönemini aratmayacak günler yaşanmaktadır” dedi.

Son dönemde artan gözaltılara bugün bir yenisinin eklendiğini belirten BES, Ahmet Turan’ın da içinde bulunduğu 8 kişinin gözalına alındığını hatırlattı.

BES açıklamasında şu ifadeler yer aldı: “Konfederasyonumuza ve sendika üye ve yöneticilerine, demokrat kurumlara yönelik geliştirilen baskı, gözaltı ve tutuklamalar hiçbir demokratik ve hukuki ölçüye sığmamaktadır. Bu tür uygulamalar, temel insan haklarından olan örgütlenme ve ifade özgürlüğünün ihlalidir.”

AKP Hükümetinin sadece kendine demokrat olduğunu belirten BES, emek ve demokrasi mücadelesinden vazgeçmeyeceklerini ifade etti.

Demokrasiye ve demokratik kitle örgütlerine yönelik tüm baskıları, baskınları, gözaltı ve tutuklamaları kınayan BES, Ahmet Turan ile birlikte gözaltına alınanların derhal serbest bırakılmasını istedi, “Hak alma mücadelesine yönelen faşizan baskılara son verilmelidir” dedi.

 

Kaynak: Etha

 

 

 

Ersanlı ve Zarakolu Tutuklandı

Featured

KCK soruşturması kapsamında mahkemeye sevkedilen 47 kişiden aralarında Prof. Dr. Emine Büşra Ersanlı ile yayıncı Ragıp Zarakolu’nun da bulunduğu 23 kişi tutuklandı. Bir kişi serbest bırakılırken diğer 23 kişinin işlemleri sürüyor.

 

KCK’ya yönelik İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen soruşturma kapsamında Prof. Dr. Büşra Ersanlı ve yayınevi sahibi Ragıp Zarakolu’nun da aralarında bulunduğu 50 kişi dün sabah Beşiktaş’taki İstanbul Adliyesi’ne getirildi. Savcılık sorgusunun ardından 47 şüpheli tutuklama istemiyle nöbetçi mahkemeye sevk edildi. Üç şüpheli ise savcılık tarafından serbest bırakıldı.

 

İstanbul Nöbetçi 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ne sevk edilen şüphelilerin mahkeme sorgusu gece saat 23.00 civarında başladı.14 saat iki hakim tarafından sorgulanan şüphelilerden 24’ünün işlemleri tamamlandı. Prof. Dr. Büşra Ersanlı ve yayınevi sahibi Ragıp Zarakolu’nun da aralarında bulunduğu 24 kişiden 23’ü tutuklandı. Bir şüpheli ise serbest bırakıldı. Diğer hakim tarafından sorgulanan 23 şüphelinin ise işlemleri devam ediyor.

 

Nüve

 

 

 

Kemalizm-Sosyal Demokrasi Savaşı Sürüyor: CHP’de KCK Tartışması

Featured

CHP İstanbul Milletvekili Binnaz Toprak’ın, KCK’ya yönelik soruşturma kapsamında tutuklanan Prof. Dr. Büşra Ersanlı ve yayınevi sahibi Ragıp Zarakolu’na destek olmak için bir bildiri yayınlanmasını istemesi CHP Grubunda tartışma yarattı. Sinop Milletvekili Engin Altay, “Böyle bir metin imzalanamaz. Burası CHP, başka bir parti değil” dedi. Tepkiler üzerine Toprak’ın önerisi oylanmadı.

CHP Grubu’nun basına kapalı toplantısında KCK tartışması yaşandı. İstanbul Milletvekili Binnaz Toprak’ın, KCK’ya yönelik soruşturma kapsamında tutuklanan Prof. Dr. Büşra Ersanlı ve yayınevi sahibi Ragıp Zarakolu’na destek olmak için bir bildiri yayınlanmasını istemesi tartışma yarattı.

Binnaz Toprak, Prof. Dr. Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu’nun tutuklu yargılanmalarını protesto ettiğini belirterek, destek verilmesi gerektiğini ve bu konuda bir bildiri yayınlanması gerektiğini söyledi. Bu konuda bir bildiri hazırladığını belirten Toprak, “İmza atmak isteyen atsın” sözleri ise grupta tepki çekti.

Toprak’ın önerisine karşı çıkan vekiller, “Burası şirket mi, grup kararı olmaz. Burası sivil toplum örgütü değil” dedi.

Öneriye karşı çıkan Sinop Milletvekili Engin Altay’ın, “Olmaz, grup kararı yok. Böyle bir metin imzalanamaz. KCK’nın PKK’nin şehir yapılanması olduğunu bilmeyen var mı? Burası CHP, başka bir parti değil” dediği ifade edildi.

 

Kaynak: Demokrat Haber

 

 

 

Depremin Ardından Kriz Yönetimi Çift Başlıydı

Featured

Kocaeli Kent Konseyi’nde STK’lar ile yapılan toplantı sonucunda Kızılay Kocaeli Şube Başkanı Muzaffer Şişmanoğlu, Kocaeli Yüksek Öğrenim Derneği (KYÖD) temsilcisi – Nüve yazarı Tunç Toker ve İlim Yayma Cemiyeti temsilcisi Mecit Erdoğan’dan oluşan komisyon olarak Van Merkezi, Erciş Merkez ve Köyleri’nde yaptığımız incelemeler sonucunda ulaştığımız tespitler aşağıdaki üzeredir.

 

Van – Merkez: Kent merkezinde yıkılan bina sayısı 7-8 civarında olmuştur. Hasarlı binaların sayısı oldukça fazladır. Binalardaki hasar seviyesinin durumu uzmanlar tarafından incelenmektedir. Merkezde yaşayan insanlar her ne kadar barınma anlamında binalarına giremese de dükkanlarını açmakta ve hayat yavaş yavaş normalleşmektedir.

Erciş – Merkez: Depremden en fazla etkilenen bölgedir. Yıkılan binaların sayısı yaklaşık 80 civarındadır. Yaşanan can kaybı en çok burada meydana gelmiştir. Yıkılmayan binaların çoğunluğu oturulamaz haldedir. Bu binaların çoğunluğu yeni yapılmış ve çok katlı binalardır. Uzmanlar Erciş’te de hasar tespit çalışmalarına başlamış durumdadır.

Erciş – Köyler: Göveçler, Dağönü, Göllüce gibi köylerde yaptığımız incelemelerde yıkımın üzüntü verici boyutlarda olduğu tespit edilmiştir. İnsanların deprem öncesinde yaşamlarını sürdürdüğü evlerin taşların üst üste konması yoluyla inşa edildiği ve bu binaların artık neredeyse tamamının kullanılamaz hale geldiği görülmektedir.

 

ACİL İHTİYAÇLAR:

Barınma: Mevsim şartları dolayısıyla en acil şekilde karşılanması gereken ihtiyaç barınma olarak ön plana çıkmaktadır. Evleri hasar görmeyen vatandaşlarımızın da psikolojik olarak evlere girememesi de bu ihtiyacın niceliğini arttıran bir etkendir. Yapılacak hasar tespit çalışması, hayati önem taşımaktadır. Hasar seviyesi minimum olan ve yaşanılabilir evler tespit edilse bile insanları evlerine geri döndürme kararı çok hayati bir karardır. Daha önce yaşadığımız tecrübelerde gördüğümüz üzere hasarlı binalara geri döndürülen vatandaşlarımızın hayatları tehlikeye atılmaktadır. Düzce depremi örneğinde görüldüğü üzere, bilimsel olarak “yüzde yüz” emin olunmadığı takdirde vatandaşların barınma ihtiyacını geçici çözümlerle karşılamak gerekmektedir.

 

İnsanlarımızın depremin ilk günlerinde kurulan çadır topluluklarına ilgi göstermediği, buralara gelmek istemediği görülmüştür. Bunun köy ve kentler için değişik sebepleri bulunmaktadır. Kent merkezinde evlerin güvenlik sorunu sebebiyle insanlar evlerinin yakınına çadır kurmak istemektedir. Köylerde ise geçim kaynakları olan hayvanların güvenliği ön plandadır. Ahırların da yıkıma uğramış olması, köylüleri bu konuda çaresiz bırakmaktadır. Hırsızlıklar da başlamıştır. Köylülerin barınma sorununun çözümü, hayvanlarının güvenliği de düşünülerek yapılmalıdır. Bu anlamda, geçici olarak hayvanların da bir kaç merkezde toplanması ve ortak güvenliğinin sağlanması düşünülebilir.

 

Isınma: Mevsim şartları sebebiyle ısınma da barınma kadar hayati önem taşımaktadır. Tüplü katalitik ve klasik kömürlü sobaya ihtiyaç duyulmaktadır. Köylerde ısınma sorunu katalitikle çözülebilir durumda değildir. Bu anlamda soba ve kömür yoluyla bu ihtiyaç giderilmelidir. Gıda: Köylerde ve kent merkezlerinde bir gıda sorununa rastlanmamıştır. Kurulan aşevlerinden yemek dağıtımı yapılmaktadır. Giyim: Mevsim şartları sebebiyle kış boyunca mont, bot, kazak, kışlık çorap gibi giyim malzemelerine ihtiyaç duyulmaktadır. Özellikle çocuk giysileri hayati önem taşımaktadır. Şu anda büyük miktarda giyim malzemesi bölgeye ulaşmış olsa dahi, bu malzemelerin dağıtımında sıkıntılar olduğu görülmektedir. İhtiyaç malzemelerinin dökümü raporun ekindedir. Artık giysi gönderilmemesi söylenmektedir.

 

DAĞITIM: Yaşanan afetin ardından yaşanan en büyük sıkıntı dağıtım konusunda yaşanmıştır. Bazı kişilerin nüfuzlarını kullandığı ve kayırmaların yaşandığı vatandaşlar tarafından tarafımıza aktarılmıştır. Ancak zaman geçtikçe bu konu da düzelecektir. Basına yansıyan “yağma” gibi olumsuz görüntülerin altında yatan sebep de budur. Dükkanlara vs. bir saldırı olmadığı, ancak özellikle çadır konusunda yaşanan dağıtım sıkıntısı sebebiyle gerçekleştiği de hesaba katılmalıdır. Vatandaşların son derece iyi niyetli olduğu görülmüştür. Bununla birlikte dağıtımların güvenliği, kötü niyetli bazı gruplar sebebiyle mutlaka sağlanmalıdır. Güvenlik güçlerinin yardım kamyonlarına eşlik etmesi yoluyla bu tehlike en aza indirilebilir.

 

KRİZ YÖNETİMİ: Afet sonrasında kriz yönetiminin çift başlı olması afet sürecinin atlatılmasını geciktiren en önemli etkenlerin başında gelmektedir. Belediyenin ve valiliğin iki ayrı kriz merkezi kurduğu görülmüştür. Bu, ihtiyaç tespitlerinin ve yardım dağıtımlarının hakkaniyet içerisinde yapılmasını da engellemektedir. Bunun yanı sıra, bölgeye giden bakanların sayısının çokluğu sebebiyle, Vali’mizin protokol görevini yerine getirmek zorunda kalması nedeniyle krizin yönetiminde aktif rol alamadığı, süreci yöneten kamu yöneticilerinin de depremzede olmaları ve psikolojik durumları, çalışmaları zafiyete uğratan bir nokta olarak tespit edilmiştir.

 

AFET ACİL MÜDAHALE: Yapılan arama kurtarma çalışmalarında birkaç konuda eksiklik tespit edilmiştir. Afetin ardından paletli kepçeler gibi ağır iş makineleri ile enkazlara müdahalede bulunulduğu görülmüştür. Bu tür müdahaleler afetin ardından enkazda canlı kalan insanların hayatlarını tehlikeye atan bir noktadır. Bu konuda ülke çapında eğitimler verilirken bu hassas duruma da dikkat çekilmelidir.

 

Bunun yanı sıra, özellikle enkaz altında ezilmeler yaşayan afetzedelerin kaybına yol açan ve medikal arama kurtarma timlerinin mutlaka bilgi sahibi olması gereken “crash sendromu” (kurtuluş ölümü) sebebiyle can kayıpları olduğu ve bu konuda gereken hassasiyetin tam olarak gösterilmediği düşünülmektedir. Enkazdan kurtarılmasının ardından kaybettiğimiz Yunus’un ölümü bu anlamda bir örnek olarak incelenmelidir.

 

ÖNERİLER:

Köylerde:

Köylerde barınma ihtiyacı yerinde karşılanmalıdır. İnsanların alıştıkları yaşam şekli bozulmadan, gelenekleri değiştirilmeden çözüm üretilmesi hayati önem taşımaktadır. Oradaki taş evlerin yerine apartman tarzı çok katlı evler yapmak yerine yine kendi arazilerine yapılacak tek katlı evler tercih edilmelidir. Bu tek katlı evlerin hemen yanına yapılacak ahırlar yoluyla da insanların geçim kaynağı olan hayvancılık desteklenebilir.

 

Kent merkezlerinde:

Van ve Erciş merkezindeki barınma sorunu toplu konut yapımı yoluyla çözülebilir olduğu görülmüştür. Bunun yanı sıra, bundan sonra toplanacak yardımların nakdi olarak planlanması mantıklı olacaktır. Yapılacak alımların da bölgeden yapılması, bölge esnafının geçimini sürdürebilir kılacaktır. Yapılacak yardımların ayrı ayrı yapılması sıkıntı yaratacaktır. Türkiye’nin tüm bölgelerinden şu an çokça yardım gelmektedir. Ancak, ileriki süreçte bu yardımlar gündemden düşecektir.

 

Bu sebeple, acil olarak süreç yönetimi planlanmalıdır. Deprem tecrübesi yaşamış kamu yöneticilerinden oluşacak bir koordinasyon ekibinin kurulması ve süreç yönetiminin bu idari kadro eliyle yürütülmesi kriz sürecinin atlatılmasında kolaylaştırıcı rol oynayacaktır.

 

ACİL İHTİYAÇLAR:

-Çadır

-Battaniye

-Çocuk kazağı, montu, çorabı, botu

-Yetişkin kazağı, botu, çorabı, montu

-Isıtıcı (Katalitik, soba)

-Tüp

-Kömür, odun gibi yakacak malzemesi

-Kuru Gıda

 

Nüve

 

 

 

Aydınlardan Büşra Ersanlı’ya Destek

Featured

700 kişilik bir grup, Prof. Dr. Ersanlı’nın KCK operasyonları kapsamında gözaltına alınmasını protesto etti. “Demokratik hak mücadelesi veren gözaltında ya da tutuklu tüm sivil siyasetçilerin, akademisyenlerin, gazetecilerin acilen serbest bırakılmalarını talep ediyoruz” dedi.

 

Çoğunluğu akademisyenlerden oluşan 700 kişilik bir grup, Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nün eski Bölüm Başkanı ve Siyaset Bilimi hocalarından Prof. Dr. Büşra Ersanlı‘nın Kürdistan Topluluklar Birliği (KCK) operasyonları kapsamında gözaltına alınmasını bir bildiri ile protesto etti.

28 Ekim’de gözaltına alınan Ersanlı’ya destek verenler arasında eski İstanbul Belediye Başkanı Ahmet İsvan, Prof. Dr. Cemal Kafadar, Ka-Der Başkanı Çiğdem Aydın, Prof. Dr.Fatmagül Berktay, Prof. Dr. Günay Göksu Özdoğan, Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, Prof. Dr.İsenbige Togan, emekli Büyükelçi Temel İskit ve yazar Yaşar Kemal de var.

Kamuoyuna duyurulan metinde “Prof. Dr. Büşra Ersanlı’nın gözaltına alınması, Türkiye’nin, eşitlik, barış, sosyal adalet, akademik ve siyasi özgürlükler içinde, gerçek bir demokrasiye ulaşma çabalarına vurulmuş ağır bir darbedir” deniyor.

İlkel bir “düşünce suçu” zihniyeti

2009′dan bu yana 7748 kişinin gözaltına alındığı; 3895 kişinin “gelecekte dava tarihleri belirlenmeksizin” gözaltında tutulduğu KCK davasına Ersanlı’nın da dahil edilmesi nedeniyle hazırlanan imza metni şöyle:

“Türkiye’de ve uluslararası akademik çevrelerde yaptığı bilimsel ve toplumsal çalışmalarla tanınan Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nün eski Bölüm Başkanı ve Siyaset Bilimi hocalarından Prof. Dr. Büşra Ersanlı’nın da aralarında bulunduğu 70 kişinin daha “KCK” adı verilen operasyonlar kapsamında gözaltına alınması, hepimizde derin kaygılar yaratmıştır.”

“Sivil siyasetin önünün açılması, Türkiye’nin özlemini çektiği yeni anayasanın yapılması ve ülkede kalıcı bir barışın kurulması için, yıllardır canla başla çalışan ve bir süre önce Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Parti Meclisi ve Anayasa Komisyonu’nda görev alan Prof. Dr. Büşra Ersanlı’nın gözaltına alınması, demokrasi ve hukuk devletine inanan tüm kesimlerde ciddi infiale neden olmuştur.”

“Prof. Dr. Büşra Ersanlı’nın gözaltına alınması, Türkiye’nin, eşitlik, barış, sosyal adalet, akademik ve siyasi özgürlükler içinde, gerçek bir demokrasiye ulaşma çabalarına vurulmuş ağır bir darbedir.”

“Prof. Dr. Büşra Ersanlı’nın ve ülkemizde barış, demokratik hak ve özgürlükler mücadelesi veren gözaltında ya da tutuklu tüm sivil siyasetçilerin, akademisyenlerin, gazetecilerin acilen serbest bırakılmalarını talep ediyoruz. Ciddi ve somut kanıt olmadan, ilkel bir “düşünce suçu” zihniyetiyle insanların gözaltına alınması ve tutuklanması insan haklarına aykırıdır.”

Prof. Dr. Gençay Gürsoy bianet’e, “Ragıp Zarakolu ve Büşra Ersanlı’nın hiçbir kanıt sunulmadan gözaltına alınmaları gidişin vehametinin göstergesidir. Nereye kadar uzanacağı belli değil. BDP ile ilişkili olan herkesin gözaltına alınıp tutuklanması demokrasi mücadelesini sekteye uğratıyor; Türkiye’nin uluslar arası imajı ciddi şekilde zedeleniyor” dedi. (IC)

İmzacılar:

A. Ekber Doğan (Yard. Doç. Dr.) – A. Serkan Mercan – Abdullah Sezer (Yard. Doç. Dr.) – Adalet Dinamit – Adnan Çelik – Adnan Demir (Hukukçu) – Ahmet A. Sabancı – Ahmet Abakay – Ahmet Alış – Ahmet Altınel (Öğr. Gör) – Ahmet Atıl Aşıcı (Yard. Doç. Dr.) – Ahmet Beyaz (Yard. Doç. Dr.) – Ahmet Çakmak (Prof. Dr.) – Ahmet Demirel (Doç. Dr.) – Ahmet Dindar (Hukukçu) – Ahmet Ergenç – Ahmet Ergin (Hukukçu) – Ahmet Ersoy (Doç. Dr.) – Ahmet İçduygu (Prof. Dr.) – Ahmet İnsel (Prof. Dr.) – Ahmet İsvan – Ahmet Kardam – Ahmet Şahinöz (Prof. Dr.) – Ahmet Tonak (Prof. Dr.) – Akın Atalay (Hukukçu) – Akın Atauz – Akın Tek – Aksu Bora – Alev Özgüner – Ali Akay (Prof. Dr.) – Ali Baykal (Prof. Dr.) – Ali Bayramoğlu – Ali Kerem Saysel (Doç. Dr.) – Ali Nesin (Prof. Dr.) – Ali Osman Karababa (Prof. Dr.) – Ali Rıza Güngen – Ali Rıza Taşkale – Ali Şenalp – Alice vonBieberstein – Alpar Sevgen (Prof. Dr.) – Alper Akyüz (Yard. Doç. Dr.) – Alper Duman (Yard. Doç. Dr.) – Anıl Duman (Yard. Doç. Dr.) – Aram Dildar – Aran Arslan – Ariel Salzmann (Doç. Dr.) – Arif Ali Cangı (Hukukçu) – Arif Çağlar (Dr.) – Arzu Başaran – Arzu Gökçen – Arzu Öztürkmen (Prof. Dr.) – Asena Günal – Aslı Göksel (Doç. Dr.) – Aslı Odman – Aslı Tunç (Doç. Dr.) – Aslı Zengin – Aslı Gür – Asuman Susam – Ayça Alemdaroğlu (Dr.) – Ayça Çubukçu (Dr.) – Ayça Damgacı – Ayda Arel (Prof. Dr.) – Aydan Baktır – Aydan Gülerce (Prof. Dr.) – Aydın Arı – Aydın Bodur – Aydın Engin – Aydın Gelmez – Aydın Orak – Ayfer Hortaçsu (Yard. Doç. Dr.) – Ayhan Aktar (Prof. Dr.) – Ayhan Sol – Aykut Çoban (Prof. Dr.) – Ayla Zırh Gürsoy (Prof. Dr.) – Ayse Buğra (Prof. Dr.) – Ayşe Parla (Yard. Doç. Dr.) – Ayşecan Terzioğlu (Yard. Doç. Dr.) – Aysun Erol – Ayşe Akalın (Yard. Doç. Dr.) – Ayşe Akdeniz – Ayşe Ayata (Prof. Dr.) – Ayşe Berkman (Prof. Dr.) – Ayşe Betül Çelik (Doç. Dr.) – Ayşe Bilge Dicleli – Ayşe Durakbaşa (Prof. Dr.) – Ayşe Erzan (Prof. Dr.) – Ayşe Feyiman Takış – Ayşe Gökkan – Ayşe Gözen (Prof. Dr.) – Ayşe Gül Altınay (Dr.) – Ayşe Kadıoğlu (Prof. Dr.) – Ayşe Parla (Yard. Doç. Dr.) – Ayşe Savaşçı – Ayşe Semiha Baban – Ayşe Serdar (Dr.) – Ayşe Sözeri Cemal – Ayşegün Soysal (Dr.) – Ayşem Biriz Karaçay (Dr.) – Ayşen Candan – Ayşen Candaş (Yard. Doç. Dr.) – Ayşen Esin – Ayşen Uysal (Doç. Dr.) – Ayşenur Demirkale (Hukukçu) – Ayten Alkan (Doç. Dr.) – Aziz Çelik (Doç. Dr.)

B. Özgür Sarıoğlu (Prof. Dr.) – Bahar Bilgen Şen – Bahar Şahin Fırat – Baki Tezcan (Doç. Dr.) – Banu Can – Baran Doğan (Hukukçu) – Barış Özkul – Barış Ünlü (Dr.) – Barış Yapışkan (Yard. Doç. Dr.) – Baskın Oran (Prof. Dr.) – Başak Demir – Başak Erel – Başak Ertür – Batur Talu – Begüm Özkaynak (Doç. Dr.) – Behlül Çalışkan – Behzat Kocavardar – Bekir Ağırdır – Bengi Akbulut (Dr.) – Berk Esen – Berke Baş – Berna Güler Müftüoğlu (Yard. Doç. Dr.) – Berna Yazıcı (Yard. Doç. Dr.) – Berrak Karahoda – Beyza Üstün (Prof. Dr.) – Bilge Contepe – Bilgen Sütçüoğlu (Yard. Doç. Dr.) – Biriz Berksoy (Dr.) – Birol Dinçel – Birten Çelik (Yard. Doç. Dr.) – Burak Çelik (Dr.) – Burak Onaran (Yard. Doç. Dr.) – Burak Ülman (Dr.) – Burcu Özdemir – Burcu Yakut-Çakar (Dr.) – Burhan Şenatalar (Prof. Dr.) – Burhanettin Bulut – Bülent Duru – Bülent Özçelik

C. Burcu Kartal – Can Candan (Dr.) – Can Irmak Özinanır – Canan Balkır (Prof. Dr.) – Canan Kızılaltun – Cavidan Soykan – Cebrail Ötgün (Doç. Dr.) – Celal Üster – Cem Behar (Prof. Dr.) – Cemal Kafadar (Prof. Dr.) – Cemal Taş – Cemil Boyraz – Cemil Gündoğan – Cengiz Aktar (Dr.) – Cengiz Algan – Cengiz Arın (Dr.) – Cengiz Çandar – Cenk Erdil (Yard. Doç. Dr.) – Cenk Saraçoğlu (Yard. Doç. Dr.) – Cenk Yiğiter – Ceren Belge (Dr.) – Ceren Özselçuk (Yard. Doç. Dr.) – Cevat Demir (Prof. Dr.) – Cevza Sevgen (Prof. Dr.) – Ceyda Can – Christoph K. Neumann (Prof. Dr.) – Cihan Taylan Akdağ (Dr.) – Claire Copeaux – Coşkun Özdemir (Prof Dr.)

Çağatay Topal (Yard. Doç. Dr.) – ÇağrıYoltar – Çağlar Dölek – Çavlan Erengezgin – Çiğdem Aydın – Çiğdem Kafesçioğlu (Doç. Dr.) – Çiğdem Mater – Deniz Ali Gür – Deniz Ateşok – Deniz Erben – Deniz Gündüz (Dr.) – Deniz Yonucu – Deniz Yükseker (Doç.) – Derin Terzioğlu (Yard. Doç. Dr.) – Derya Kömürcü (Dr.) – Derya Özkaya – Didem Danış (Doç. Dr.) – Dilan Okçuoğlu – Dilara Demir – Dilara Kahyaoğlu – Dilek Çınar (Doç. Dr.) – Dilek Üzümcüler – Doğan Bermek

Ebru Avcı – Ebru Kayaalp (Yard. Doç. Dr.) – Ebru Oğurlu – Ece Öztan (Dr.) – Elçin Aktoprak (Yard. Doç. Dr.) – Elçin Arabacı – Elçin Macar (Doç. Dr.) – Elem Çiçek – Elif Andaç (Yard. Doç. Dr.) – Elif Bali – Elif Candan – Elif Çağış – Elif Daldeniz (Yard. Doç. Dr.) – Elif Kaba – Elvan Aksen – Emel Ataktürk (Hukukçu) – Emin Alper (Dr.) – Emine Ortakkaya – Emine Uşaklıgil – Emrah Cengiz – Emrah Çınar – Emrah Özen – Emre Bayındır – Engin Emre Değer – Engin Kılıç – Engin Sarı (Yard. Doç. Dr.) – Ercan Kanar (Hukukçu) – Erdal Doğan (Hukukçu) – Erdal İşbir – Erdal Karayazgan – Erdal Yavuz (Prof. Dr.) – Ergun Aydınoğlu (Doç. Dr.) – Ergün Özgür – Erhan Doğan (Yard. Doç. Dr.) – Erhan Keleşoğlu (Yard. Doç. Dr.) – Erkan Doğan (Yard. Doç. Dr.) – Erol Katırcıoğlu (Prof. Dr.) – Erol Köroğlu (Yard. Doç. Dr.) – Erol Memiş (Hukukçu) – Ersan Demiralp (Prof. Dr.) – Ersin Salman – Ersin Vedat Elgür – Esen Aslandoğan (Öğr. üyesi) – Esin Düzel – Esin Gülsen – Esra Çiftçi – Esra Danacıoğlu Tamur (Prof. Dr.) – Esra Demir Gürsel – Esra Mungan (Yard. Doç. Dr.) – Esra Salmanlı (Hukukçu) – Ester Ruben (Doç. Dr.) – Eşref Eşkinat (Prof. Dr.) – Etienne Copeaux – Evren Balta Paker – Evren Paydak (Hukukçu) – Eylem Özdemir (Dr.) – Eylem Tek

F. Hilal Lüleci – Fahri Aral – Faruk Alpkaya (Dr.) – Fatma Elif Koru (Hukukçu) – Fatma Gök (Prof. Dr.) – Fatma Hoşgör (Hukukçu) – Fatma Ülgen (Yard. Doç. Dr.) – Fatmagül Berktay (Prof. Dr.) – Fehim Caculi – Ferda Keskin (Doç. Dr.) – Ferdan Ergut (Doç. Dr.) – Ferhat Kentel (Doç. Dr.) – Ferhat Taylan – Ferhunde Özbay (Prof. Dr.) – Ferit Öztürk (Doç. Dr.) – Fethi Açıkel, (Doç. Dr.) – Fethiye Çetin (Hukukçu) – Fırat Söyle (Hukukçu) – Fikret Adaman (Prof. Dr.) – Fikret İlkiz (Hukukçu) – Filiz Gazi – Filiz Kardam (Doç. Dr.) – Filiz Kerestecioğlu – Firuz Kutal – Fuat Keyman (Prof. Dr.) – Fulya Atacan (Prof. Dr.) – Funda Şenol Cantek (Doç. Dr.) – Füsun Üstel (Prof. Dr.)

G. Gürkan Öztan (Yard. Doç. Dr.) – Galip Yalman (Doç. Dr.) – Garo Paylan – Gençay Gürsoy (Prof. Dr.) – Gökçen Alpkaya (Doç. Dr.) – Gökçer Özgür (Dr.) – Gökhan Atılgan (Doç. Dr.) – Gökhan Erdoğan – Göksel N. Demirer (Prof. Dr.) – Gönül Dinçer – Göze Orhon – Güçlü Ateşoğlu – Güçlü Tülüveli (Yard. Doç. Dr.) – Gül Tokay – Gül Yılmaz – Gülay Kılıçaslan – Gülay Toksöz (Prof. Dr.) – Gülay Yılmaz (Dr.) – Güler Okman Fişek (Prof. Dr.) – Gülhan Balsoy (Dr.) – Gülhan Türkay (Prof. Dr.) – Gülseren Adaklı (Doç. Dr.) – Gülseren Onanç – Gülseren Yoleri (Hukukçu) – Gülten Kaya – Günay Göksu Özdoğan (Prof. Dr.) – Güneş Murat Tezcur (Doç. Dr.) – Günizi Kartal (Yard. Doç. Dr.) – Günseli Kaya – Gürel Tüzün – Gürhan Ertür – Gürol Irzık (Prof. Dr.) – Güventürk Görgülü

H. Akın Ünver (Dr.) – H. Ege Özen – H. Neşe Özgen (Prof. Dr.) – Hacer Ansal (Prof. Dr.) – Hakan Arslan – Hakan Doğruöz – Hakan Güneş (Yard. Doç. Dr.) – Hakan Mıhcı (Doç. Dr.) – Haldun Gülalp (Prof. Dr.) – Haldun Sural – Hale Soygazi – Halil Berktay (Doç. Dr.) – Handan Durgut – Hanifi Barış (Hukukçu) – Hasan Hüseyin Aksoy (Doç. Dr.) – Hasan Hüseyin Evin (Hukukçu) – Hasan Metehan Özkan – Haydar Topay (Hukukçu) – Helin Sarı Ertem (Dr.) – Hidayet Şefkatli Tuksal – Huricihan İslamoğlu (Prof. Dr.) – Hülya Canbakal – Hülya Gülbahar (Hukukçu) – Hülya Kirmanoğlu (Prof. Dr.) – Hüseyin Aydın (Hukukçu) – Hüseyin Çakır – Hüseyin Gürbüz – Hüseyin Yener Erköse

I. Ercan Alp (Prof. Dr.) – Işıl Çakan Hacıibrahimoğlu (Doç. Dr.) – Işıl Çelimli – Işıl Ünal – Işın Kılıçaslan (Prof. Dr.) – Işıtan Gündüz

İbrahim Betil – İbrahim Kuran – İbrahim Mazlum (Yard. Doç. Dr.) – İbrahim Ö. Kaboğlu (Prof. Dr.) – İhsan Bilgin (Prof. Dr.) – İhsan Ercan Sadi – İlhami Alkan Olsson (Yard. Doç. Dr.) – İlhan Tekeli (Prof. Dr.) – İlke Şanlıer Yüksel (Yard. Doç. Dr.) – İlker Aktükün (Yard. Doç. Dr.) – İlker Birbil (Doç. Dr.) – İnci Kerestecioğlu (Doç. Dr.) – İpek Çalışlar – İrfan Eroğlu – İrvin Cemil Schick (Dr.) – İsenbige Togan (Prof. Dr.) – İsmet Akça (Yard. Doç. Dr.) – İzzettin Önder (Prof. Dr.)

Jennifer Sertel – JF Pérouse – Juan Cordido – Jülide Aral – Jülide Kural

K. Mehmet Kentel – Kaan Ağartan (Dr.) – Kadri Salaz – Kahraman Şakul (Dr.) – Kamil Tekin Sürek (Hukukçu) – Kasım Yeter – Kemal İnal (Doç. Dr.) – Kemal Kirişci (Prof. Dr.) – Kerem Eksen (Yard. Doç. Dr.) – Kızbes Aydın – Kıvanç Ersoy (Yard. Doç. Dr.) – Kıymet Çelik ( Dr.) – Koray Çalışkan – Kuban Altınel (Prof. Dr.) – Kumru Toktamış (Dr.) – Kurtar Tanyılmaz (Yard. Doç. Dr.) – Kutluğ Ataman – Kuvvet Lordoğlu (Prof. Dr.) – L. Doğan Tılıç (Doç. Dr.) – Lamia Gülçur (Dr.) – Levent Cantek (Dr.) – Leyla Gören Sümer (Prof. Dr.) – Leyla Neyzi (Prof. Dr.) – Leyla Şimşek Rathke – Liaisan Şahin

M. Akif Ateş – M. Asım Karaömerlioğlu (Doç. Dr.) – M. Hakan Koçak (Yard. Doç. Dr.) – M. Türker Armaner (Doç. Dr.) – Mahir Dönmezer (Dr.) – Mahmut Hortaçsu (Prof. Dr.) – Maya Arakon (Yard. Doç. Dr.) – Mehmet Barış Gümüşbaş (Yard. Doç. Dr.) – Mehmet Barış Kuymulu – Mehmet Berk Balçık (Dr.) – Mehmet Çetin – Mehmet Fatih Uslu (Yard. Doç. Dr.) – Mehmet Kartal – Mehmet Rauf Kesici (Yard. Doç. Dr.) – Mehmet Türkay (Prof. Dr.) – Mehmet Ural – Mehmet Zaman Saçlıoğlu (Prof. Dr.) – Mehtap Tosun – Melek Ulagay – Melih Ersoy (Prof. Dr.) – Meltem Kayıran (Yard. Doç. Dr.) – Meltem Toksöz (Yard. Doç. Dr.) – Meltem Türköz (Yard. Doç. Dr.) – Meral Demirel (Yard. Doç. Dr.) – Mert Arslanalp – Mert Bertan Avcı – Mesut Varlık – Mesut Yeğen (Prof. Dr.) – Mete Pamir (Dr.) – Mete Tunçay (Prof. Dr.) – Metin Özuğurlu (Doç. Dr.) – Michael Lowy (Prof. Dr.) – Mine Çerçi – Mine Eder (Prof. Dr.) – Mithat Sancar (Prof. Dr.) – Muhittin Tolga Özsağlam (Dr.) – Murat Akan (Yard. Doç. Dr.) – Murat Belge (Prof. Dr.) – Murat Birdal (Doç. Dr.) – Murat Cemal Yalçıntan (Doç. Dr.) – Murat Çelikkan – Murat Koyuncu (Yard. Doç.) – Murat Paker (Yard. Doç. Dr.) – Murat Yüksel (Yard. Doç. Dr.) – Mustafa Akgün (Prof. Dr.) – Mustafa Çapar – Mustafa Kemal Coşkun (Yard. Doç. Dr.) – Mustafa Noyan Arat, – Mustafa Sütlaş (Dr.) – Müge Karalom (Hukukçu)

Naciye Demir (Hukukçu) – Nadire Mater – Narınç Ataman – Nazan Aksoy (Prof. Dr.) – Nebahat Akkoç – Necati Özkan – Necmiye Alpay – Nesim Şeker (Yard. Doç. Dr.) – Neslihan Serap Şengör (Doç. Dr.) – Neslihan Tezel (Hukukçu) – Nesrin Sungur (Prof. Dr.) – Nesrin Uçarlar (Dr.) – Neşe Yıldıran (Yard. Doç. Dr.) – Neşecan Balkan (Dr.) – Nevra Necipoğlu (Prof. Dr.) – Nevzat Süer Sezgin – Nihal İncioğlu (Prof. Dr.) – Nihal Koldaş – Nihal Saban (Prof. Dr.) – Nihat Koçyiğit – Nil Mutluer (Öğr. Gör.) – Nilay Etiler (Doç. Dr.) – Nilay Özlü – Nilgün Toker (Prof. Dr.) – Nisan Kuyucu – Noemi Levy-Aksu (Yard. Doç. Dr.) – Nora Şeni – Nur Bekata Mardin (Öğr. Gör. Emekli) – Nuran Terzioğlu – Nuray Ergüneş (Yard. Doç. Dr.) – Nuray Mert (Doç. Dr.) – Nuray Sancar (Dr.) – Nurcan Baysal – Nurcan Özkaplan (Prof. Dr.) – Nurdan Arca – Nurhan Davutyan (Prof. Dr.) – Nurhan Yentürk (Prof. Dr.) – Nurhan Zakaryan – Nurşen Gök – Nurşen Gürboğa (Dr.) – Nüket Esen (Prof. Dr.) – Nüket Kardam (Prof. Dr.)

Oğuz Arıcı (Yard. Doç. Dr.) – Oktay Kocaman (Hukukçu) – Oktay Uygun (Prof. Dr.) – Olcay Akyıldız – Olgun Akbulut (Yard. Doç. Dr.) – Onur Hamzaoğlu (Prof. Dr.) – Oral Çalışlar – Orhan Silier – Osman Kavala – Osman Köker – Osman Küçükosmanoğlu (Prof. Dr.) – Oya Baydar – Oya Dağlar Macar (Doç. Dr.) – Oya Eksen – Oya Köymen (Prof. Dr.) – Ozan Erözden (Doç. Dr.)

Öget Öktem Tanör (Prof. Dr.) – Ömer Altan – Ömer Güven (Hukukçu) – Ömer Laçiner – Ömer Turan (Öğr. Gör.) – Ömer Turan – Önder Küçükural – Özden Zeynep Oktav – Özge Özdüzen – Özgür Adadağ (Yard. Doç. Dr.) – Özgür Burçak Gürsoy – Özgür Mehmet Kütküt – Özgür Müftüoğlu (Dr.) – Özgür Sevgi Göral (Hukukçu) – Özlem Albayrak (Dr.) – Özlem Barsgan – Özlem Beyarslan (Yard. Doç.) – Özlem Köksal – Özlem Özkan (Doç. Dr.) – Öznur Şahin

Pelin Ünsal – Pınar Akkuş – Pınar Bedirhanoğlu (Doç. Dr.) – Pınar İlkkaracan – Pınar Kür – Pınar Uyan (Yard. Doç. Dr.) – Pınar Yolum (Doç. Dr.)

Raşit Bilgin (Yard. Doç. Dr.) – Rauf Kösemen – Remzi Altunpolat – Reşit Canbeyli (Prof. Dr.) – ReyanTuvi – Reyda Ergün (Dr.) – Reyhan Yalçındağ (Hukukçu) – Rezzan İlke Mordeniz – Rezzan Tuncay (Prof. Dr.)

Saadet Becerikli – Saffet Rüştü Tekin – Saliha Paker (Prof. Dr.) – Sami Evren – Samim Akgönül (Prof. Dr.) – Sandrine Bertaux (Öğr.Gör.) – Sanlı Ateş (Yard. Doç. Dr.) – Savaş Karataşlı – Sebahattin Çurmit – Seçkin Özsoy (Yard. Doç. Dr.) – Seda Altuğ (Dr.) – Seda Salihoğlu – Sedat Şenoğlu – Sedat Yağcıoğlu – Sefa Feza Arslan (Doç. Dr.) – Selcan Kaynak (Yard. Doç. Dr.) – Selçuk Dursun (Dr.) – Selçuk Esenbel (Prof. Dr.) – Selim Deringil (Prof. Dr.) – Selim Mahmutoğlu – Selim Temo (Yard. Doç. Dr.) – Selin Kaner – Selin Pelek – Selma Acuner – Sema Bayraktar (Yard. Doç.) – Sema Semih – Semra Cerit Mazlum (Doç. Dr.) – Senem Aslan (Yard. Doç.) – Serap Güre – Serdar Altok (Yard. Doç. Dr.) – Serdar M. Değirmencioğlu (Prof. Dr.) – Serdar Tekin – Sergender Sezer (Dr.) – Serpil Güvenç – Serpil Hazar (Prof. Dr.) – Serpil Sancar (Prof. Dr.) – Serra Müderrisoğlu (Doç. Dr.) – Seval Gülen (Araş. Gör.) – Seval Kul (Yard. Doç. Dr.) – Sevda Köksoy Küey (Hukukçu) – Sevengül Sönmez – Sevgi Adak – Sevgi Alpsen Binbir (Hukukçu) – Sevgi Uçan Çubukçu (Doç. Dr.) – Sevilay Çelenk (Doç. Dr.) – Sevim Özdemir – Sevinç Altan – Sevinç Mıhçı (Doç. Dr.) – Seyhan Atak – Sezai Temelli (Yard. Doç. Dr.) – Sezgi Durgun (Dr.) – Shelly Rothsch – Sırma Evcan – Sibel Ercan – Sibel Irzık (Prof. Dr.) – Sibel Özbudun (Doç. Dr.) – Sibel Yalın – Sibel Yardımcı (Yard. Doç. Dr.) – Sima Aprahamian (Dr.) – Sinan Evcan (Yard. Doç. Dr.) – Sinan Yıldırmaz (Dr.) – Soli Özel – Stefo Benlisoy – Su Esmen – Suavi Aydın (Prof. Dr.) – Süha Oğuzertem (Dr.) – Süha Uysal

Şadi Ozansü (Dr.) – Şahika Yüksel (Prof. Dr.) – Şanar Yurdatapan – Şehbal Şenyurt – Şemsa Özar (Prof. Dr.) – Şenay Özden (Yard. Doç. Dr.) – Şeref Kavak – Şerif Derince – Şerife Geniş (Yard. Doç. Dr.) – Şirin Mine Kılıç – Şirin Tekeli (Doç. Dr.) – Şükran Gölbaşı (Dr.) – Şükrü Aslan (Dr.)

T. Sabri Öncü (Dr.) – Tahsin Yeşildere (Prof. Dr.) – Taner Akçam (Prof. Dr.) – Taner Timur (Prof. Dr.) – Tanıl Bora – Tansel Korkmaz (Doç. Dr.) – Tansu Açık (Doç. Dr.) – Temel Demirer – Temel İskit – Teoman Pamukçu (Doç. Dr.) – Tezcan Durna – Tora Pekin (Hukukçu) – Tuba Çandar – Tuba Demirci (Yard. Doç. Dr.) – Tuğba Yıldırım – Tuğçe Kayaal – Tuğrul Paşaoğlu – Tulin Semayiş – Tuna Kuyucu (Yard. Doç. Dr.) – Turgut Tarhanlı (Prof. Dr.) – Tülay Ateş (Hukukçu) – Tülay Taşyar – Tülin Ural (Dr.)

U. Deniz Tuna (Hukukçu) – Uğur Hüküm – Uğur Kocabaşoğlu (Prof. Dr.) – Umut Aydın (Yard. Doç. Dr.) – Umut Azak (Yard. Doç. Dr.) – Umut Bozkurt (Dr.) – Umut Özkırımlı (Prof. Dr.) – Umut Tümay Arslan (Dr.) – Ülkü Zümray Kutlu – Ümit Cizre (Prof. Dr.) – Ümit Kıvanç – Ümit Şahin (Dr.) – Ünal Ertan (Doç. Dr.) – Üner Eyüboğlu

Vangelis Kechriotis (Yard. Doç. Dr.) – Vedat Türkali – Veli Deniz (Prof. Dr.) – Veli Polat (Doç. Dr.) – Viki Ciprut – Vildan Yirmibeşoğlu (Hukukçu) – Vilma Kuyumcuyan – Volkan Aytar – Volkan Gül

Y. Doğan Çetinkaya (Dr.) – Yahya M. Madra (Dr.) – Yalçın Armağan (Dr.) – Yaprak Zihnioğlu – Yasemin Aydın – Yasin Ceylan (Prof. Dr.) – Yaşar Kemal – Yavuz Aykan – Yelda Yücel (Yard. Doç. Dr.) – Yeşeren Eliçin (Doç. Dr.) – Yeşim Bayar (Dr.) – Yeşim Edis Şahin (Prof. Dr.) – Yeşim M. Atamer (Doç. Dr.) – Yeşim Yasin – Yıldırım Şahin – Yıldırım Şentürk (Yard. Doç. Dr.) – Yıldırım Türker – Yıldız Göney – Yıldız İmrek (Hukukçu) – Yıldız Ramazanoğlu – Yücel Demirer (Doç. Dr.) – Yücel Sayman (Prof. Dr.) – Yüksel Selek – Yüksel Taşkın (Doç. Dr.)

Zehra Yılmaz – Zerrin Bayındır – Zerrin Kurtoğlu Şahin (Doç. Dr.) – Zeynep Ergun (Prof. Dr.) – Zeynep Gambetti (Doç. Dr.) – Zeynep Kadirbeyoğlu (Yard. Doç) – Zeynep Oral – Zeynep Tanbay – Zeynep Uysal (Yard. Doç. Dr.) (HK)

 

Kaynak: Bianet

TKP: AKP, Emperyalizmin Damıtılmış Aklını Temsil Ediyor

Featured

Geçtiğimiz ay EDP Genel Başkanı Ferdan Ergut ile Türkiye solu, AKP ve BEBDA üzerine konuşmuştuk. Bu hafta ise TKP MK üyesi Erhan Nalçacı ile sohbet ettik. Kendisine partinin geleceğini, AKP’yi, Türkiye solunun diğer aktörlerini ve Sosyalistlerin Meclisi’ni sorduk. Konu konuyu açtı ve TKP’nin seçim sonrası politikalarını konuştuk.

 

 

Nüve: İsterseniz TKP ile başlayalım. Seçimde en başarısız parti olduğu deklarasyonunuz vardı. Arkasından bir dizi toplantı yaptınız. TKP bundan sonra neler yapacak?

 

Erhan Nalçaçı: Evet iyi sordunuz, sorduğunuz noktadan başlayayım isterseniz. Çünkü ne yapacağımız da aslında hemen seçimlerden sonra topladığımız 10.kongrede konuşuldu ve orada karar altına alındı. Önce bu başarısızlık tespitinden başlayayım. Sonuçta TKP, beklediği oyun veya hak ettiği oyun çok daha azını aldı. Bu sadece bize ait bir görüş değil genel olarak TKP’ye sempatiyle yaklaşan, TKP’yi gönlünde yeşerten ve oy vermek isteyen insanlar, çok sayıda dostumuz arkadaşımız vardı, ama elleri bu seçim matematiği ve meclis aritmetiği nedeniyle bu dönemde CHP’ye veya bağımsızlara gitmiş oldu, bunu öncelikle belirteyim. TKP, evet aldığı oy hak ettiğinin çok altında ama seçimde kendisini çok da başarısız görmüyor. Yani sonuçta bizim sloganımız çok yerindeydi biliyorsunuz, ‘Boyun eğme sloganı’ son derece önemliydi. Güçlü bir TKP olursa eğer, ‘bu ülke direnebilir’ doğruydu. Ve seçim propaganda malzememiz, partinin çalışma tarzı, kitlelere ulaşma arzusu isteği bunlarda çok büyük bir hata yoktu. İlla ki küçük defektler vardır ama esas sorun burada değildi. Bizim başarısızlık tespitimiz daha genel, çünkü Türkiye çok büyük bir çalkantı yaşadı, devlet kendi içinden bir çözülme yaşadı, devletin içinde fay hatları oluştu, birinci cumhuriyetten ikinci cumhuriyete geçilmesi gibi nitelikçe bir değişiklik, bir karşı devrim süreci aslında bir yanıyla yaşanmış oldu. Bütün bunlara karşın TKP daha büyük bir toplumsallaşma ile bir cephe bir siyasi karşı koyuş örgütleyemediği için kendisini başarısız gördü. Fark ettiğiniz gibi bu aslında dar anlamında bir seçim başarısızlığı değil, içinden geçtiğimiz o çalkantılı dönemde daha etkili olamadığı için, bu süreci daha büyük bir toplumsal direncin, daha büyük kitlelerin bir arada bulunduğu ve direndiği bir siyasi ortama dönüştüremediği ve hatta bu kargaşadan bir sosyalist devrim belki çıkartamadığı için kendisini başarısız gördü. Yoksa seçimde biz şu kadar oy alacaktık da  az oy aldık, meclise giremedik meselesi değil bu değerlendirmemiz.

 

 

 

İkinci cumhuriyet sonlanmalı ve Sosyalist Cumhuriyet kurulmalı

 

 

 

 

10.kongreye gelince, önemli siyasi saptamalar yaptı*, Bir kere son derece önemli kavramsallaştırmalarda bulunuyor, ikinci cumhuriyet lafı biliyorsunuz liberaller tarafından ilk kez söylendi ve o zaman gülünüp geçiliyordu. Fransa’daki cumhuriyetlere atıfta bulunularak bir ikinci cumhuriyetin kurulacağı, vesayet rejiminin son bulacağı vb söyleniyordu. Şimdi kongre bir kere bu güldüğümüz şeyi Marksist anlamda tekrar kavramlaştırıyor. Yani liberallerin söylediği gibi değil tabi ki, onların ağzından çıkmış olabilir ilk kez, ama bunu Marksist teori açısından da güncel Türkiye tarihine yeniden bir kavramlaştırmaya gidiyor ve diyor ki 1923 devrimi meşruydu, bir tarihsel ilerlemeydi, birinci cumhuriyet bu anlamıyla meşruydu, evet işçi sınıfına ve onun siyasi öznesine (komünistlere) karşı, emekçi sınıflara karşı, Kürtlere karşı çok sayıda suç işlemiş olabilir, buna rağmen ikinci cumhuriyet referandum ve seçim süreciyle kurulmuştur, birinci cumhuriyet bitmiştir ve ikinci cumhuriyet meşru değildir, bu söylenen çok önemli. Bir diğer saptama, bence birçok bazı siyasetlerden TKP’nin farkını ortaya koyabilir, birinci cumhuriyete geri dönüş ihtimali yoktur. Bu da önemli çünkü eğer buna geri dönüş ihtimali olduğunu düşünüyorsanız o zaman burjuvazinin değişik kanallarıyla ve onların değişik kurumlarıyla TSK gibi mesela tekrar bir takım projeler geliştirme bunun üzerinden bir plan yapma umut besleme olasılığı olabilir. Dolayısıyla bunun mantıksal sonucu şudur; ikinci cumhuriyet sonlanmalıdır ve yerine bir üçüncüsü yani sosyalist cumhuriyet kurulmalıdır. Ve sosyalist cumhuriyetin öznesi doğal olarak Türkiye işçi sınıfı olacaktır. Türkiye’de atıl durumda olan bir yerde ikinci cumhuriyetin geliştirdiği ideolojik mekanizmaların altında kalmış denilebilir, bunu isterseniz işçi sınıfını tek tek işçiler olarak düşünün isterseniz siyasi özneler olarak düşünün ama ne olursa olsun Türkiye’de nesnel olarak büyük bir işçi sınıfı vardır. Bence bu tespitler son derece önemli ve şunu da ben kişisel olarak da fark ediyorum, olayları analiz ederken bu çerçeve ile bakmak çok şey kazandırıyor. Ve çalışan bir kuram olduğunu söyleyebilirim. Aradan kısa bir süre geçmesine rağmen bu kuramın çalıştığını söyleyebilirim.

 

 

 

AKP, emperyalizmin damıtılmış aklını temsil ediyor

 

 

 

N: Peki ikinci cumhuriyete geçmekten bahsettiniz, sizce bu serbest piyasanın önünün açılması, kapitalistleşme süreci mi yoksa aynı zamanda bunun yanında ülkenin muhafazakarlaştırılması Kemalist devletten muhafazakar bir devlet yapılanmasına geçmesi anlamına mı geliyor? TKP’nin üçüncü cumhuriyet tespitine göre; acaba Kemalist devlete karşı mücadele daha zorken şimdi liberal devlete karşı mücadele daha mı kolay olacak sizce?

 

EN: Yok öyle değil, sonuçta Kemalist devlet de bir burjuva diktatörlüğüydü, şimdi de bir burjuva diktatörlüğü ile karşı karşıyayız. Mesele o değil ama saptamanın özünde şu var: birinci cumhuriyet başından itibaren bir kapitalistleşme sürecidir. Kapitalizm açısından bir fark yok, ikisi de kapitalist üretim tarzının rejimleridir, bu herhalde tartışmasızdır. Fakat ikinci cumhuriyetin özelliği şudur, birinci cumhuriyet görece bağımsız egemen bir ülkede kapitalizmi geliştirmeye dönüktü. Burjuvazinin uluslararası sermayeden görece bağımsız bir hareket alanı vardı, kırmızı çizgileri vardı ve bunu evet emperyalizmle işbirliği yaparak pazarlık yaparak korumaya çalışıyordu, ama her şeye rağmen kendine özgün bir dış politikası vardı, kırmızı çizgileri vardı, bir iç politikası vardı, bir kalkınma politikası vardı; ve geçen yüzyılın yani 1917 Ekim devrimi ile birlikte 1989′a kadar geçen süreçte dünya işçi sınıfının kazanımları dolaylı olarak bütün dünyaya olduğu gibi Türkiye’ye de yansımıştı. Yani sosyal devlet uygulaması olsun, kamucu uygulamalar olsun, aydınlanmacılık olsun, bu sadece burjuva karakterli değildi, dünya işçi sınıfının kazanımlarını da absorbe eden bir özellik gösteriyordu. Dolayısıyla birinci cumhuriyetin karakterinde fark ettiğiniz gibi sosyalizmli bir dünyanın, işçi sınıfı iktidarlarının fiziksel olarak güçlü olduğu bir dünyanın ürünüydü aynı zamanda. Sadece dinamik bir şekilde gelişen ülke burjuvazisinin iradesi ile oluşmuş değil bu dinamiklerin varlığı ile emperyalizmle sosyalist dünyanın bir eşitlik konumunda bulunması, birbirini yenememe durumunda bulunması arasında kalmış ve o şekilde bağımsızlığını egemenliğini koruyabilmiş, bazı ilerici özellikleri ülkesine taşıyabilmiş, bazı kırmızıçizgileri olabilen (hani bu kırmızı çizgileri iyidir anlamında söylemiyorum, bunların çoğunu biz benimsemeyiz) ama ne olursa olsun burjuvazinin egemen sınıf olarak bir ülkesi var, tasarruf hakkı var ve kendine özgü çıkarları var ve o çıkarları korumaya yönelik girişimleri var. İkinci cumhuriyetin ise şöyle bir özelliği var: bu gene aynı burjuvazi fakat şöyle nitelikçe değişiklik gösteriyor: emperyalist restorasyonu yani Sovyetler birliği döneminde oluşmuş dünyanın yeniden şekillendirilmesi, ABD ve AB emperyalizminin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden şekillendirilmesinde Türkiye burjuvazisi emperyalizm içinde kendisini eritmeye ikna ediliyor, buna meyilli oluyor, buna karar veriyor, en önemli değişiklik bu bence. Dolayısıyla artık bir ulusal devletten bir ulusal çıkardan uzun boylu bahsedemezsiniz, emperyalizmin içinde eriyen uluslararası sermayenin önüne hiçbir kırmızı çizgi çıkarmayan aksine onun uluslararası projelerine destek olan askeri olarak ideolojik olarak diplomatik olarak, (biliyorsunuz Suriye’de olanları, Libya’da olanları), bunlara destek olan bir ülke ile karşı karşıyayız. Tabi bu işçi sınıfının bütün kazanılmış haklarının geri alınması, sosyal devletin ilga edilmesi, uluslararası sermayenin alabildiğine serpilmesi bu bağlamda değerlendirilebilir.

 

Bakın kanun hükmünde kararname ile sağlığa müdahale ettiler, bunu meclisten de geçirebilirlerdi. Bu şu anlama geliyor, uluslararası sermayenin kar oranları azalıyor ve sağlık görece hala kar oranlarını yüksek tutabildikleri bir alan; Türkiye’yi tamamen açıyorlar, devletin elinde hiç hastane kalmaması, bunların şirketleşmesi her hastanenin uluslararası zincir hastane şirketlerine devredilmesi süreciyle karşı karşıyayız. Yani bu yabancı doktor, hemşire (yoksa biz kim gelirse gelsin emekçi olduktan sonra bu sorun değil); ama bu emperyalizmin içinde eriyen bir ülkenin özellikleridir. İkinci cumhuriyet bu rejimdir aslında. Ve bunu yapabilmek için dinci gericiliğe ihtiyaç vardı, dinin suistimal edilmesine ihtiyaç vardı ve emperyalizm buna yaslandı, bunu örgütledi, böylece direnç kaynaklarını kıracak sanki bir takiye yapacak, bu bir emperyalizmin içerisinde biz entegre olmak istiyoruz diye çıkacakları yoktu. Biz bir vesayet rejimini yenmek istiyoruz, bir azınlık rejimi vardı ve bunlar baskı ile halkın dini duygularını gereğinin yerine getirmelerini engellediler, şimdi altüst oluyor ve insanlar özgürleşiyorlar gibi, hakikaten işlenmiş suçlara da yaslanarak bir propaganda yaptılar. Halbuki dönüşüm böyle bir şeydi emperyalizmin ihtiyaçları doğrultusunda ve kendi bekası için kendi ülkesinden vazgeçen aslında tam boy gericileşmiş bir sermaye sınıfının emperyalizmle bütünleşme süreciydi bu, ikinci cumhuriyeti böyle tanımlayabiliriz. İkisi de kapitalist ama birinin kuruluşu meşru, feodal ve yarı sömürge bir imparatorluktan bağımsız bir kapitalizm yolunda gelişen bir ülkeye geçiyorsunuz, laik bir ülkeye geçiyorsunuz. Şimdi ise toplumun bütün hücrelerini gericileştirmeye çalışan ve aslında bunu uluslararası sermayenin önünde hiçbir engel bırakmayan onları temizleyen, emperyalizmin bütün operasyonlarına ordusuyla diplomatıyla ajanlarıyla dahil olmaya hazır bir coğrafya yaratılıyor, buna biz ikinci cumhuriyet diyoruz, meşru olmayan budur.

 

N: Peki TKP böyle bir ortamda nasıl gelişecek?

 

EN: Kongre kararlarımıza geri dönersek, 10. Kongremiz şunu söylüyor: TKP güçlü olmak zorundadır, bütün boşluklarını almak zorundadır, güçlü bir örgütsel iç yapısı olması gerekir. Yani böyle bir dönemde savrulmaması için dimdik ayakta durabilmesi için güçlü bir TKP’ye ihtiyaç vardır. Her şeyden önce 10.Kongre bunun kararlarını tedbirlerini alıyor. Her şeyden evvel 10.Kongre güçlü bir TKP yaratma meselesine konsantre olmuştur. Onun dışında böyle bir dönem için araçlar geliştirmiştir. Bunlardan bir tanesi işçi okulları meselesidir. Eğer biz bir üçüncü cumhuriyetin kurucu öznesi olarak bu ülkenin işçi sınıfını emekçi sınıflarını tanımlıyorsak ona yönelmek zorundaydık. Sendikaların durumunu biliyorsunuz, (tabi sendikaların içinde sorumluluğumuz var) onlardaki savrulmaları engellemek daha dirençli kılmak, kavgacı kılmak, sınıf sendikacılığı ilkelerine geçerli kılmak bütün bunlar doğru ama partinin doğrudan doğruya işçi sınıfına ulaşabileceği bir araç tarif edildi bu da işçi okullarıdır. Bir kaç kurda farklı gelişkinlik düzeyleri ve içerikte müfredat yaratıldı, bunların malzemeleri çok hızlı bir şekilde üretildi, eğiticileri yetiştirildi, şu an Türkiye’nin bir çok yerinde eş zamanlı olarak işçi okulları kuruldu, partili olmayan bağımsız işçiler buraya dahil oluyorlar, aslında topladığımız zaman TKP şu anda Türkiye’de binlerce işçiyi yetiştiriyor. Siyasi olarak yetiştiriyor, donanım katıyor, akıl katıyor, bu çok önemli bir olay. Fark ettiğiniz gibi kongre kararlarının çıktısı bu. Bundan sonraki üçüncü cumhuriyet diyorsanız, eğer birinci cumhuriyete geri dönecek deseydiniz o zaman burjuva dernekleriyle TÜSİAD’la kalkıp düşmeniz veya ordudan acaba dirayetli bir komutan çıkacak mı diye gözünüzü oraya dikmeniz gerekecekti. TKP işçi sınıfına gözünü diktiği için ilk olarak işçi sınıfına elini uzattı.

 

 

Sosyalistlerin Meclisi Türkiye’nin sosyalist geleceğine inananların platformu

 

 

N: Buradaki araçlardan birisi de kongrenin tanımladığı, Sosyalistlerin Meclisi konusunda neler yapıyorsunuz?

 

EN: Sosyalistlerin Meclisi son derece önemli. Çünkü birinci cumhuriyetten ikinci cumhuriyete geçiş çok büyük bir ideolojik saldırı ile oldu, birincisi bu. Bu sadece AKP’nin bir marifeti değil, AKP emperyalizmin damıtılmış aklını temsil ediyor, özgün bir akıl değil emperyalizmin aslında damıtılmış yıllarca süzülmüş birçok deneyimden geçmiş aklının taktiksel açılımı olarak oraya çıkıyor. Ve bunların içinde çok büyük bir ideolojik saldırı vardı. Bakın bugün Ortadoğu’da olanları Arap Baharı diye, diktatörler gidiyor diye takdim ediyorlar. Suriye’de ne oluyor diyenlere BAAS’çısın diyorlar. Çok büyük bir ideolojik saldırı var, dolayısıyla bir akıl karışıklığı var. Aydın çevrelerde de bir akıl karışıklığı olduğunu söyleyebiliriz. İkincisi umutsuzluk var. Çünkü böylesine gerici bir parti üçüncü kez oyların büyük bir çoğunluğunu alarak iktidara geliyor, kıpırdadıkça daha çok güçleniyor. Sadece dini suistimal ederek değil, milliyetçi rüzgarları da arkasına alıyor, işte insanlar bizim öyle bir başbakanımız oldu ki ne kadar güçlü dünyanın değişik yerlerine gidiyor ve orda bir lider olarak karşılanıyor diye bu emperyalist role halkımız sevinir hale geliyor. Böyle bir ortamda doğal olarak insanların morali bozluyor, bir depresif ortam oluyor. Öte yandan da Türkiye’de çok ciddi bir sosyalist birikim var, bu birinci cumhuriyetin en çok dikkate alınması gereken kazanımlarından belki de bu ülkede ciddi bir sosyalist birikim olduğunu da söyleyebiliriz. Çok sayıda sosyalist akademisyen, gazeteci, yazar, sanatçı ve sendikacı var. Ülkede çok ciddi bir sosyalist düşünsel birikim olduğu yaslanabileceğimiz önemli bir konu aynı zamanda. Biz bu umudu tazelemek, tekrar aklı karışmış bu insanlara bir sosyalist yol gösterebilmek, bu ülkenin bugün gündemden düşmüş gibi görünen aslında en acil meselesi olan bir sosyalist iktidar meselesinin bir sosyalist kurtuluş meselesinin altını çizebilmek için bu ülkenin birikmiş aydın gücüne yaslanma ihtiyacını hissettik ve dolayısıyla ülkemizin sosyalist gazetecilerine, yazarlarına, akademisyenlerine, bir çağrı çıkardık, davet çıkardık. Bu davet şunu söylüyordu; ‘gelin birlikte üretelim, bu TKP’nin yan organı olmayacak, biz onun verimli çalışması için elimizden geleni yapacağız, ama birlikte düşünen, birlikte üreten, birlikte bu ülkenin geleceğine karşı sorumluluk alan ve sosyalist siyasetin önü nasıl açılır diye tartışan bir Marksist platform oluşturalım’ çağrısıydı. Bu çağrının zamansal olarak doğru bir çağrı olduğunu test etmiş olduk, çünkü çok sayıda değerli aydın bu çağrıya heyecanla katıldılar. Şu anda 90 kişiyi geçti Sosyalistlerin Meclisi’ne katılan aydın sayısı. İlk toplantımızı 23 Ekim’de yaptık ve o da çok heyecanlı güzel bir toplantı oldu. Sosyalistlerin meclisi sonuçta ağırlıklı bir gündemle toplanıyor. Bu temel gündemi mesela; Erdoğan “anti-emperyalist” konuşmalar yapıyor şurada burada, BM’de insanlara bir solcuymuş gibi konuşuyor, ciddi bir akıl karışıklığı vardı, Suriye’ye müdahale gündemde, Türkiye’nin rolü söz konusu, Libya’daki rezalet ortada. Türkiye’nin dış politikası, uluslararası ortam, uluslararası ilişkiler bunları gündemine aldı ve arka arkaya dinamik tebliğlerin sunumundan sonra Sosyalistlerin Meclisi’ne katılan arkadaşlarımız bunu etraflıca tartıştılar. Ve gerçekten çok verimli, çok farklı açılardan bakan bunu ortaya koyan bir toplantı oldu. Arkasından yapılan basın açıklaması ile kısaca buradaki görüşleri aktardık. Şimdi bir ikinci toplantıya hazırlanıyoruz 4 Aralık toplantısına, yine Ankara’da olacak.

 

 

Sosyalistlerin Meclisi üyesi İlhan Cihaner, CHP’de ayrıksı duran bir arkadaşımız

 

 

 

N: Peki Sosyalistlerin Meclisi’nin aldığı kararlar TKP için tavsiye niteliğinde mi olacak? O süreç nasıl ilerleyecek?

 

EN: Sosyalistlerin Meclisi, TKP’nin merkez komitesinin üzerinde bir organ değil, TKP MK da Sosyalistlerin Meclisi üzerinde bir organ değil. Dolayısıyla ne bizim aldığımız kararlar Sosyalistlerin Meclisi’ni bağlar ne de orda alınan kararlar MK’yı bağlar. Dolayısıyla biz iki ayrı bağımsız kurum olarak görüyoruz durumu. Ama tavsiye niteliği çok doğru değil geliştirici, zenginleştirici demek lazım. Bir yanıyla sadece partiyi zenginleştiren değil tüm topluma seslenen bir yapı oluşturulması düşünülüyor. Belki bu yapı ayda bir kez toplanıp tartışan bir yapı olmaktan çıkacak, büyük olasılıkla Türkiye’nin değişik yerlerinde konferanslar veren paneller düzenleyen, çeşitli yerel inisiyatifler olursa, yerel halk meclisleri olursa, emekçi sınıfların oluşturduğu yerel aydınların oluşturduğu yapılar olursa, bunları ziyaret eden birlikte yol alan bir yapı olması düşünülüyor. Dolayısıyla TKP ile Sosyalistlerin Meclisi’ni birbirinden görece bağımsız yapılar ama birbirini zenginleştiren, birbirini heyecanlandıran, işbirliği yapan yapılar olarak görmek daha doğru herhalde. Az sayıda parti üyesi katılımcı var, çoğunluk şu anda partili olmamış belki hayatları boyunca partide yer almayacak ama sosyalist anlamda birikimi olan, fikirsel olarak katkı yapabilecek arkadaşlarımız. Dediğim gibi esas olan bu döneme karşı bir siyasi sorumluluk duymak. Çünkü bu bir fikir kulübü değil, zor bir dönemden geçiyor Türkiye; siyasi sorumluluk ve Türkiye’nin sosyalist geleceğine inanan kişilerin oluşturduğu bir platform.

 

N: Magazinleştirmek istemeyiz, 90 kişi var çok değerli insanlar var ama sormadan da geçemiyoruz İlhan Cihaner var, CHP milletvekili. Kendisinin katılımı nasıl gerçekleşti?

 

EN: İlhan Cihaner ile seçimlerden hemen önce de biz görüşüyorduk, tanıyorduk birbirimizi, dostluk anlamında bir ilişki vardı. CHP milletvekili olduktan sonra da biz onun çok ayrıksı bir insan olduğunu düşünüyoruz. CHP içinde de sosyalist insanlar var, bir şekilde orada bulunarak bu sorumluluklarını yerine getirebileceğini düşünen insanlar var, bu doğru mudur ayrı bir konu bunu burada tartışmak istemem. Ama İlhan Cihaner arkadaşımız cesaretiyle, düzgün bir insan oluşuyla, solcu kimliğiyle kendisini ispat etmiş bir kişi. Biz o yüzden Sosyalistlerin Meclisi’ne katkıda bulunabileceğini düşündük. Sonuçta bu TKP’nin meclisi değil, başka CHP örgütü üyesi olan birkaç arkadaşımız daha var. Mesela Aziz Konukman hoca CHP üyesi, ‘ben CHP üyesiyim ama katkıda bulunmak isterim, beni bu halimde kabul ediyorsanız’ dedi, ‘seve seve’ dedik tabi sonuçta. Bu anlamda bizim açımızdan sorun oluşturmuyor. İlhan Bey açısından da sorun oluşturmadı, aksine kendisini geliştireceğini, dünya görüşünü zenginleştireceğini düşündü. Kendisine katkıda bulunacağını düşündü, biz de onun da katkısının olacağını düşündüğümüz için davet ettik ve kabul etti.

 

N: Dilerseniz buradan BDP’nin Kongre Hareketi’ne geçelim. Halkevleri reddetti, ÖDP reddetti. TKP’nin katılmama yönündeki tasarrufunun sebebi neydi?

 

EN: Bunu aslında buraya kadar getirdiğimiz konuşmalardan çıkartabilirsiniz. Kürt ulusal hareketi Kürt halkının özgürlüğü üzerinden hareket ediyor; muhakkak saygın bir taleptir, buna diyecek bir şeyimiz yok Kürt halkı özgür olmalı, ama TKP özgürlük ve eşitlik üzerinden hareket ediyor, dolayısıyla bir sosyalist iktidar perspektifi ile hareket ediyor. Halbuki Kürt ulusal hareketi içinde sosyalistleri de barındıran farklı sınıfsal ve farklı görüşteki arkadaşlarımızın oluşturduğu büyük bir koalisyon, şu anda başat olan bir sosyalist iktidar perspektifi yok bu harekette. Bunu şu anda gündemlerine almıyorlar, esas mesele Kürtlerin özgürlüğü meselesi. Dolayısıyla esas meselesi bu olan ve kendine özgü taktikleri olan bir yapının içine TKP girmek istemedi. Sonuçta oraya girdiğiniz zaman siz belirleyici eşitlerden birisi olmuyorsunuz ama masada sürekli olarak Kürt halkının özgürlüğü duruyor. Biz oraya girerek katkıda bulunabileceğimizi düşünmedik. Aksine sosyalizm perspektifini güçlendirmenin, sınıf perspektifini güçlendirmenin çok daha yararlı olacağını düşündük. Bunun da aslında Kürt halkının özgürlüğü ve eşitliğine yapılacak en önemli katkı olduğunu düşündük. O yüzden TKP buraya gitmedi. Ama farklı durumlarda, mesela kongrede Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin haksız yere gasp edilmesi ve diğer milletvekillerinin seçildikleri halde haksız yere tutukluluğunun sürmesinin siyasi bir karar olduğunu ve onlara destek mesajımızı ilettik. Buna benzer konularda BDP ile bağımsız ilişki kurma, daha gelişkin farklı fikir alışverişine dayalı bir diyalog kurma, ama bize göre verimsiz bulduğumuz bu ortama girmeme kararımız var.

 

 

ÖDP dostumuz ama Birleşik Devrimci Merkez için resmi teklif gelmedi

 

 

N: ÖDP’nin Birleşik Devrimci Merkez çağrısı vardı. Bundan sonraki süreçte Türkiye sol hareketinin diğer aktörleri ile bir işbirliği sadece dayanışma değil daha ilerisi, belki ortak bir çatı düşünüyor musunuz?

 

EN: Şüphesiz ülkemizin bunlara ihtiyacı var, eninde sonunda sosyalist iktidar yürüyüşü bir ittifaklar politikasını da gerektirir, burası çok açık. Ama şu an için bunun olgunlaşmadığını düşünüyoruz. Çünkü çok yeni, biz bir sol ittifak bir cepheleşme çağrısı yaptık seçimlerden hemen önce, bu seçimleri de dikkate alacak, seçimlerden önce başlayıp sonrasında da devam edecek ve ülkemizdeki tüm birey öznelerin de katılabileceği, bütün yerelliklerde bir direnç odağı yaratacak bir yapı öngörmüştük. Bunu ÖDP’ye, Halkevleri’ne ve EMEP’e iletmiştik, onların dışında da görüştüğümüz siyasetler de oldu. Ama o dönemde maalesef seçim politikaları ya da partilerin iç politikaları bu çağrımızı cevapsız bıraktı. O tabi çok samimi bir çağrıydı ve çok önemli bir dönemdi, bunun yanıt almamış olması, sürüncemede bırakılmış olması nedeniyle biz şu anda bu tip çağrılar için beklemek gerektiğini, birazcık daha yol almak gerektiğini düşünüyoruz. Şu anda kongre kararımıza baştan dönmek gerekirse TKP’nin güçlendirilmesi, sosyalist alternatifin güçlendirilmesi ve işçi sınıfıyla temas kurulması, işçi sınıfına bir omurga kazandırılması yolunda ilerliyoruz. Yoksa ÖDP dostumuz, ÖDP’nin çağrısı muhakkak samimi bir çağrıdır, eğer bu konuda yol alırlarsa başarılar diliyoruz. Tekrar tekrar değerlendirilebilir muhakkak, ama şunu da kaydedeyim bize iletilmiş resmi bir çağrı da yok ÖDP’den gelen. Sonuçta ÖDP de kendisini örgütsel olarak toparlamak zorunda, bu tip ihtiyaçları var, buna çok saygı duyuyoruz. Toparlanmış güçlenmiş bir ÖDP’yi biz görmek isteriz, bütün sol öznelerde olduğu gibi. Tüzük kongrelerini de dikkatle izledik ve olumlu gelişmeler olduğunu düşünüyoruz. Başarılar diliyoruz. Eninde sonunda amaç burada eşitlik ve özgürlük mücadelesinde yol almak, o yüzden bunu şu yapmış bu yapmış meselesi değil. Gerekli olduğu anda TKP kurulları bir ittifak politikası geliştirecek ve bunu önerecek. Veyahutta kendisine önerilen teklifleri kabul edecektir.

 

N: Son yaşanan KCK tutuklamaları konusunda TKP’nin görüşleri nedir?

 

EN: Sonuçta Kürt ulusal hareketi ile devlet arasında görüşmeler vardı, bir demokratik özerklik talebi vardı ve genel olarak emperyalizmin planları bir bölgeler coğrafyası yaratmak olduğu için bu çok da aykırı durmuyordu, dolayısıyla daha özerk bir Kürt coğrafyası konusunda anlaşabilirlerdi. Kaldı ki görüşmüşler zaten yapılmış ve yüzde doksan beş oranında anlaştıklarını söylüyorlar, küçük bir pürüz kalmış gibi görünüyor. Yani meselenin büyük bir kısmını halletmişler bu da müzakerelerle bir yere bağlanabilirdi. Bunu bağlamamalarının nedeni, ben kişisel fikrimi söyleyeyim, Kürt ulusal hareketini bu haliyle AKP’nin de ve emperyalizmin de sindirememesidir. Seküler bir hareket.  Halbuki onlar özerk bir bölge olmasına razılar ama ılımlı İslamcı olsun, kadınlar ezilsin, tecavüz edilirse erkekler ceza almasın, halbuki Kürt ulusal hareketi aynı zamanda bir kadın özgürleşmesi hareketi, böyle bir damarları var. Tamam, Kürt ulusal hareketi emperyalizmle pazarlık edebilir birinci cumhuriyette olduğu gibi kırmızıçizgileri olsun istiyorlar, mesela bir sosyal refah devleti var kafalarında. Yani kapitalizme açık uluslararası sermaye yatırımlarına açık bir sosyal refah devleti talepleri var. Yani o kırmızıçizgileri uluslararası sermayenin önünde engel olma ihtimali yüksek, şu anki bileşimi ile devam ederse. O da hep böyle devam edecek diye bir şey yok, solculaşabilir de daha da sağa kayabilir. Dolayısıyla bunu sindiremeyen bir emperyalist akım ve AKP’nin rolü var burada. O yüzden bu pazarlık büyük olasılıkla kilitleniyor ve BDP’yi bitirmeye yönelik bir operasyon yürüyor. Tamamen haksız bir operasyon olduğunu düşünüyorum, şu anda dört bine yakın insanın tutuklanması, BDP’ye dokunanın yanması, Büşra Hoca meselesi buna bir örnektir, açık bir baskı rejimi anlamına geliyor. Ama bu demek değil ki Kürt hareketinin her taktiği doğrudur anlamında söylemediğimi takdir edersiniz. Bence birçok da yanlış taktik izlediler ve AKP’nin ekmeğine yağ sürülmüş oldu, şu anda kozlar AKP’nin elinde görünüyor.

 

N: Son söz diyelim; TKP bundan sonra ne yapar, nasıl yürür? Bir umut var mı?

 

EN: Bir komünist partisi her zaman umutludur, olaya tarihsel olarak bakar, uzun perspektifli bakar, kısa erimli dar olaylar hiçbir zaman komünistlerin moralini bozmaz. Ayrıca şunu söyleyeyim bizim içinde bulunduğumuz coğrafya çok ciddi meşruiyet krizlerine gebe bir coğrafyadır. İnsanlığın dibe vurduğu bir dönemden geçiyoruz, daha ne kadar dibe vurabilir? Biraz daha gidebilir ama buradan çok ciddi meşruiyet krizleri çıkacaktır ve TKP buna müdahale edecektir, o gücü toparlamaya çalışıyor.

 

*TKP 10.Kongre raporu : http://www.tkp.org.tr/tkp-10-kongre-raporu-1477

 

 

İbrahim Adıgüzel & Eren Aksoyoğlu

 

 

 

BirGün Feci Yakaladı: Acun ile Sömürülmeye Var Mısın, Yok Musun?

Featured

BirGün gazetesi bugün manşetten verdiği haberle Acun Ilıcalı’yı feci yakaladı.

Onur Erem’in haberinin bütün ayrıntıları:

 

Acun’un ‘Var Mısın Yok Musun?’, ‘Yetenek Sizsiniz Türkiye’ yarışmalarının ardından yayınladığı son yarışması O Ses Türkiye, katılımcıların geleceğini, geçmişini ve hatta kişiliğini bile satın alan ‘gizli’ sözleşmesiyle aslında bu yarışmalara katılanların neden hiç bir zaman ünlü kalamadığını gösteriyor.

 

“25.000 avro – Yarışmacıların her sözleşme ihlalinde ödemek zorunda kalabilecekleri ceza miktarı”

 

Yetenek yarışmaları yıllardır televizyonların en ilgi çekici programları. Yayınlanmaya başladığı tarihten beri büyük bir reyting topluyorlar. Peki bu yarışmalara katılanların hangi şartlar altında yarıştığını hiç düşündünüz mü? Veya neden bu yarışmalarla parlayanların ünlü kalamadığını?

YARIŞMACILARIN KİŞİLİĞİNE EL KOYMAK
Bu soruların cevabı, yarışmaların katılımcılara imzalattığı sözleşmede gizli. Acun Ilıcalı’nın Show TV’de yayınlanmakta olan yeni yarışma programı O Ses Türkiye, bu yarışmaların son örneği. O Ses Türkiye yarışmacılara imzalattığı sözleşme ile onların hayatına adeta el koyuyor. Sözleşmedeki ağır maddeler ile katılımcıların geleceği tamamen kontrol altına alınırken, geçmişte yaptıkları besteler, hatta kişilikleri bile yarışmayı düzenleşen şirketlere ait oluyor.
O Ses Türkiye’nin sözleşmesi, yarışmacı ile The Voice Talent Agency, Universal Music Group International , Topkapı Mümessillik ve Ticaret Ltd. Şti. arasında imzalanıyor. Daha sözleşmenin girişindeki maddede sözleşmenin aslında “O Ses Türkiye televizyon formatının dünya çapındaki ticari başarısının geliştirilmesine” odaklandığını gösteriyor.

SÖZLEŞME BİTER, SÖMÜRÜ BİTMEZ
Ayrıca sözleşmenin süresi bittikten sonra bile yarışmacı 9 ay boyunca müzikten kazanacağı gelirlerinin yüzde 20′sini şirketlere ödemek zorunda bırakılıyor.
Sözleşmede yer alan başka bir madde de ise yarışmacının o sözleşmeyi hukuk danışmanı eşliğinde okuması gerektiğini belirterek, katılımcının “sözleşmeyi anlamadan imzaladım” diyerek mahkemeye başvurmasını engelliyor. Oysa yarışmanın ön elemelerine giden katılımcılar, yanlarında bir hukuk danışmanı olmadığı için, bir hukukçunun bile anlamakta zorlanabileceği maddeler içeren sözleşmeyi imzalayıp geçiyorlar.
GEÇMİŞİNE DE EL KOYUYORLAR
Yarışmacıların yarışmaya katılmadan önce ürettiği bütün müzik eserleri de şirketin kullanımına devrediliyor. Yarışmacıların kendi şarkıları, besteleri veya bir müzik grubuyla ürettiği eserleri devralma opsiyonu tamamen şirketlerin elinde bulunurken sanatçının buna herhangi bir itiraz hakkı bulunmuyor.
Yarışmacılar, sözleşmenin geçerli olduğu tarihlerde üreteceği bütün eserleri şirkete vermek zorunda. Bu, müzik ürünlerinin tüm mülkiyetinin şirketlere ait olacağı anlamına geliyor.
‘KİŞİLİĞİN ARTIK BİZİM MALIMIZ’
Sözleşmenin en ilginç maddelerinden biri ise şirketlerin sanatçının kişiliğine bile el koyduğu madde. Bu maddeye göre sanatçının portresi, sureti, görünümü, adları, sesi, kişiliği, yazı tarzları, logoları, özellikleri, sözleri, sloganları, biyografik özellikleri ve karakteristik özellikleri sözleşme süresi boyunca şirketlere ait oluyor. Sözleşme süresi bittikten sonra bunlar şirketlere ait olmaktan çıksa da şirketler bunu kullanmaya devam edebiliyor.

MÜZİK TARZINI DEĞİŞTİRMEK YASAK
Yarışmacılar istedikleri gibi müzik tarzlarını değiştiremiyor, poptan rocka, veya rapten hip-hopa geçemiyorlar. Sözleşmeye göre sanatçının izin almadan müzik tarzını değiştirmesi durumunda şirketler sözleşmeyi tek taraflı olarak iptal edip sanatçıya ödediği paraları geri alabiliyor. Şirketler, yarışmanın ardından hazırlayacakları yarışma kayıtlarını içeren albümler için yarışmacılara para ödemeyeceklerini de açıkça belirtiyor.
HER BİR İHLAL 25 BİN AVRO
İlgi çeken bir diğer madde ise yarışmacının toplantılara vaktinde, fiziksel ve ruhsal olarak iyi katılma zorunluluğu. Eğer yarışmacı toplantılara kendinden kaynaklanan nedenlerle geç veya fiziksel-ruhsal sorunlarla katılırsa sözleşmeyi ihlal etmiş oluyor. Sözleşme ihlalinde ise yarışmacı şirketlere 25 bin avro ödemek zorunda bırakılıyor.
SİGORTA, PRİM VE CEZALARI YARIŞMACI ÖDER
Yarışmacı ayrıca ürettiği eserlerin “kamu düzeni veya ahlaki değerlere” aykırı olmayacağını beyan ve taahhüt etmek zorunda. Sözleşmedeki bir diğer maddede ise yarışmacının hiçbir şekilde şirketlerin veya yarışmanın çalışanı olmadığı söyleniyor ve yarışmacıya çok ağır maddi yük getirebilecek bir madde daha ekliyor: Eğer maliye ve sigorta kurumları yarışmacının çalışanımız olduğunu düşünürse, bundan doğan her türlü vergi, prim, ceza, faiz ve benzeri giderleri yarışmacı ödeyecektir. Eğer devlet “yarışmacı değil, şirketler ödemeli” derse, şirketler ödeyip ücreti yarışmacının alacaklarından kesecektir!
YARIŞMACININ REDDETME HAKKI YOK
Sözleşmeyi imzalayan yarışmacı, şirketlerin istediği takdirde 6 farklı sözleşmeyi de imzalamak zorunda bırakılıyor. Yetenek sözleşmeleri denen bu sözleşmeler ile şirketler eğer kendileri isterlerse yarışmacılara kayıt yaptırıyor, bunları düzenlettiriyor, turneye çıkartıyor, menejerliklerini alıyor. Ancak sanatçının bu sözleşmeleri imzalamak istememe gibi bir hakkı bulunmuyor.
Sözleşmeyi iptal etme hakkı sadece şirketlere ait. Yarışmacı hiç bir koşulda sözleşmeyi iptal edemiyor. Şirketler yarışmaya katılım sözleşmesini iptal etse bile yetenek sözleşmesini devam ettirme hakkına da sahip.
SÖZLEŞME ÖMÜR BOYU SÜREBİLİR
Şirketlerin albüm yaptırmaya karar vermeleri durumunda yarışmacıya verecekleri avans tamamen şirketlerin insiyatifinde. Bu durumda şirketlerin yarışmacıya 10 lira verip “bu parayla bize 6 ay içinde bir albüm yapacaksın” demesi mümkün. Albüm satışa çıktıktan sonra elde edilecek gelirlerin sadece yüzde 12′sinin yarışmacı ile paylaşılacağı da sözleşmede yer alıyor. Üstelik kayıt sözleşmesinde bu sözleşmenin ne kadar süre geçerli olacağı muğlak bırakılmış. Şirket süre olarak 5 albümün yayınlanmasını belirlemiş, ancak 5 albümün ne kadar sürede yayınlanacağı belirtilmediği için sanatçı ömür boyu bu sözleşmeye bağlı olmak zorunda kalabilir. Son olarak, edisyon sözleşmesindeki bir maddeye göre sanatçının meslek birliğine üye olma hakkı da elinden alıyor.
İSYAN ETMEK DE YASAK
Yarışmacılar bu şartlara karşı isyan etme hakkına da sahip değil. Sözleşmenin maddelerinin açıklanması yasak olduğu için yarışmaya katıldıktan sonra sömürülen yarışmacılar yaşadıklarını basına anlatamıyor. Anlatabilseler bile bu işten para kazanan ana akım medya devlerinin bu isyana yer vermesini beklemek saflık olur.

Sözleşmenin dayattığı ağır şartlar ve yarışmacının en sonunda elde edeceği sınırlı gelir, farklı formatlarda onlarca kere düzenlenen yetenek yarışmalarına katılan ve kazananların neden müzik piyasasında kalıcı olamadığının adeta bir resmi.

 

KİM NE DEDİ?

 

Avukat Şener Bayar:

Bu sözleşme yarışmaya katılım sözleşmesinden çok yarışmacıların yeteneklerini satın alma sözleşmesi. Sözleşme her ne kadar tek taraflı ve şirketlerin çıkarına göre düzenlenmiş olsa da, bir şeyi unutulması ihtimaline karşı ucu açık ifadeler de kullanılmış. Yarışmacılara somut bir ödül garantisi vermezken şirkete yarışmacılar üzerinden para kazanma hakkı veriyor. Ayrıca katılımcıların müziği bırakmasını engelleyecek maddeler var. Yarışmacılar sözleşme süresi boyunca ve şirketler istediği müddetçe kariyerlerine devam etmek zorunda bırakılıyor.

Bahçeşehir Üniversitesi Gazetecilik Bölüm Başkanı Profesör Orhan Tekelioğlu:

Bu sözleşmeyi kabul eden insanlar bir çaresizlik içerisinde olmalı. Ünlü olmayı bir ihtiyaç gibi görüp her şartı kabul ediyorlar. Para kazanamayacakları, ünlü kalamayacakları belli olsa da kabul ediyorlar. Bu biraz da kredi kartı borcunu diğer kredi kartıyla ödemeye benziyor.
Medya ise bunları ünlü yapmaktan çok reyting almanın derdinde. Reyting için yeni yüzler yaratıp onları kullanıyorlar. Mesela Survivor Aydın diye bir adam var. Pazarcılık yapan bir adam. Daha önce ‘Var Mısın Yok Musun?’da, sonra Survivor’da, sonra da dans yarışmasında kullanıyordu Acun bunu. Kazanamayacağı belli olsa bile ’15 dakikalığına ünlü olmak’ için kendisini kullandırmayı kabul etmiş yarışmacı.

Avukat Handan Balmumcu:
Bu çocuklara ne gibi bir yatırım yapılıyor ki bu denli bir karşılık bekleniyor? Sözleşmedeki “toplantılara ruhsal olarak iyi durumda” katılma yükümlülüğü, Apple’ın işçilerine imzalattığı “intihar etmeyeceksin” taahütlerine benzemiş. Ayrıca 25 bin avroluk cezanın bir üst sınırı yok, yani sanatçı 10 kere sözleşme ihlal etmesi durumunda 600 bin TL’den fazla ceza ödemek zorunda kalacak. Buna karşılık sanatçıya albüm geliri üzerinden verilen yüzde 12′lik payın piyasanın çok altında olduğunu söyleyebilirim.

Zardanadam:

Bu tür sözleşmeler genellikle yurtdışındaki sözleşmeler çevrilerek hazırlanıyor. Ancak “ahlaka aykırı olmamak” gibi absürtlükler sonradan ekleniyor. Sorun sadece sözleşmeler değil, sanatçıların iş ve ücret güvenliği, huzuru gibi pek çok sorun, birlikte mücadele gerektiren birçok konu var. Örneğin müzisyenleri mağdur eden mekanlar, organizasyonlar, medyalar, şirketler vb. birçok olumsuzluğa karşı bırakın mücadele ve dayanışmayı, bilgi paylaşımı bile olmuyor. Bu nedenle Barışarock festivalleri sürecinde dile getirdiğimiz bir müzisyenler sendikası fikri vardı örneğin ama bu coğrafyadaki benzer bir araya gelememe, ayrışma ve rekabet sorunları nedeniyle gerçekleşemedi.

 

Nüve

 

 

 

CHP’de Parti İçi Devrim: Kemalistler Disipline Gidiyor

Featured

CHP’de, ‘Dersim’le ilgili açıklama yapan Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün ile karşı bildiri yayınlayan 12 milletvekili için disiplin yolu açıldı. MYK’da toplam 13 vekilin savunmalarının alınması kararlaştırıldı. Parti içi muhalefete rest çeken CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Tehditlere boyun eğmeyiz, disiplini işleteceğiz” dedi.

 

Tartışma, Aygün’ün “Atatürk’ün Dersim harekâtından haberdar olmaması mümkün değil” ve “Dersim olayları ile yüzleşmemiz lazım” açıklamaları ile başladı. Dün karşı bir bildiri yayınlayan 12 milletvekili ise hem Aygün’ü hem de Kılıçdaroğlu’nu eleştirdi. Samsun Milletvekili Haluk Koç’un okuduğu 3 sayfalık bildiride şöyle denildi:

 

İÇİMİZDEN BİRİLERİNİN DE KATILDIĞINI GÖRDÜK
“Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü 1920-1940 arasındaki dondurulmuş bir zaman dilimine hapsederek, o tarihteki dünya koşullarından soyutlayıp kimi kez hakarete vararak insafsızca eleştirenler kervanına, CHP’den, içimizden birilerinin de katıldığını gördük.

 

SESSİZLİK ONAYLAMAK DEMEKTİR
CHP organlarını bu konuda tavır koymaya ve gereğini yapmaya davet ediyoruz. Sayın Genel Başkan ve CHP yetkili organlarının bu gelişmeler karşısındaki suskunluğunu kabul edilemez. Sessizlik ve tepkisizliğin dolaylı yoldan söylenenleri onaylamak anlamına çekilebileceği unutulmamalıdır.”

Genel Başkan Kılıçdaroğlu başkanlığında toplanan CHP MYK’da Dersim açıklamalarıyla ilgili gelişmeler ele alındı. Kurmaylarını tek tek dinleyen Kılıçdaroğlu şu değerlendirmede bulundu:

 

TEHDİTLERE BOYUN EĞMEYİZ
“Bu partide özgürlük olacak. Herkes düşüncesini ifade edecek. Ancak parti disiplinine sadık kalınacak. Tehditlere bugüne kadar boyun eğmedik, bundan sonra da eğmeyiz. Disiplini işleteceğiz. Parti yönetiminden izin almadan kamuoyunda partiye kim zarar veriyorsa, o hesabını verecek.”

 

DİSİPLİNE GİDECEK İSİMLER
Aygün’ün Dersim açıklamalarından sonra parti yönetimine tepki gösteren bildiriye şu vekiller imza koydu: Haluk Koç, Gürkut Acar, Yıldıray Sapan, Arif Bulut, Nur Serter, Osman Kaptan, Dilek Akagün Yılmaz, Ahmet Toptaş, Metin Lütfi Baydar, İsa Gök ve Nedret Akova. Ayrıca İzzet Çetin’in bildiriye destek verdiği bildirildi.

 

Kaynak: Turnusol

 

 

 

22 Yıllık ‘Cemo’ Terör Suçundan Yargılanacak

Featured

Grup Yorum’un “örgüt üyelerinden oluştuğuna” kanıt olarak gösterilen ve “suça teşvik ediyor” denilen Cemo, ilk kez “dava konusu” olmuyor; şarkı 22 yıldır radyoların kapanmasına, şarkıcıların sansürlenmesine “vesile oluyor.”

 

1989′da çıkan “Gün Gelir/Cemo” albümündeki Cemo, Grup Yorum’un en çok “yargı konusu” olan şarkılarından biri. Adı son olarak, grup üyelerinin de gözaltına alındığı Okmeydanı operasyonunun ardından açılan davanın iddianamesinde geçen Cemo için, Savcı İsmail Göktürk “suça teşvik ediyor” dedi.

Cemo’nun “Cemo ovaya inende, alnında yıldızlı bere elinde mavzeriyle çıkıp Dersim dağlarında türkü söylemek var ya” şeklindeki sözleri, “terör örgütünün faaliyetleri çerçevesinde suç işlemeye alenen teşvik eden, işlenmiş olan suçları ve suçluları öven nitelikte” bulundu. Ardından, Grup Yorum üyeleri de “Devrimci Halk Kurtuluş Partisi/Cephesi (DHKP/C) örgütü üyelerinden oluşur, örgüte üye kazandırmak için çalışır” dendi.

22 yıllık bir şarkı için, üstelik de bir resmi belgede bu yorumların yapılması size şaşırtıcı gelebilir. Ancak bu, Cemo’nun “ilk mahkeme kapısına düşüşü” değil. Şarkının yayınlandığı albüm piyasaya çıktığından beri başı dertten kurtulmayan Cemo, şarkıcıların sansürlenmesine, konserlerin iptaline, radyoların kapatılmasına “vesile oldu.”

Grup Yorum’dan Caner Bozkurt’u aradım, “Yine iddianamedesiniz” dedim, güldü. Sonra da “albümlerinin hepsinin Kültür Bakanlığı onaylı olduğunu, yasal olarak satıldığını, ancak buna rağmen bu tür baskılara maruz kalmalarının ‘keyfiyet’ olduğunu” söyledi.

Caner, “Grup Yorum konserine katılmak, şarkılara eşlik etmek, konseri organize etmekle suçlananlar oldu. İnönü Stadyumu ve Bakırköy’deki Bağımsız Türkiye konserinde yakaladığımız kitleselliğin ardından, 10 Mayıs’taki operasyon geldi. Bu, iktidarın bizi yalnızlaştırma politikası” diye ekledi.

 

RTÜK, Cemo’yu “atlamıyor”

Örneğin, Adana’da yayın yapan Radyo Arkadaş, Radyo Televizyon Üst Kurulu’nca (RTÜK) Ocak 2001′de altı ay kapatma cezası aldı. Suçu, Cemo çalmaktı. Radyo, yürütmeyi durdurma talebiyle açtığı davayı kazanarak, iki ay kapalı kaldıktan sonra 3 Mart 2001′de tekrar yayına başladı.

Radyonun sunucularından Muhammet Akbaba, Grup Yorum’un yasağı protesto etmek için düzenlediği miting nedeniyle açılan davada da yargılandı, 19 Ocak 2001′den 12 Mart’a kadar tutuklu kaldı. Yöneticileri Melih Eroğlu ile Mehmet Dağdoğan ve Akbaba, haklarında “Terörle Mücadele Kanunu’na muhalefet” ve “silahlı terör örgütüne yardım ve yataklıktan” yargılandıkları Adana 1. Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde beraat etti.

RTÜK, Antalya’da yayın yapan Umut Radyo’ya da “toplumu şiddet, terör ve etnik ayrımcılığa sevk eden ve toplumda nefret duyguları oluşturacak yayınlara imkan verilmemesi” ilkesini (3984 sayılı yasanın 4/g maddesi) çiğnediği gerekçesiyle, 27 Temmuz 2001′de 90 gün kapatma cezası verdi.

 

“Grup Yorum çalmıyoruz”

Grup Yorum’dan Ali Papur, Haziran 2010′da bianet’le yaptığı söyleşide, Radyo kanallarından biri şarkılarımızı çalamayacağını, ‘Grup Yorum, Love Story çalsa bile yayımlayamayız’ diyerek belirtmişti” demişti. Caner de bugün, “Baskılara maruz kalan bütün dinleyicilerimizi sahipleniyoruz” dedi.

Cemo, 1 Mayıs’ta Taksim meydanında kalabalıklar tarafından söylendi, grubun İnönü Stadyumu’nda verdiği 25. Yıl konserinin kapanış şarkısıydı. Ve savcının da iddianamede belirttiği gibi, 5 Eylül 2009′daki Harbiye konserinde bir ağızdan söylendi.

Ancak, Cemo’nun sevilen ve yıllardır söylenen-dinlenen bir şarkı olması, “aslında sadece bir şarkı olması” Türkiye yargısının kendisine olan ilgisini azaltacak gibi görünmüyor. Dün (17 Kasım) bianet’te yayınlanan haber ilk değil, son olmayacağını tahmin etmek de güç değil.

Belki de Cemo, “sadece bir şarkı değil.” (AS)

* Cemo’nun “suça teşvik eden sözleri” şöyle:

Dağların yücesinde ateş yanar

Oturmuş da başına sevdalılar

Gün gelir kahpe savrulur

Cemo ovaya inende

Yar, yar, yar, yar

Alnında yıldızlı bere

Elinde mavzeriyle

Çıkıp dersim dağlarında

Türkü söylemek var ya

Oy cemo cemo can

Savrulup ovaya inen bulutlar

Muştusudur kopacak fırtınanın

O büyük günün görkeminde

Çocuklar halaya duracak

* Şarkıyı buradan dinleyebilirsiniz.

 

Kaynak: Bianet

 

 

 

ÖDP Genel Başkanı Alper Taş: Yeni Düzene Karşı Mücadele AKP’ye Karşı Mücadeledir

Featured

Geçtiğimiz ay başladığımız röportajlar dizisine bu hafta ÖDP Genel Başkanı Alper Taş ile devam ediyoruz. Uzun bir sohbet sırasında kendisine Türkiye solunu, ÖDP’nin Birleşik Devrimci Merkez çağrısını, Kürt hareketini ve yeni rejimi sorduk. Sorularımıza içtenlikle cevap verdi.

 

Okuyucuya Not:

EDP ve TKP ile yaptığımız röportajlar sosyalist kamuoyunda ses getirdi. Bu haftadan itibaren röportaj dizimize ‘Nüve Türkiye Solu ile Konuşuyor’ başlığıyla devam ediyoruz. Bu samimi sohbetleri sürdürmek dileğiyle.

 

Nüve: Dilerseniz röportajımıza ÖDP’nin seçimlere girememesi ve arkasından yaşanılan seçimler ve ÖDP’nin bugününe kadar olan süreci özetleyerek başlayalım. Seçimlere girememeyi bir başarısızlık olarak görüyor musunuz? Seçim sonrası Türkiye’yi nasıl görüyorsunuz?

 

Alper Taş: Seçimlere katılamamamız bizim açımızdan tabi ki son derece rahatsız edici bir durum. ÖDP kurulduğundan bugüne ilk kez bütün seçim bölgelerinde seçime katılacaktı. Daha önceki seçimlere katılmıştık ama tüm ülke çapında adaylarla katılmamıştık. Bu manada bir ilk olacaktı. İkincisi; ÖDP 6. Kongreden itibaren yeni bir sürece girmişti. O politikalarımızın da topluma anlatılması, aktarılması konusunda seçim süreci önemli bir imkandı. Bu imkanı değerlendirememek bizim açımızdan iyi olmadı. Ama sonuçta parti programımızda da ortaya koyduğumuz bir gerçeklik var; elbette ki seçimler işin bir parçasıdır ama biz seçimlerle doğmuş ve kendisini seçimlerle tarif etmiş bir parti değiliz. Dolayısıyla seçimlere katılamamamız siyasetimizin sonu manasına gelmezdi, gelemezdi. Bu süreçte kendi eksikliklerimizi de gördük. Ama esasen, bu kamuoyunda pek tartışılmadı, mevcut seçim ve siyasi partiler yasasının anti-demokratik yüzü bir kez daha ortaya çıktı. Mağdur olduğumuzu düşünüyoruz. Seçime katılma hakkını kazanmış bir partinin seçime basit gerekçelerle sokulmamasının izahı yok. Eksik evrak nedeniyle dendi ancak bunlar tamamlanabilir evraklardı. Hatta bunu tamamladık. Ama siyasi bir karar verildiğini düşünüyoruz.

 

Neoliberal – Muhafazakar Hegemonya

 

Seçim sonuçlarına baktığımızda; neoliberal-muhafazakar hegemonya artarak devam ediyor. AKP etrafında toplanan bu fikri hegemonya son seçimlerde de pekişti, güçlendi. Tabi burada bizim bütün sol olarak köklü tartışmalara ihtiyacımız var. Neden bu hegemonya giderek büyüyor? Zayıflaması gerekirken, geriye gitmesi gerekirken neden büyüyor? Bu sorular üstüne kafa yorulması gereken sorular. Daha köklü değerlendirmelere ihtiyacımız var. Aslında bütün dünyada neoliberal ve muhafazakar zihniyet sorgulanırken Türkiye’de neden sorgulanmıyor, bunun en önemli aktörü olan AKP neden büyüyor, bunları bizim sorgulamamız gerektiğini düşünüyoruz. Bu dönem yaptığımız tartışmalar buna dönük tartışmalar. Seçim sonuçlarının ortaya çıkardığı tablo, yeni rejimin inşası konusunda önemli bir mesafe alındığını gösteriyor. Türkiye’de 2000’li yılların başından beri kızışan bir iç iktidar kavgası var, egemen güçler arasında bir çatışma var. Bu çatışmaların taraflarından birisi AKP; emperyalist-kapitalist sistemin yeni dönemine ait yeni politikalarını savunan bir siyasi aktör olarak ortaya çıktı, oluşturuldu, çıkarıldı. Emperyalist-kapitalist sistemin eski biçimini savunan güçleri önemli oranda tasfiye etti. Bu güçler arasında söylediğim gibi 2000’li yıllarda bir iktidar kavgası başlamıştı, 2007’de cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün seçilmesiyle beraber o hegemonya AKP’nin çevresindeki güçlere geçti. Artık yeni rejim, AKP-Cemaat ortaklığı olarak ifade edilen bu güçler bir dizi süreçten; Ergenekon, Balyoz vb. operasyonları, 12 Eylül referandumu ve bir sürü hamleden sonra12 Haziran seçimleriyle de kendi rejimini daha da pekiştirdi. Yani CHP’nin kurduğu bir devletten AKP kurduğu bir devlete geçtiğimizi görmemiz lazım. Burada AKP’yi bir klasik parti olarak görmemek lazım. Yeni bir devlet inşa ettiler.

 

N: AKP kurucu bir partidir diyebiliriz o halde.

 

A.T.: Evet, kurucu bir partidir. CHP nasıl bir devlet kurduysa AKP de bir devlet kurdu. AKP ile bu devlet emperyalist-kapitalist sistemle stratejik ortaklıktan model ortaklığa geçmiştir. AKP böyle bir geçişin aracı oldu. Eski düzende emperyalist sistemle ilişkiler stratejikti, şimdi başbakanın tabiriyle model ortaklığa sıçradı. Türkiye Cumhuriyeti devletinin emperyalizmle kurduğu ilişki daha da içsel bir ilişkiye kaydı. Daha piyasacı bir rejimle karşı karşıyayız. Eski rejimin sosyal boyutu da tırpanlandı. Daha muhafazakar bir rejimle karşı karşıyayız. Yeni rejim kendi medyasını kurdu. Kendi mahkemeleri var, kendi hukuku var. HSYK seçimleri ve referandum sürecinde ortaya çıkan tablo ortada. DGM’lerin uzantısı olarak özel yetkili mahkemeler kuruldu. Bu mahkemeler devletin, rejimin güvenliğini sağlıyor. Kendi baskı aygıtlarını da yeniden örgütledi. Polis teşkilatı yeniden yapılandırıldı. Orduya ait iç güvenlik görevi artık polise devredildi ve rejimin güvenliği Erdoğan’ın tabiriyle artık polis. Bölgesel güç olma stratejisine göre hedeflenen Türkiye, bölgeye dönük emperyal vizyonuna göre kendi ordusunu da yapılandırıyor.

 

Yeni Düzene Karşı Mücadele AKP’ye Karşı Mücadeledir

 

Nereden bakarsanız bakın, yeni bir rejim tablosuyla karşı karşıyayız. O yüzden Türkiye devrimci hareketi, sol hareketi daha önceki süreçlerde görevini iki eşit güç arasında bir üçüncü seçenek yaratma görevi olarak tanımlıyordu. ÖDP’nin bir dönem politik çizgisi de buna tekabül ediyordu. O dönem o politikalar doğruydu. Ancak bugün gelinen aşamada artık bir yeni rejim var. Şimdi devrimci sol bir siyaset bu yeni rejime karşıtlığı esas almalı. Bu yeni rejime karşıtlığını esas alması eski rejimi sahiplenenlerle ortak politik-ideolojik muhtevada olma manasına kesinlikle gelmiyor tabi. Zaten onların da dayandığı politik-ideolojik zeminin de yeni rejime karşı mücadelede başarılı olamadığı görüldü. Hatta bu bu mücadele anlayışı yeni rejimin kurulmasını daha da kolaylaştırdı. Hegemonyasını her alanda güçlendiren, her manada toplumu kuşatan bu yeni rejime karşı mücadeleyi esas alan bir devrimci siyaset geliştirmeliyiz.

 

N: Sizin de bu konuda bir Birleşik Devrimci Merkez çıkışınız oldu. Bu konuda neler yapıldı?

 

A.T.: Bu konuda bir çağrımız oldu ancak resmi düzeyde görüşmelere başlamadık. Ama önümüzdeki dönem görüşmelere başlayacağız. Biz şöyle bir şey düşünmüyoruz; Bir çağrı yaptık, hemen toplanalım, hemen paldır küldür bir yapı kuralım, deklarasyon yayınlayalım değil. Bu kolay olabilecek de bir şey değil. Tablo şu: bu rejime karşı, emperyalist-kapitalist sisteme karşı birleşik, ortak bir devrimci muhalefet geliştirmek lazım. Birleşik bir süreçten kendimizi alıkoyamayız, kendi kendimizle yetinemeyiz, salt kendi yürüteceğimiz bir mücadele ile bu rejime karşı başarılı olamayız. O yüzden en geniş kesimleri kapsayabilecek bir politik tutuma, bir birleşik mücadele sürecine ihtiyacımız var. Bu aynı zamanda solun da yeniden dizilişine, sol-devrimci hareketin yeniden yapılanmasına hizmet etmeli. Aslında devrimci merkezden kastımız, birleşik bir devrimci hareket yaratmaktır. Bu hareket değişik devrimci özneleri de içerebilir. Ama bunun dışında bir yığın örgütsüz insan da var, kendisini hiçbir harekete bağlı hissetmeyen. Ama bu yeni rejime karşı pozisyon almak isteyen birçok insan var, onların ihtiyacına da yanıt veren organik bir harekete ihtiyaç var. İnorganik değil, federatif değil, daha içsel bir sürece ihtiyaç var. Soldaki mevcut dizilişi de sarsabilecek bir harekete ihtiyaç var. O yüzden önce bu konuları konuşmak istiyoruz.

 

N: Yani yapıyı oluşturmadan önce altyapısını oluşturmak istiyorsunuz.

 

A.T.: Evet, bu konuda ortak tartışmalar yapmak ve ortak pratikler geliştirmek istiyoruz. Yani bugün solun kendisini yeniden yapılandırması konusunda en temel noktalardan biri toplumsallığının zayıf olmasıdır. Bir siyasal hareket geniş bir toplumsallık içerisinde, toplumsal mücadele içerisinde kendisini anlamlandırır. O toplumsallık yoksa o siyaset zaten etkisiz oluyor. O yüzden bir toplumsal muhalefet zeminini geliştirmeyi amaçlıyoruz. Birleşik devrimci hareket bir birleşik devrimci toplumsal hareket içerisinde olur, onun devrimci eyleminin içinde olur. O yüzden birleşik devrimci bir hareket, birleşik bir ekoloji hareketi, birleşik bir emek hareketi, birleşik bir gençlik hareketi, birleşik bir kadın hareketi, birleşik bir barış hareketi aşağıdan yukarıya bu birleşik mücadeleler içerisinde; tabi bunu bütünleyen asgari bir anti emperyalist-anti kapitalist program içerisinde olur. Bugün kavranılması gereken ana halkanın anti emperyalist-anti kapitalist bir hat olması gerekliliğine inanıyoruz.

Eşitlik ve özgürlük taleplerinin birlikte kavrandığı bir mücadeleye ihtiyaç var. Solda bazı kesimler eşitlik taleplerini daha fazla ağırlık veriyor, bazı kesimler ise özgürlük taleplerine. Bunları birbirinin karşısına koymayan; eşitlik ve özgürlük taleplerini bütünlükle ele alan, eşitlikçi-özgürlükçü bir siyaseti ifade etmek açısından söylüyoruz bunu. Bunun oturacağı asgari program temelinde bir anti emperyalist-anti kapitalist talepler bütünlüğü içerisinde olması lazım. Bu hem emperyalist saldırganlığa karşı bir tutumu ifade etmeli hem de bu yoksullaştırıcı, dışlayıcı kapitalizmin saldırılarına karşı emeğin öz savunmasını, emekçilerin öz savunmasından yana bir hatta sahip olması lazım. Bütün meseleye böyle bakmak lazım. Bu hat etrafında siyasal özneleri, bireyleri, çevreleri yeni bir mücadele pratiğine sürükleyecek bir sürece ihtiyacımız var. Biz bu süreci ÖDP’nin de kendisini aşacağı bir süreç olarak tanımladık. Bir birleşik devrimci bir hareket oluşturabilir miyiz? ÖDP olarak elimizden gelen desteği bu sürece vereceğiz. Bu konuda görüşmelere, tartışmalara başlayacağız. Görüştüğümüz, anlaştığımız kesimlerle ortak pratikler de geliştireceğiz. Her şeyiyle ortak, birleşik bir merkez yaratmak istiyoruz.

 

N: Kongre Hareketi Girişimi’nden ayrılmanızın temel nedeni tam olarak bu mu? Orada bu işlerin tamamı olmuyor ama Birleşik Devrimci Merkez’de bunlar olacak diye bir ayrım var mı? Yoksa başka sebepleri var mı?

 

A.T.: Birçok farklılığımız var tabi, bunu yazılı olarak da belirtmiştik. Az önce de söyledim; bir anti kapitalist- anti emperyalist hat bizim için esastır. Kongre Girişimi’nin böyle belirgin bir hattı yok. Orası Kürt sorunu odaklı olacak. Çünkü o hat konusunda 1996 yılı ÖDP’sinin bir tür programatiğini önümüze koydular tartışmalara başladığımız sıralarda. 96’sı ÖDP’si daha çok insan hak ve özgürlükleri üzerinden yürüyordu, o dönemin ruhu oydu. Doğal olarak özgürlük talepleri daha ön plandaydı. O dönemin gereği oydu. Biz, Kongre Girişimi’nin programatiğinde 96 ÖDP’sini gördük. O hat o döneme göre doğruydu ama bu döneme denk düşen bir programatik değildi. Zaten 2006’da o konuda bir program yenilenmesi yaptık; Partimizin anti emperyalist-anti kapitalist hattı daha da belirgin oldu. Kongre Girişimi’nin bu programı 96’nın ÖDP programını andırıyor. Kimlik politikaları daha belirgin, odağa oturmuş. Elbette devrimci siyaset kimlik taleplerine uzak olamaz, özgürlük taleplerinden vazgeçemez ama bir kimlik hareketi olarak da kendisini sınırlayamaz. Bu kimlik mücadelesini bir sosyal-sınıfsal mücadelenin parçası yapmak gerekiyor ve bugün Türkiye’nin esas ihtiyacı değişik kimliklerin de kendisini özgürce ifade edebileceği emek eksenli, bütünlüklü bir siyasal programa sahip olan devrimci siyasi hareketin inşa edilmesidir. Bugün memleketteki eksiklik budur. Tamam, ÖDP var, değişik siyasi özneler var ama bizim tek başımıza varlığımız bu alanın doldurulduğu manasına gelmiyor.

 

Kimlikler Eksenine Kendisini Hapsedecek Bir Siyaset Eksik Kalır

 

Bu siyasi boşluğun doldurulması lazım. Kimliklerin özgürleşmesini de içine alan, alabilen; oradaki sorunu çözebilecek olan ama emek eksenli programla bütün bu kimlikleri ortak bir eksende bütünleştirebilecek güçlü bir devrimci harekete ihtiyacımız var. Morales’in Bolivya’da yaptığı budur. O da bir kimlik hareketinin parçası olarak ortaya çıktı ama o kimlik taleplerini emek eksenli bir programın parçası yaptı ve Bolivya halkı kendisini yeniden inşa etti. Sadece kimlikler dünyasına seslenmek niyetiniz ne olursa olsun sizi bir liberal siyasete sürükler.

İkincisi ÖDP pratiğinden hareketle federatif, daha yukarıdan mutabakatlar esaslı yürüyen pratiklerden ise daha aşağıdan, tabandan; yani mevzuyu çatıda değil de tabanda gören, daha organik süreçlerin yaşanması gerektiğini düşünüyoruz. Kendisini belirli siyasi öznelerin mutabakatı üzerine federatif bir tarzla örgütleyen yapılanma değil, daha aşağıdan, daha içsel, daha organik, daha birleşik ve kendini aşmayı da önüne koyan bir süreci hedefliyoruz. Böyle bir süreci örgütlersek buradan olumlu bir dinamizm üretebileceğimizi düşünüyoruz. ÖDP burada kendisini aşmayı da önüne koyan bir partidir. Kendimizi sakınan, koruyan; varlığımızı, mevcudiyetimizi her şeye rağmen koruyalım değil, böyle bir birleşik mücadele sürecine kendi birikimimizi de katan ve kendimizin de aşılmasına vesile olabilecek bir zemin istiyoruz. O yüzden çağrımız böyle bir merkezi inşa etmek için. Bu merkez zaten böyle bir devrimci hareketi yaratabildiği oranda merkez olur.

 

N: Yoksa yine bir çatıdan öteye gitmez sanırım.

 

A.T.: Tabi. O yüzden bu konuda acele etmeyeceğiz. Konuşup tartışacağız. Ortak pratikler geliştirmeye çalışacağız. Bu süreci altı aylık, bir yıllık planlamadık. Resmi görüşmelere de başlamadık. Konuşacağız, birlikte yapmaya çalışacağız. Biz bir partiyiz ama buradaki derdimiz bir hareket yaratmak. Biz Türkiye’nin ve dünyanın geldiği bu noktada anti emperyalist-anti kapitalist bir programatik bir eksende birleşik bir mücadeleye açığız. Bunu yapmaya çalışacağız.

 

N: Türkiye’de bu çok zor olduğu için soruyorum. Muhtemelen siz de bu tartışmadan çok sıkıldınız. 96’dan beri ÖDP içerisinde de bu tartışmalar oldu. ÖDP’nin içinden gruplar çıktı, partiler kurdular vesaire. Bu çatı tartışması yok olur, ÖDP’nin de içinde bulunduğu bir parti kurulursa herkes grup aidiyetini yitirip ortak bir gruba inanır mı? Bu Türkiye’de zor bir eğilim değil mi?

 

A.T.: Bizim konuşmamız gereken noktalardan birisi şu: Değişik gruplar, değişik siyasi gruplar var olmalı. Sosyalizmin çoğulculuğunu da tek bir parti içinde yaşamalıyız gibi bir sonucu çıkarmamalıyız. Herkesin kendine ait meselelere yaklaşımı, çalışma tarzı, mücadele tarzı olur. Bunların farklılığına saygı duymak lazım ama tüm bu çabaların ortak bir kanala akmasını da sağlamak lazım. Bu manada Türkiye solu çok dağınık,  çok yapılı. Çok yapılılığı ve parçalılığı nasıl daha birleşik süreçlere oturtacağız, soru budur. ‘Zayıfız, etkisiziz, çok da parçalıyız, hadi basitçe bir araya gelelim, bunları tek bir partiye dönüştürelim’ basitliği ile olabilecek bir şey değil. Bunu ancak bir Türkiye ve dünya gündemine ortak bakıp bunun ihtiyaçlarına ortak pratik mücadele içerisinde aşağıdan ortak yanıtlar vererek oluşturabileceğimizi düşünüyoruz. Yani ÖDP sürecinin bu manada ilk döneminin başarısız olmasının nedenlerinden bir tanesi de bu süreçlerin böyle gelişmemesidir. Mutabakat zemininde daha yukarıdan gelişmesi; bir içselleşmenin, kaynaşmanın olmamasının yarattığı sorunlar süreci tıkadı. Şimdi tabloya dair daha ortak bakabilenlerin, daha ortak hareket edebilenlerin; en azından ortak zeminini inşa etme ihtiyacımız var.

 

Kongre Hareketi Girişimi’nin kendisine bir rakip, ona karşıt bir konumlandırma değil tartıştığımız birleşik devrimci hareket. Kongre Hareketi de bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmış bir hareket. Biz onların da başarılı olmasın isteriz tabi. Biz oradaki arkadaşların başarısızlığı üzerine bir şey inşa edelim derdinde değiliz. Keşke başarılı bir pratik olsa, olumlu bir örnek olsa… Fakat biz orada iki şeyi eksik gördük. Birincisi politik eksen, ikincisi yapılış yöntemi. Bu konuda bir ÖDP pratiğimiz var, oradan çıkardığımız sonuçlar ve dersler de var. O yüzden bu süreçte herkesi geliştiren pratikler ne olabilir bunu tartıştık.

 

Birleşik Devrimci Merkez İçin İlk Resmi Görüşmemizi Nüve İle Yapmış Olduk

 

N: Bu bir ortak çatı idealinden daha çok bir hareket o halde.

 

A.T.: Hareket, evet. İleride kendisini bir ortak partiye doğru pekala evriltebilir. Bunu şimdiden kestiremeyiz ama bugün bir devrimci hareket yaratmaktır ihtiyaç. O hareketi, o mücadele pratiği içinde kendisini ortak bir partiye evriltir, evriltmez ayrı bir şey ama biz şimdi ortak bir parti kuralım duygusuyla bunu yapmayacağız. Ortak bir hareket yaratma duygusuyla yapacağız. Ama bu süreç gelişir, kendisini ideolojik bir zeminde yetkinleştirir ve doğal seyrinde ortak bir partiye doğru evrilir; ona da hayır denmez. Biz bu sürece ortak bir parti kuralım yaklaşımı ile değil, ortak bir hareket yaratalım yaklaşımıyla girmek istiyoruz. Bu harekete ortak simgelerle, ortak yaklaşımlarla, ortak niyetlerle girelim. Yani şöyle durmayalım: A siyaseti, B siyaseti, C siyaseti… Federatif durmayalım. Yapacağımız işlerde ortak bir isimle olsun, ortak bir flama ile olsun.

 

N: Bir potada erimek gerekir diyorsunuz.

 

A.T.: Evet evet. İç içe geçebilecek bir şey olsun. Onun içerisinde ayrıksı durmayalım. O hareket büyüdükçe, geliştikçe oradan daha etkili siyasal yapı çıkartabileceğimizi düşünüyoruz. Türkiye’de çok gelişkin de olmasa ekolojik mücadele de var, emek mücadelesi var, gençlik mücadele var, kadın mücadelesi var. Bütün bu süreçleri de aşağıdan birleşik bir biçimde müdahale edebilen bir tarzı öneriyoruz. Bunu ne kadar insanla yaparız, nasıl yaparız? Buna siz de dahilsiniz (Nüve’yi kastederek) . Orada ÖDP’ye bir kontenjan, ona bir kontenjan, şuna bir kontenjan mevzusu değil esas olan… ÖDP oraya örgütsel gücüyle katkı sunar, verir katkısını ama ÖDP orada o hareketin önüne koymaz kendisini. O hareketin bir parçası olmalıyız, öyle yaklaşıyoruz mevzuya. Böyle yaklaşan insanlarla ve kesimlerle de bu program zemininde yan yana gelmeliyiz. Bu manada sizin gibi kendini bir siteyle ifade eden insanlara da açığız. İlk resmi görüşmeyi de sizinle yapmış olduk böylece.

 

Yeni Rejim Herkesi Baskı Altına Alıyor

 

N: ÖDP’ye ideolojik eleştiriler de geliyor değişik sosyalist çevrelerden. Bu eleştirilerden birisi de Ulusal Kanal ve Aydınlık dergisine yapılan baskınlardan sonra yaptığınız dayanışma açıklamalarınız tepki aldı. ÖDP’nin böyle bir algı yarattığını düşünüyor musunuz? Bu konuda sizce bir yanlış anlaşılma oluştu mu?

 

A.T.: Bu eleştiriyi yapan arkadaşlar meseleye nereden ve nasıl bakıyorlar, burada bir problem var. Biliyorsunuz, bizim Ulusal Kanal-İşçi Partisi-Aydınlık Dergisi çizgisiyle politik yakınlığımız hiç olmadı. Bunu herkes biliyor. Kürt sorunundan azınlıklar meselesine, oradan Ermeni meselesine; Türkiye’nin güncel meselelerinde duruşumuz belli. Tarihsel manada da bizim temsil ettiğimiz gelenek ile o gelenek arasında dünyalar kadar fark var.

Ancak, yeni rejim diyoruz, bu rejimin baskılarından şikayet ediyoruz; bu rejim herkesi, bütün muhalifleri; birini KCK adıyla, diğerini Ergenekon adıyla, bir diğerini Devrimci Karargah adıyla eziyor. Büyük bir baskı rejimi gelişiyor ve burada fikirlerini benimsemesek bile, aynı çizgide olmasak bile bir Ulusal Kanal burjuva hukukuna bile askıya alan anti-demokratik uygulamalarla karşı karşı kalıyor.

Böyle bir baskıya maruz kalan Ulusal Kanal’dan canlı yayına gelir misiniz diye bir talep geldi. Neden çıkmayalım? Neden söylemeyelim? Bizim çıkıp söylediğimiz de ortada. Zaten benim ziyaretim Ulusal Kanal’a bir ziyaret, İşçi Partisi’ne de değil. Ulusal Kanal’da açlık grevi yapıyorlar, burada program yapalım diyorlar, ben de orada fikrimizi söylüyorum. Bütün bu baskıları protesto ettiğimizi ifade ediyorum. Ulusal Kanal bir televizyon kanalıdır, biz her yere çıkarız. Zaman gazetesi de demeç istediğinde veririz, Taraf gazetesi istediğinde de. Bizim için önemli olan fikrimizin kendisidir. Sadece bir şeye dikkat ederiz; verdiğiz söz olduğu gibi yansıtılıyor mu, yansıtılmıyor mu? Ulusal Kanal’a gidip ulusalcılık, Taraf’a gidip liberallik, Zaman’a gidip İslamcılık yapmayız.

Sonuç itibariyle bir baskı var. Yeni rejim herkesi baskı altına alıyor ve burada mağdur olan bir kanal beni davet ediyor. Ben gidip o davete karşılık veriyorum. Orada yeni rejimin politikasını eleştiriyorum. Bunun neresi yanlış? Ben orada ÖDP’nin fikirlerini dışında başka bir şeyi mi savundum? Ben, ÖDP neyi savunuyorsa onu savunuyorum.

Diyorlar ki; Ufuk Uras da zamanında Zaman gazetesine demeç verdi, ortalığı velveleye verdiniz. Kardeşim, biz o dönem Ufuk Uras’ı Zaman gazetesine demeç verdiği için eleştirmedik. Neden Zaman gazetesinde birlikte yer aldığın bir grup insanı Ergenekonculukla itham ettin diye eleştirdik ve kızdık.

 

 

Kapitalizm İnsanı Yoksullaştırarak, Sosyalizm İnsanı Zenginleştirerek Büyür

 

N: Tüzük kurultayınız sonrası yeni tüzüğünüzde kadın eş başkanlık tanımı getirildi. Bu konuda neler yapmayı planlıyorsunuz? Partide örgütlü kadınların rolü yenilendi diyebilir miyiz?

 

A.T.: Kadın sorununa ilişkin programımız belirgin zaten. Biz, feminist bir sosyalizmi savunuyoruz. Sadece feminist bir sosyalizmi değil; ekolojik bir sosyalizmi savunuyoruz, anti militarist bir sosyalizmi savunuyoruz, özgürlükçü-eşitlikçi bir sosyalizmi savunuyoruz. Burada liberal manada bir özgürlükçülükten söz etmiyorum. Demokratik planlamacı, özyönetimci bir sosyalizmi savunduğumuz kadar feminist bir sosyalizmi; anti cinsiyetçi bir sosyalizmi de savunuyoruz. Sosyalizm zihniyet ve yaklaşım itibariyle bugünden kurulan bir şeydir. Yani ‘siyasal iktidarı aldık, sosyalizmi kurduk’ anlayışıyla olmuyor, zaten olmadığı da ortaya çıktı. Gelecek sosyalizme ait ilişkileri bugünden; partiden, siyasal örgütten, toplumsal hayat içinden geliştirir ilerletirsen kuracağın sosyalizmin garantisi o derece kuvvetli olur. Sosyalizm insana dayalı bir şey, o insanı ne kadar etkinleşirse, zenginleşirse sosyalizm de o kadar etkinleşir, zenginleşir. Kapitalizm insanı yoksullaştırarak, sosyalizm insanı zenginleştirerek büyür. O yüzden biz, feminist-anti cinsiyetçi bir sosyalizm pratiklerini hayatımız içerisinde inşa etmeye çalışıyoruz. Ezilenlerin içinde en çok ezilenler kadınlardır. O yüzden partimizde pozitif ayrımcılık uyguluyoruz. %30 kota zorunludur, organlara aday olma halinde ise %50 kota geçerli olur. Şimdi bunu başkanlık düzeyine de taşıyalım istedik. ÖDP bu konuda öncü bir partidir. Örneğin BDP de bu konuda bir fark yaratmıştı eş başkanlığı getirerek. Biz de hayata böyle bakan bir parti olarak eş başkanlık sisteminde en az bir kadın arkadaş olsun istiyoruz. Elbette iki kadın arkadaş da olabilir ama en az bir kadın arkadaş olmalı. Bunu sosyalizm anlayışımızın karşılığı olarak kongrede tüzüğümüze almış olduk. Tabi biz sadece bunu karar altına almadık; biz AKP’nin ideolojik hegemonyasını nasıl geriletiriz, toplumsal-sınıfsal manada güçlenen sol nasıl olabilir sorularından hareketle ÖDP’nin mevcut örgütlenme yapısının buna uygun olmadığını düşündük. ÖDP, 15 yıl önce belirtilmiş bir örgütsel yapıyla devam ediyor. Programı yeniledik ama örgütsel manada yenilenmedik. Ne kadar doğru bir yerde durursak duralım, bu örgütsel yapımızla gelişip daha da toplumsallaşma şansımız mümkün değil. O yüzden toplumsal-sınıfsal alanlarda güç kazanan bir siyaset olmayı amaçlıyoruz. Şimdi her toplumsal mücadelenin içinde olacağımız bir örgütsel forma geçtik. Bütün üyelerimiz bir çalışma ve yaşama biriminin üyesi olacak. Yani toplumu örgütleyebilecek yerlere ayağımızı basma, oralara dayanma, oralardan güçlenmek istiyoruz. Bu bizim aynı zamanda devrim ve sosyalizm anlayışımız. Eğer devrim kitlelerin eseri olacaksa; taban inisiyatifine, halkın kendi öz örgütlenmesine dayanacaksa buna uygun bir örgüt hayatı inşa etmemiz lazım. Buna uygun bir örgüt hayatı, ‘sözün yetkinin kararın iktidarın’ halka olacağı bir örgüt modeline dayanmalıdır. Amacımız bütün üyelerin söz, yetki ve karar hakkını daha da geliştiren bir yapılanma kurmak.  O yüzden bütün üyelerimizi toplumsal bir sol olma manasında çalışma alanlarına sevk ederken aynı zamanda geri çağırma ilkesini de hayata geçiren bir seçim sistemini uygulayacağız. Yani seçtiğini geri çağırma hakkını kullanabilir bir örgütsel form inşa ediyoruz. Seçtiğimiz herhangi birini altı ayda bir değiştirebileceğiz. Aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya birbirini denetleyebilen, sorumluluk duygusu daha gelişkin ve daha aşağıdan, daha kolektif bir parti yapılanmasını amaçladık. Şimdi önümüzdeki dönem 7. Kongreye kadar il örgütlerini ve ilçe örgütlerini bu felsefeye dayanarak yeniden kuracağız.

 

N: Siyaset iktidar olmak için yapılır. Siyasi partiler de bu işin aygıtlarıdır. İktidar olma hedefinden uzak durmaya devam eden bir siyasi parti aynı zamanda kendi ideolojisine de zarar vermez mi? İdeolojiyi seslendirmek için farklı yollar denenmeyecek mi? Siyaset, sadece ideolojik bir mekanizma değil; aynı zamanda da realist bir yapı iken; ÖDP sizce reel siyasetin neresinde?

 

A.T.: Reel siyasete mahkum olmamak öncelikli hedefimiz. Ama reel siyaseten de kaçarak mücadele olmaz. Şöyle diyelim; gündelik siyaset. Hiç şüphesiz önemli. Bir politik fikriyatınızı, ideolojik çizginizi gündelik faaliyet içerisinde anlamlandırırsınız. Halkın gündelik meseleleri ile uğraşan, onun sorunları ile iç içe olan bir parti olacağız, olmayı hedefliyoruz. Zaten bu tüzüksel yenilenmedeki mantalitemiz de bu. Örgütlenme konusunda iki şeyi yapmayı önümüzde koyuyoruz, bir yanımızla parti olmak -memleketin makro sorunlarına makro yanıtlar veren, çalışma grupları oluşturan, fikirlerini ortaya koyan- istiyoruz ama diğer taraftan bir hareket olmak istiyoruz. Birleşik bir devrimci hareket, 1970’lerin Dev-Genç’i gibi. Halkın gündelik mücadelesini onunla birlikte paylaşan, onun içerisinde olan; bir kamu çalışanları hareketi, bir işsizler hareketi, bir ekoloji hareketi, bir gençlik hareketi; yani aslında bütün bunları geliştiren ve bunlar içerisinde yer alabilen bir parti olmak istiyoruz. Bir toplumsal hareketin içerisinde olmak istiyoruz. Zaten böyle bir toplumsal hareket olmadıktan sonra siyaseten varlığınızın da bir anlamı olmuyor. Diğer taraftan da ideolojik manada ciddi tartışmalar yapmak istiyoruz. Bu konularda biraz zayıf olduğumuzu düşünüyoruz. Ama ÖDP’nin bir birikimi olduğunu düşünüyoruz. Bu birikimi başka devrimci birikimlerle buluşturmak ve sosyalizm ideolojik-teorik üretimine dayalı çeşitli başlıklarda tartışmaları sürdürmek istiyoruz. Önümüzdeki dönem hem toplumsal muhalefet alanlarında, bu muhalefetleri yaratmak konusunda daha aktif olan bu yönüyle bir hareket hem de Türkiye’nin makro sorunlarına makro çözümler üretme, bunu paylaşma konusunda daha etkin bir Parti olmayı hedefliyoruz.

7.kongreden sonra bu konularda önemli bir hamle yapacağımızı düşünüyoruz. Şu anda bir geçiş sürecindeyiz. 6.kongredeki ayrışmadan sonra ÖDP koordinatlarını yeniden belirledi ve önüne bir takım hedefler koydu. Şimdi bu geçiş süreci bizim açımızdan bitiyor. 7. Kongreden sonra ÖDP yeni dönemi örgütleyecek. Sadece kendisiyle yetinmeyecek; solun diğer özneleriyle de ortak bir süreci örgütleyecek. Bu konuda bir adım daha atarsak görevlerimizi yapmaya başlamış olacağız.

 

N: Umarız Türkiye solu başarır, çok teşekkür ederiz.

 

İbrahim Adıgüzel & Eren Aksoyoğlu

 

 

 

Can Dündar Rüyadan Uyandırdı: ‘Bu Da Bize Kapak Oldu’

Featured

Can Dündar, Milliyet’teki köşesinde Time’ın kapağını yazdı.

 

Hangi Türkiye’ye inanmalıyız:

Başbakan’ı Time’a kapak olan, dünyaya emsal diye sunulan Türkiye’ye mi?

Karpuzalan Köyü’nde minicik yavruları ısınacağım diye kavrulan Türkiye’ye mi?

Doğru cevap:

Nereden baktığınıza bağlı…

Washington’ın Beyaz Saray’ından mı?

Karpuzalan’ın deprem çadırından mı?

Mağrurun yanından mı?

Mağdurun safından mı?

* * *

Son yıllarda yurtdışına çıkanlar, özellikle de Ortadoğu’ya, Arap coğrafyasına, Balkanlar’a gidenler, önyargıdan körleşmedilerse, genelde Türkiye’nin, özelde Erdoğan’ın oralarda ne kadar popüler olduğunu fark edebiliyorlar.

Uzaktan bakınca iyi gören, yakına gelince körleşen hipermetroplar gibiyiz.

Mısır’a, Libya’ya, Suriye’ye gücümüz yetiyor da, Van’a çadırımız yetmiyor.

Dünkü Milliyet Business ekine bakılırsa metal kimya sanayinde ve değirmen makinesinde Çorum’daki fabrikalar dünyada ilk 5’te…

Öte yanda insan hakları ihlalinde ve 5 yaş altı çocuk ölümlerinde Avrupa lideriyiz.

Hangi Türkiye’ye güvenmeliyiz?

* * *

Time’a göre “Arap dünyasında en çok imrenilen lider”e sahibiz.

“Türkiye korkulduğu gibi İran olmadı” diyorlar; ama görünen o ki, Rusya olmaya gidiyor.

İyi de biz Rusya olmak istemiyoruz ki…

Kış ayazında kurulan incecik çadırlarda derme çatma sobaların yangın çıkarabileceğini önceden öngörebilen, akılcı önlemler alabilen, evlatlarını oralarda donmaya ya da yanmaya terk etmeyen bir devlet istiyoruz.

İran olmak istemiyorduk; ama İran’ın çadırına muhtaç hale gelmek de istemiyorduk.

Hangi Türkiye’yle övünmeliyiz?

* * *

Türkiye’nin bölgede ve dünyada yıldızı parlıyorsa elbette bununla övüneceğiz; ama kuyruklu yıldız gibi, aslında kendisi külden ibaretken, güçlünün ışığını yansıtıyorsa ve biraz da bölgede misyon üstlensin diye parlatılıyorsa tabii ki orada durup düşüneceğiz.

Ben Time’ın kapaklarından ne zaman şüphelenmeye başladım biliyor musunuz?

11 Mart 2010 tarihli ve “Çok gizli” damgalı CIA raporunu, Wikileaks belgeleri arasında okuyunca…

Diyordu ki raporda:

“Afganistan’daki NATO rolüne destek sağlamak için Afgan kadınların dramını işleyen medya haberleri yapılmalı…”

5 ay sonra Time dergisi kapağında bir Afgan kızıyla çıktı.

Şimdi aynı Time’ın “Erdoğan’ın yolu” kapağıyla, Müslüman Kardeşler’in “Suriye’ye Batı yerine Türkiye müdahale etsin” çağrısını birlikte okuyunca “Acaba yeni bir role destek mi aranıyor? Bu da bize kapak mı oluyor” sorusu akla geliyor.

Yılbaşında komşularıyla sıfır sorun isteyen bir ülkeydik.

Yılsonunda sırtımız sıvazlanarak komşumuzu işgale itiliyoruz.

Hangi Türkiye’yi sevmeliyiz?

 

 

 

Orhan Doğan İsmi Kaymakamlık Tarafından Reddedildi

Featured

Ağrı’nın Patnos ilçesinde bir sokağa Orhan Doğan isminin verilmek istenmesi, Patnos Kaymakamlığı tarafından “devlete karşı tutum ve davranışları” gerekçe gösterilerek reddedildi.

 

Ağrı Patnos Belediyesi’nin bir sokağa Orhan Doğan ismini verme kararı Patnos Kaymakamlığı tarafından, “Orhan Doğan ne kadar eski milletvekili olsa da devlete karşı tutum ve davranışları göz önünde bulundurulduğunda isminin verilmesinin uygun görülmemiştir” denilerek reddedildi.

 

Patnos Belediyesi, 3 Ekim tarihinde aldığı meclis kararında Cumhuriyet Mahallesi’nde bulunan 1649 nolu sokağa Orhan Doğan ismini vermeyi kararlaştırdı. Belediye meclisinin oy çoğunluğuyla aldığı kararı, onaması için ilçe kaymakamlığına gönderdi. Patnos İlçe Kaymakamı Fehmi Sinan Niyazi tarafından reddedilen karara gerekçe olarak, “Patnos Belediyesi Meclisi’nin 3 Ekim tarihli toplantısının 4. gündem maddesinde Cumhuriyet Mahallesinde bulunan 1649 nolu sokağı Orhan Doğan olarak isimlendirilmesi yapılmıştır. 5393 Sayılı Belediye Kanunu’nun 81. maddesine göre ad verme veya ad değiştirme kararları mülki idare amirinin onayı ile yürürlüğe girebilir, bu tür kararların tamamlanması için kararın altında mülki idare amirinin onayına yer açılması gerekir. Bu çerçevede Cumhuriyet Mahallesi’nde bulunan 1649 nolu sokağa Orhan Doğan isminin verilmesi Kaymakamlığımca uygun görülmemiştir. Söz konusu şahsın her ne kadar eski milletvekili ise de devlete karşı tutum ve davranışı göz önüne alındığından, Orhan Doğan isminin caddeye verilmesi 5393 Sayılı Belediye Kanunu’nun 81. maddesi gereğince tarafımda uygun görülmemiştir” denildi.

 

Alınan karara tepki gösteren Patnos Belediye Başkanı Yusuf Yılmaz, “Birçok kentte Orhan Doğan ismi verilmiş ve onaylanmıştır. Sadece burada ırkçı bir tutum alınmıştır. Bu halkın iradesine saygısızlıktır. Bu kararı kınıyoruz ve kararımızdan ısrarcı olacağımızı belirtmek isterim” diye konuştu. Alınan kararı hukuku değil siyasi olduğundan dolayı kabul etmeyeceklerini belirten Yılmaz, karara karşı gerekli bütün girişimleri başlatacaklarını kaydetti.

 

Kaynak: DİHA

 

 


EDP ve Yeşiller Partisi Birleşiyor

Featured

Yeşiller Partisi ile Eşitlik ve Demokrasi Partisi (EDP) ortak çalışmalar yapmak için görüşmelere başlama kararı aldı. Konuyla ilgili ortak bir açıklama yayımlayan iki partinin dünyada ve Türkiye’de yaşanan gelişmelerle ilgili olarak birbirine yakın politikalara ve benzer hasassasiyetlere sahip oldukları, aynı hassasiyetleri paylaşan sivil girişimler ve bireyler için de çekim gücü yaratacağı umuduyla, birlikte yeni bir siyasi atılım yaratmayı hedefledikleri belirtildi.

 

EDP-Yeşiller ortak açıklaması şöyle:

“Türkiye siyasi hayatında daha güçlü ve etkili olmak ve geniş kitlelere ulaşmak isteyen Yeşiller Partisi ile Eşitlik ve Demokrasi Partisi (EDP) arasında kısa bir süredir devam eden görüşmeler 19-20 Kasım günlerinde her iki partinin yetkili kurullarında eş zamanlı yaptıkları toplantılarda değerlendirilmiş ve iki partinin ortak politik değerlendirmeleri ve tartışmaları sistemli ve sonuç alıcı bir şekilde sürdürmesi kararlaştırılmıştır.

Eşitlik ve Demokrasi Partisi (EDP) ve Yeşiller Partisi olarak, AKP İktidarının giderek otoriterleşen yönetim tarzından, kanamaya devam eden Kürt sorunundan ve hükümetin küresel kapitalizmin neoliberal uygulamalarına paralel olarak doğanın yıkımına ve halkın yaşam alanlarının yok edilmesine yol açan pervasız politikalarından derin kaygı duyuyoruz. Partilerimizin hassasiyetleri ve politikaları arasında ciddi yakınlıklar olduğunu memnuniyetle gözlemliyoruz.

Bu siyasal ve fikri yakınlığa dayanarak birlikte yeni bir siyasi atılım yaratmanın yollarını aramak için görüşmelere başlamayı ve bu doğrultuda ortak çalışmalar yapılmasını kararlaştırmış bulunuyoruz. Bu görüşme sürecinin aynı hassasiyetleri paylaşan sivil girişimler ve bireyler bakımından çekim gücü yaratacağı ve yeni bir toplumsal muhalefet adımı olarak görüleceği umudunu da paylaşıyoruz.

Yeşiller ve EDP, demokrasi anlayışlarının gereği olarak bu süreci bütün üye ve örgütlerinin doğrudan ve aktif katılımlarıyla yürütecek ve umulan sonuca ulaşması için bütün çabalarını ortaya koyacaktır. “

İki parti arasındaki görüşmelerin bu hafta içinde başlatılacağı öğrenildi.

 

Kaynak: Turnusol

 

 

 

Dubai Port Limanında Adalet Aranıyor

Featured

Daha önce de sivil toplum kuruluşlarının bölgeyi kurtarmak adına yaptıkları girişimlere bir yenisi eklendi. Kocaeli Dubai Port limanından dolayı valilik ve belediye anayasayı ihlal iddiasıyla mahkemelik olacak. 

 

Kuruluşların anayasanın 138. maddesinin ihmal ettiği gerekçesiyle savcılığa teslim ettiği suç duyurusu:

 

 

 

Nüve

 

 

 

Kurtuluş Yok Tek Başına Ya Hep Beraber Ya Hiçbirimiz

Featured

Emek ve Demokrasi Güçleri’nin çağrısı ile 40 kentte gerçekleştirilen yürüyüş ve eylemlerde Baskılara ve Tutuklamalara karşı Özgürlük ve Adalet talebi haykırıldı.

 

Ankara’da Kolej Kavşaktan Sakarya Meydanına yapılan yürüyüşle başlayan eyleme yüzlerce kişi katıldı. Eylemde ilk sözü alan TMMOB Başkanı Mehmet Soğancı, “AKP faşizmine karşı direniş çağrısı yaptı.

Emek ve Demokrasi Güçleri adına ortak açıklamayı DİSK Genel Başkan Vekili Tayfun Görgün yaptı. Görgün açıklamada, “Seçilmişler, üniversite öğretim görevlileri, Nedim Şener ve Ahmet Şık gibi muhalif gazeteciler, siyasi parti temsilcileri, demokratik kitle örgütü temsilcileri, gençler, AKP’li olmayan belediyeler AKP’nin hedef tahtasında. Tutukluluk cezaya dönüştürülmüş durumda. AKP, hem tutukluyor hem de savunma hakkından yoksun bırakıyor. Darbe dönemlerinde  bile şahit olmadığımız şekilde onlarca avukat aynı gün gözaltına alındı, 33′ü tutuklandı.” diyerek herkezi bu baskı ve tutuklamalara karşı yanyana olmaya karşı durmaya çağırdı.

KESK, DİSK, TMMOB ve TTB’nin çağrısı ile gerçekleşen eyleme ÖDP ve TKP kitlesel olarak katılırken HDK bileşenleri ortak bir şekilde katıldı. Ayrıca eyleme Halkevi, EHP ve ODAK okurları da katıldı.

ÖDP eyleme Menekşe Sokaktan başlattığı bir yürüyüşle katıldı.

TÜM TÜRKİYE’DE OKUNAN ORTAK BASIN AÇIKLAMASI METNİ

AKP’nin “ileri demokrasi” balonu ve yalanı orta yerde patladı. Bırakalım “ileri”sini, en geri demokrasilerde bile olmayan uygulamalar günlük yaşamımızın bir parçası haline geldi. AKP için demokrasinin kıstası AKP’li olmak, AKP politikalarını kayıtsız şartsız desteklemektir. AKP’ye göre en tehlikeli iş ise AKP karşıtlığıdır. En tehlikeli düşünce AKP’yi eleştirmektir. Ve AKP için “bombadan bile tehlikeli” olan şey, politikalarını eleştiren yazılar, kitaplardır. Bu yüzden AKP, muhalif olan herkesi hedef alıyor, düşman görüyor.

Türkiye bir açık hava cezaevine dönüşüyor. Her yeni güne tutuklama haberleriyle başlıyoruz. İnsanca yaşamak isteyen işçiler, suyunu ve toprağını korumak isteyen köylüler, parasız eğitim isteyen öğrenciler, ülkemizde füze kalkanı istemeyenler, gerçeğin peşindeki gazeteciler, adalet arayan avukatlar yani haklarını arayan herkes tutuklanıyor. Tutuklamalar, seçilmiş milletvekillerine ve belediye başkanlarına kadar uzanıyor. AKP hükümetini eleştiren, AKP politikalarına karşı çıkan herkes tutuklanma endişesi yaşıyor.

İlk kez Hitler Almanya’sında duyduğumuz “eş zamanlı operasyonlar” büyük başarı olarak sunuluyor. AKP yargısı adalet dağıtmıyor, korku salıyor. Özel yetkili savcı ve yargıçlar “özel konumlar” elde etme adına hukuk ilkelerini ayaklar altına alıyor.

“Sıra ne zaman bana gelecek” korkusuyla düşünemez, talep edemez, hareket edemez hale getirilmek isteniyoruz. Emperyalizmin jandarmalığı karşılığında satılan “İleri teknoloji” ile her yerde ve anda kontrol altında tutulmak isteniyoruz. Toplum “AKP karşıtı” ya da “yandaş” olarak fişleniyor.

Yıllarca kadrolaşma  politikaları sonucu devlet AKP’lileşti. AKP’li olmayan demokratik kurum ve kuruluşlar, hatta kişiler topyekûn bir saldırı ve baskı dalgasıyla karşı karşıyadır.  Yıllarca alanlarda “Susma, sustukça sıra sana gelecek” diye haykırdık! Maalesef öngörümüz gerçekleşti. Bu gidişat durdurulmazsa sıra herkese gelecek!

Çünkü faşist yönelim kurumsallaşıyor. Toplumsal muhalefet önce tehditle, soruşturmalarla, sürgünlerle, copla, biber gazıyla  terbiye edilmeye çalışılıyor. Bu yetmeyince her an, herkesi içine alabilecek şekilde toplu gözaltı ve tutuklama ile bitirilmek isteniyor.

Derelerine, çayına sahip çıkan onurlu Hopa halkı, parasız eğitim isteyen, devrimci önderlerin anmasına katılan gençler bu saldırılardan nasibini aldı.

Seçilmişler, üniversite öğretim görevlileri, Nedim Şener ve Ahmet Şık gibi muhalif gazeteciler, siyasi parti temsilcileri, demokratik kitle örgütü temsilcileri, gençler, AKP’li olmayan belediyeler AKP’nin hedef tahtasında. Tutukluluk cezaya dönüştürülmüş durumda. AKP, hem tutukluyor hem de savunma hakkından yoksun bırakıyor. Darbe dönemlerinde  bile şahit olmadığımız şekilde onlarca avukat aynı gün gözaltına alındı, 33′ü tutuklandı.

KESK Genel Başkanı, eski Genel Sekreteri, eski Kadın Sekreteri, EĞİTİM SEN eski ve yeni Kadın Sekreterleri, üç Genel Meclis üyesinin de aralarında bulunduğu  25 KESK’li Sendikal faaliyetleri nedeniyle 6′şar yıl 3′er ay ceza ile cezalandırıldılar. Halen 33 KESK’li çeşitli cezaevlerinde tutukludur. İnsan haklarına aykırı şekilde mahkum muayenesine karşı çıktıkları için, çevre kirliliği konusunda halkı bilgilendirdikleri için, Sağlık Bakanlığı politikalarına karşı çıktıkları için doktorlarımız cezalandırıldı.

Tutuklama furyasında bir adım da İzmir’de atıldı. Sendikal faaliyet sürdüren ve taşeron uygulamasına karşı güvenli iş, güvenli gelecek mücadelesi veren DİSK/Genel-İş Sendikası şube yöneticileri Cafer Konca, Memiş Sarı, Yakup Yıldırım, işyeri temsilcileri Necip Binici, Cafer Alt  ve İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bazı çalışanları ve yöneticileri tutuklandı.

AKP’nin operasyonlarına meşruiyet kazandırmak için ortaya çıkardığı yeni “öcü” KCK oldu! Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümünü isteyen herkes “KCK’lidir” iddiasıyla tutuklanma tehlikesiyle karşı karşıya. Bunun en son örneği Prof. Büşra Ersanlı, yazar Ragıp Zarakoğlu ve Deniz Zarakoğlu, KESK eski Genel Sekreteri Mustafa Avcı’dır.

Askeri ve sıkıyönetim Mahkemelerinin yerine kurulan DGM’ler eskilerini arattı. DGM’lerin yerine kurulan Ağır Ceza ve Özel Yetkili Mahkemeler ise DGM’lere rahmet okutur durumda. Başbakan ne zaman birilerini hedef yaparsa hemen ertesinde özel yetkili mahkemeler ve savcılar harekete geçiyor. Daha operasyon yapılmadan yalaka medyada operasyon bilgileri yer alıyor, kişiler hedef gösteriliyor. Avukatların bile görmediği, görmesi yasaklanan dosyalar yalaka medyada sayfa sayfa yayınlanıyor. Hiçbir dönem olmadığı kadar yargı siyasi iktidarın yönlendirmesi ve etkisi altında. Hükümet aleyhine en ufak bir soruşturma açan savcı ya da hakimler ya görevden alınıyor, ya da görev yerleri değiştiriliyor. Hükümetin politikalarına uygun hareket edenler ise terfi ettirilerek ödüllendiriliyor. Tuzun koktuğu yer tam da yargının şu an içinde bulunduğu durumdur.

Cezaevleri tıka basa doldu. Başbakan yeni okulların, hastanelerin, yolların yapılacağı ya da insanca yaşayacak ücret müjdesi değil yeni cezaevi yapma müjdesi veriyor!

Artık yeter diyoruz. Bu gidişata son verilmelidir. Onlar son vermese bizler son vereceğiz.

Ülkemizde devrimci bir dönüşüme ihtiyaç olduğu açıktır. Bu dönüşümü emekten, demokrasiden, özgürlükten ve barıştan yana olan güçler gerçekleştirecektir. Bu dönüşümü emek ve demokrasi mücadelesinin zor olduğunu bilen bizler gerçekleştireceğiz.

Bu nedenle diyoruz ki;
Özel Yetkili Mahkemeler ve Terörle Mücadele Yasası kaldırılmalıdır!
Gözaltı operasyonları durdurulmalıdır!
Hukuka aykırı tutuklananlar derhal serbest bırakılmalıdır!

Taleplerimiz dikkate alınmaz, gereği yapılmazsa okulda, sırada, içeride, dışarıda, fabrikada, işyerlerinde, her yerde direnişi yükselteceğiz. Ya onlar ülkeyi cehenneme çevirecek ya da bizler geleceğimize sahip çıkarak eşit, özgür, adil ve barış içinde bir ülkeyi kuracağız…

KURTULUŞ YOK TEK BAŞINA, YA HEP BERABER YA HİÇBİRİMİZ!

EMEK VE DEMOKRASİ GÜÇLERİ

 

Kaynak: muhalefet.org

 

 

Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’ndan Erdoğan’a Kınama Mektubu

Featured

Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC) Genel Sekreteri Sharan Burrow Başbakan’a, İzmir Ağır Ceza Mahkemesi’nin aralarında Genel Başkanımız Lami Özgenin de bulunduğu 25 üye ve yöneticimiz hakkında verdiği kararı kınayan bir mektup gönderdi.

 

ITUC Genel Sekreteri Sharan Burrow tarafından gönderilen mektup aşağıdadır:

 

Başbakan,

 

Türkiye dahil 151 ülkede 305 üye sendikaları aracılığı ile 175 milyon işçiyi temsil eden Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu(ITUC), İzmir Ağır Ceza Mahkemesi’nin Eğitim Sen-KESK davasında verdiği nihai karardan duyduğu dehşeti ifade etmek için size yazmaktadır.

 

ITUC, üyesi olan KESK tarafından, aralarında KESK Genel Başkanı Lami Özgen’in  de bulunduğu Eğitim Sen ve KESK üyesi 25 sendikacının terörle mücadele yasası kapsamında 6 yıl 3’er ay hapis cezası aldıkları yönünde bilgilendirildi. Bu karar, sanıkların beraatını isteyen Mahkeme Başkanının da belirttiği gibi, delil yetersizliğine rağmen alınmış bir karardır.

 

ITUC, sendika üyelerine yöneltilen bu korkunç cezayı kınamaktadır. ITUC, Ceza Mahkemesinin kararına karşı KESK’in itirazını desteklemektedir ve bu davayı yakından takip edecektir.

 

Bu karar, KESK üyelerinin maruz kaldıkları adli bir tacizin yanı sıra, Türkiye emekçilerinin sesinin kısılması için Türkiye hukuk sisteminin kötüye kullanılmasının da üzücü bir örneğidir. Bu durum maalesef Türkiye sendikalarının içinde faaliyet göstermeye çalıştıkları anti-sendikal çevreyi de anlatmaktadır.

 

Bu karar, demokrasiye karşı açık bir saldırıdır. ITUC’un her zaman ifade ettiği gibi bu durum aynı zamanda, 87 sayılı ILO Sözleşmesi ( Örgütlenme Hakkına ve Özgürlüğüne Dair), Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi Türkiye’nin imzaladığı çeşitli Uluslararası yasa ve sözleşmelerin de ciddi bir biçimde ihlal edilmesidir.

 

Bu yıl Haziran ayında yapılan 100.oturumunda, ILO Standartların Uygulanması Komitesi, diğer birçok şeyin yanı sıra, “ örgütlenme ve sendikacıların toplantı yapma özgürlüğü ile ilgili bildirilen yeni iddialardan dolayı duydukları kaygıyı” dile getirmiştir. Türkiye Hükümeti’nden, bu yıl Kasım ayında yapılan ILO Yönetim Kurulu toplantısı öncesinde, sendikal haklara yönelik saygı hakkında bir rapor sunması talep edilerek,  ILO’nun teknik yardımından yararlanması istendi.

 

ITUC, hükümetinizin verilen bu kararı iptal etmesi ve sendikal haklar sicilinizi iyileştirme yönünde bir an önce harekete geçmesi için çağrıda bulunmaktadır.

 

Sendikal Haklar, İnsan Haklarıdır ve bu haklar ancak şiddetten, baskıdan ve tehditten arındırılmış bir ortamda kullanılabilir. Bu ilkeye saygı duyulmasını sağlamak ise hükümetlerin görevidir.

 

 

 

Saygılarımla,

Genel Sekreter

 

Orjinal linkler:

http://www.ituc-csi.org/ituc-protests-against-lengthy.html?lang=en

http://www.ituc-csi.org/IMG/pdf/02-12-2011_kesk_trial.pdf

 

Kaynak: kesk.org.tr

 

 

Ferhan Şensoy Yeni Oyunu İle AST’da

Featured

Ferhan Şensoy’u Eylül ve Kasım aylarında Ankara’da ağırlayan Nazım Hikmet Kültür Merkezi (NHKM), Aralık ayında üç gün boyunca tekrar büyük usta Şensoy’u ağırlayacak Fakat bu sefer Şensoy’un en son oyunu “İşsizler Cennete Gider” ile…

Nazım Hikmet Kültür Merkezi, Eylül ve Kasım aylarında “Ferhangi Şeyler” adlı oyun ile ağırladığı Ferhan Şensoy’u bu kez “İşsizler Cennete Gider” adlı oyun ile ağırlayacak. Ferhangi Şeyler’de Şensoy’un tek kişilik gösterisini izlerken, bu ay ise bu oyunla üç tiyatro sanatçısı Şensoy’a eşlik edecek.

2010 yılında yazılan ve 2010–2011 yılı tiyatro döneminde tiyatro severlerin beğenisine sunulan “İşsizler Cennete Gider” adlı oyunda, Ferhan Şensoy dışında Serap Günaydın,Ali Çatalbaş ve Elif Durdu performanslarını sergileyecek. Ortaoyuncuları’nın en son yazıp, oynadığı oyun olan “İşsizler Cennete Gider”, yüksek öğrenim görmüş bir çiftin uzun süre iş bulamamasını konu ediniyor. Günümüzde işsizliğin rekor bir düzeye çıkması, bu çift üzerinden kara mizah yoluyla “kör göze parmak sokuyor”. Münir Özkul’dan devraldığı Ortaoyuncuları Kavuğu’nun hakkını her fırsatta teslim eden Şensoy, bu oyunda da “işimiz iş aramak” biçiminde yaşamını sürdüren bir karı-kocanın var oluş savaşımını başarıyla anlatıyor.

“İşsizler Cennete Gider” oyunu ile tekrar Ankara’ya gelen Ferhan Şensoy ve ekibi, Ortaoyuncular, performanslarını NHKM’nin katkılarıyla Ankara Sanat Tiyatrosu’nda (AST)6–7–8 Aralık tarihlerinde saat 20.00’da sahneleyecekler. Biletleri AST’dan, Piraye Kafe’den, MyBilet’den ve İmge Kitabevi’nden temin edebilirsiniz.

Bilet Fiyatları:
Gişeler 35 TL (Tam)
            30 TL(Öğrenci)

Fırat News’den İddia: Erdoğan Radyoterapi Tedavisi Görüyor

Featured

Kürt siyasi hareketine yakınlığı ile bilinen Fırat News haber sitesi bugün başbakan Erdoğan hakkında bir iddiada bulundu. İddiaya göre Erdoğan kolon kanserine karşı mücadele ediyor.

 

Kolon kanseri şüphesiyle iki hafta önce kamuoyundan gizli bir şekilde ameliyat edilen ve kalın bağırsağından 18 cm’lik bölüm alınan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın durumunun ciddi olduğu öğrenildi. Marmara Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde radyoterapi tedavisi gören Erdoğan’ın bu haftaki tüm programları da iptal edildi.

 

Hükümete yakın gazetecilerin verdiği bilgiye göre Pendik’teki Marmara Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde 26 Kasım’da ameliyat olan Erdoğan, bu hafta üç kez radyoterapi için yine kamuoyundan gizli bir şekilde hastaneye gitti. Üsküdar Kısıklı’daki evinde istirahat eden Erdoğan’ın radyoterapiye gittiği saatlerde hastane çevresinde yoğun güvenlik önlemi alındığı öğrenildi. Bu arada iki bakanlar kurulu toplantısına katılamayan Erdoğan’ın, pazartesi günkü Bakanlar Kurulu ve salı günkü grup toplantısına katılmayacağı belirtildi.

 

RADYOTERAPİ TEDAVİSİ NEDİR?

 

Wikipedia sitesine göre Radyoterapi, iyonlaştırıcı ışın kullanarak kanser hastalığının tedavisidir. Hedef tümörlü dokunun yok edilmesi ve bu sırada da normal dokuların korunmasıdır. Bu konu ile ilgili bilim dalına Radyasyon Onkolojisi adı verilir. İyonlaştırıcı ışınların biyolojik etkilerini Radyobiyoloji bilim dalı inceler. Radyoterapi kanser tedavisinde tek başına ya da cerrahi ve/veya kemoterapi ile birlikte kullanılabilir. Cerrahi tedavi ile benzer sonuçlar elde edilen hastalıklarda organın korunmasını sağlayıp, dolayısı ile fonksiyon kaybını önlediğinden tercih edilebilen tedavi yöntemidir.

 

ANF NEWS AGENCY

 

 

Sosyalistlerin Meclisi İkinci Defa Toplandı

Featured

23 Ekim’de ilk toplantısını yaparak yola koyulan Sosyalistlerin Meclisi, ikinci toplantısını yaptı.

 

Sosyalistlerin Meclisi, Pazar günü Ankara Üniversitesi Cebeci Tıp Fakültesi’nin 50. Yıl Amfisi’nde ikinci toplantısını yaptı.

 

İlk oturumda Türkiye Komünist Partisi Merkez Komite üyesi Kemal Okuyan, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden Prof. Dr. Bilsay Kuruç, gazeteci Cüneyt Göksu ve Galatasaray Üniversitesi İktisat Bölümü’nden Doç. Dr. Burak Gürbüz konuştular.

 

Avrupa Birliği’nin geçmiş dönemde emperyalist sistem içerisindeki konumunu özetleyen Okuyan, Birliğin son dönemde Almanya ve Fransa’nın başını çekeceği, ABD’nin çizgisinin dışında arayışların gerçekleşebileceği bir döneme girmekte olduğunu belirtti. Tamamen ABD yöneliminde bir Türkiye’yi Almanya’nın hazmedemeyeceğini söyleyen Okuyan, AKP’nin muhalefete ve CHP’ye karşı sertliğinin arkasında, Almanya ve Fransa’nın AKP dışında bir siyasete yatırım yapma olasılığının da olduğunu ifade etti.

 

Bu dönemeçte özellikle Suriye’de neler olacağının kritik olduğunu belirten Okuyan, “ABD ve Türkiye açısından Arap Baharı’nın Suriye’de bir sorun halini alması AKP’yi çıkmaza sokabilir. ABD dışı güçler bu nedenle Suriye’yi korumaya karar verebilir” dedi.

 

Ekonomik krizi değerlendiren Bilsay Kuruç, yaşananların 150 yıllık bir modelin tükenmesi anlamına geldiğini söyledi. Kuruç, krizin akut haline gelmesi durumunda kapitalizmin liberal demokrasiden de vazgeçeceğini kaydetti.

 

Cüneyt Göksu ABD’deki Wall Street’i işgal eylemlerini değerlendirerek, hem kişisel gözlemlerini, hem de eylemlere dair birtakım istatistiksel verileri katılımcılarla paylaştı. Burak Gürbüz ise Avrupa sağını ele aldığı analizinde, liberal ve ulusal damar üzerine saptamalarda bulundu.

 

Konuşmalarda ağırlıklı olarak Van depremi ve sonrasında yaşananların ele alındığı ikinci oturumda ilk sözü alan TKP MK üyesi Aydemir Güler, 99′daki depremden 2011′e gelene kadar süreçte neoliberal politikalar çerçevesinde devletin geri çekilmesi, kamusal fonksiyonların erimesi nedeniyle AKP’nin Van’ı göçe zorlamak noktasına geldiğini ifade etti.

 

Deprem sonrasında Van’da görev yapan Prof. Dr. Zuhal Okuyan, katılımcılara gözlemlerini aktardı. Okuyan, Van’daki resmi sağlık görevlilerinin bile zor koşullarda yaşadığını, nöbetten çıkıp kalacak yer sıkıntısından dolayı soğukta beklediklerini söyledi.

 

Üniversite Konseyleri Derneği Yönetim Kurulu üyesi olan Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Handan Tunç, Van’da sadece AKP’nin değil, AKP dışındaki yüzde 50′nin de başarılı bir sınav veremediğini vurguladı. Medyanın da hükümetin telkinleri üzerine sessiz kaldığını hatırlatan Tunç, bu süreçte yaşananları ayrıntılarıyla aktararak, yaşananlar üzerinden bir muhalefet oluşturulması gerektiğini belirtti.

 

Üçüncü oturumda AKP’nin kanun hükmünde kararnameler vasıtasıyla hukuk alanında yaptıkları ele alındı. İlk konuşmayı yapan TKP MK üyesi Metin Çulhaoğlu, AKP iktidarını ayrıksı kılanın üç seçimi oylarını artırarak kazanmış olması değil, tüm devlet kurumlarını ve ideolojik aygıtlarını ele geçirmesi olduğunu belirtti. AKP’nin sindirilmiş bir Türkiye’de anayasa yapmak istediğini ifade eden Çulhaoğlu, muhalefetle kedinin fareyle oynadığı gibi oynamasına rağmen bu kadar kavgacı ve aceleci olmasının altında, iç politikada yurtsever-cumhuriyetçi damar ve Kürt hareketi damarının varlığı, küresel ekonomik kriz, Almanya, İran gibi bazı ülkelerin AKP’nin ABD icazetli dış politikasının önünü kesmek için attığı adımlar ve partinin iç dengeleri olmak üzere 4 başlıkta işkillenmesinin yattığını söyledi.

 

İkinci konuşmacı, eski Anayasa Mahkemesi Raportörü Ali Rıza Aydın’dı. KHK’ları hukuksal bir çerçevede değerlendiren Aydın, AKP’nin yetki kanununu çok geniş tutmasından bu geniş sınırları da aşmasına, KHK’ların Cumhurbaşkanı’na gidip yayınlanma süresine kadar birçok noktanın hukuka aykırı olduğunu belirtti. Aydın, asıl görevin yeni bir hukuk yaratma çalışmasına sosyalistlere düştüğünü söyledi.

 

Ardından Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden ve aynı zamanda ÜKD Yönetim Kurulu üyesi Prof. Dr. Nurettin Abacıoğlu, sağlık alanında çıkarılan KHK’ya dair kapsamlı bir sunuş gerçekleştirdi. Abacıoğlu, sosyalist mücadelenin sağlık alanında mutlaka yaygınlaştırılması gerektiğini vurguladı.

 

Dördüncü konuşmayı, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden Prof. Dr. Ahmet Alpay Dikmen yaptı. Dikmen, geçmişe göre biraz daha liberteryen, faşist devlet yapılanmalarının kapitalizmin yeni döneminde ayırt edici bir özellik olarak öne çıkacağını söyledi. Dikmen, buna paralel olarak devletin denetim kurumlarının içlerinin boşaltılmasıyla bir denetimsizlik dönemi başladığını söyledi.

 

Ardından toplantının tartışma bölümüne geçildi.

Kaynak: sol.org

 

 

Hopa Davası İçin Mücadeleyi Yükseltiyoruz

Featured

Yarın, Ankara Adliyesi’nde Hopa Davası duruşması görülecekken aktivistler mücadeleyi yükseltiyor.

 

‘Terör örgütüne üye olmak’ suçlamasıyla hakim önüne çıkarılmaya hazırlanan öğrencilere aktivistlerden büyük destek var. Gözaltındaki arkadaşlarına moral vermek amacıyla saçlarını kestiren bir grup arkadaş da savcının istemiyle dava kapsamına alındı.

 

BİR TUTAM SAÇ

Öğrencilere destek olmak amacıyla aralarında Behzat Ç. dizisinin tüm ekibi, BKM Mutfak Oyuncuları’ndan Emre Canpolat, Şevket Süha Sezel, Hamdi Kahraman, Ersin Korkut, Nazmi Karaman, Bülent Emrah Parlak, gazeteci-yazarlar Pınar Öğünç, Tanıl Bora, Can Dündar ve Ece Temelkuran’ın da olduğu bir grup aktivist saçlarını kestirdi. Kesilen saçlar cezaevine gönderilecek.

 

EYLEMİN SİMGE İSMİ AKBABA

Behzat Ç filminde Akbaba karakterini canlandıran Berkan Şal, uzun saçlarıyla dikkat çekiyordu. Ankara Sanat Tiyatrosu oyuncuları da eyleme destek verdi. Ayrıca saç kesme eylemine vekiller de destek verdi.  BDP’li Sırrı Süreyya Önder ve CHP’li Şafak Pavey de saçlarını kestirdiler.

 

KİTAPLARLA DESTEK

Yarın (9 Aralık 2011), Ankara Adliyesi önünde Hopa Davası’nın savcılarını yargılayacak kalabalığa Gençlik Muhalefeti  de kitaplarıyla eşlik edecek. Hopa Davası’nda yargılanan öğrenciler isimleri şöyle: Ozan Sürer, Ömür Çağdaş Ersoy, Ozan Gündoğdu, Kadir Aydoğan, Başak Eylül Şan, Pelin Bayram, Tayfun Yıldırım, Uğur Uzunpınar, Mehmet Cem Çıplak, Uğur Tuna, Hikmet Tanıl, Göksel Ilgın, Sevgi Sönmez, Soner Torlak, Ferat Konukçu, Can Kaya, Çağrı Yılmaz, Can Türkyılmaz, Hazal Kangal, Nuri Özçelik, Özge Aydın, Demet Yılan, Mahir Mansuroğlu, Zafer Algül, Hamza Doruk Yıldırım, Özgür Atmaca, Cüneyt Çakır ve Eda Dişkaya.

 

Dava saat 10:00’da başlıyor.

 

Nüve

 

 

Anonymous Uyardı: Gülen Cemaatini Araştırın

Featured

İnternet eylemleriyle tanınan Anonymous grubu, son videosunda Türkiye’deki tutuklu gazetecilerin durumuna dikkat çekti ve dünyadaki gazetecileri Gülen cemaatini araştırmaya çağırdı. Videodaki mesajın Türkçesini tam metin olarak dikkatinize sunuyoruz:

 

Merhabalar,

 

Bu özgür dünyanın tüm gazetecilerine bir açık mektuptur. Sizleri Türkiye’de tutuklanan gazeteci dostlarınızla dayanışmaya çağırıyoruz. Şu an basın ve anaakım medyada tutuklananların sayısı 117′ye ulaşmış durumda. Bu sadece Türkiye değil, aynı zamanda dünyadaki tüm vatandaşlar için ifade özgürlüğü ve demokrasiye karşı bir saldırıdır.

 

GÜLEN’E MUHALİFSEN TERÖRİSTSİN

Dünya medyası ve gazetecilerine cemaat lideri Fethullah Gülen ve tüm dünyada okullar ve şirketler açarak yerleşmekte olan takipçilerini araştırmaya ve soruşturmaya çağırıyoruz. Gülen ve cemaat üyeleri dünyanın eğitim sistemini domine etmeyi hedefliyor ve sızdıkları hiçbir ülkede hukuk, güvenlik ve hak eşitliğini göz önünde bulundurmaksızın her yıl milyarlarca dolar kazanıyor. Zaman, onlardan bunun hesabını sorma zamanıdır. Gülen’in Türkiye’de muazzam bir siyasi etkisi var ve cemaat üyeleri, kendilerine karşı duranları, kendilerine karşı yazı yazanları terörist ilan ederek tutuklanmalarını talep ediyorlar ve kamuya hizmet etmenin ayrıcalıklarını suistimal ediyorlar.

 

DEMOKRASİYİ KALKAN OLARAK KULLANIYORLAR

Gülen halihazırda kendi ülkesinde kendisine ya da gündemine hakaret ettikleri iddiasıyla binden fazla kişiye dava açmış bulunuyor. Demokrasiyi, onların karışına dikilen herkesi korkutmak ve sindirmek için bir taktik olarak kullanıyorlar. Buna göz yumulmamalı. Hep birlikte buna karşı mücadele vermeliyiz. O da kendi özel medya bülteni, Today’s Zaman üzerinden takipçilerine aynısını söyledi. Ancak özgür ve gerçekten demokratik bir ülkede Gülen medyayı kontrol etmeye muktedir değildir. Sessiz kalmayacağız. Türkiye’deki protestocular ve dünyadaki habercilerle birlikteyiz.

 

INTERNET FİLTRESİ GÜLEN’İN İŞİ

Gülen, yakın zamanda takipçileri için yaptığı haftalık video yayınlarından birinde bilgi akışını ve yaratıcı gazeteciliği köstekleyecek şekilde internetin sansürlenmesi fikrini savunuyordu. İnternet sitelerinin filtrelenmesini, sansürlenmesini ve hükümet kontrolündeki izleme sistemlerinin sıradan yurttaşları takip etmesini onaylıyor. Dünya genelindeki gazetecileri, dünyanın tüm ülkelerinde Fethullah Gülen cemaati ve hedefleri konusunda daha fazla araştırmaya ve yazmaya çağırıyoruz. Sizden, dünya medyasından dayanışma göstermenizi ve gazetecilerin salıverilmesini talep etmenizi bekliyoruz. Radyo, televizyon, gazeteler, blogcu ve twitçiler bizi takip etmelerini ve bu mesajı mümkün olan tüm medya bültenlerinde paylaşmalarını istiyoruz.

 

GÜLEN HAREKETİNİ TEŞHİR EDELİM

Anonymous her zaman dünya genelinde bilginin özgür akışından, insan haklarından, ifade özgürlüğünden ve demokrasiden yana olacaktır. Kalemin kılıçtan keskin olduğunu kanıtlamanın vaktidir. İnternet ve tüm dünyanın gazetecileri, sizlerin yanınızdayız. Bizimle birlikte tepki göstermenizi ve yozlaşmış Gülen hareketi ve gerçek amaçlarını ortaya koymanızı bekliyoruz. Küresel farkındalığın yükseltilmesini istiyoruz. Çocuklarımızı yanlış bilgi verenlerden kurtarmanızı istiyoruz. Kamuoyunun yozlaşmasına olanak verenlerden hesap sormanızı istiyoruz. Dost Anonymous üyeleri bu mesajı olabildiği kadar fazla medya bültenine yaymaya yardım etmeyi sürdürecektir.

 

Kaynak: SoL

 

 

CHP’den İlk Açıklama Nüve’ye: ‘Savcının Dayandığı Hiçbir Delil Yoktu’

Featured

Hopa davasında bütün sanıkların tahliyesinin arkasından dışarıda arkadaşlarını bekleyen yaklaşık 3 bin devrimci sevince boğuldu. Devrimciler sloganlarla ve türkülerle arkadaşlarına destek oldular. Dışarıda bunlar yaşanırken mahkeme salonunda 20 kadar CHP’li milletvekili de duruşmayı izledi. CHP milletvekilleri Binnaz Toprak ve Sezgin Tanrıkulu duruşmayı Nüve için değerlendirdi:

 

Sorularımıza cevap veren Binnaz Toprak şunları söyledi:

“Ben biraz ümitsizdim doğrusu tahliye vereceklerine dair. Sürpriz oldu. Ama çocukların savunmalarını da dinledik. Çok etkin bir savunma oldu. Ayrıca ortada delil yok, bir şey yok; savcının dayandığı hiçbir şey yoktu. Sadece ‘bu çocuklar protestolarda bulunmuşlar’ diye tutuklamışlar. Ardından ‘bu bir terör örgütüdür’ diyerek gösterilen iddialar var. Dolayısıyla hakimler doğru bir karar verdiler. Anneler babalar kötü durumdalardı, ayılıp bayılıyorlardı. Bir tanesi gerçekten bayılacaktı, zor durumda gördüm. Çok da heyecanlıydılar. “

 

‘REFERANDUMDAN SONRA’

“İktidar partisi bu işe müdahil oldu mu, bilemem ama Türkiye’deki bugünkü ortama baktığımızda yargıyla ilgili o kadar çok problem var ki. Özellikle yapılan son referandumdan sonra çok şey değişti.”

 

CHP milletvekili Sezgin Tanrıkulu ise CHP’nin bundan sonraki süreçte sosyalistlerin, sosyal demokratların yanında yer alacağını belirtti.

 

CHP HOPA’YA MÜDAHİL OLACAK

“Baştan beri Hopa’nın yanındaydık. Biliyorsunuz, genel başkanımız olaylardan hemen sonra ölen öğretmen dostumuzun evine taziyeye gitmişti. Baştan beri Hopa’daki yoldaşlarımızın yanındaydık.  Biz bundan sonra da Halk Partisi olarak solun; sosyalistlerin, sosyal demokratların yanında olacağız, onlarla beraber olacağız. Türkiye’deki hukuksuzluklara ve hak ihlallerine engel olmaya çalışacağız.

O yüzden bugün 20 milletvekilimiz ile buradaydık. Gece yarısına kadar da izledik. Ortamda olmaya da çalıştık.”

 

DAVANIN NERELERDE HAZIRLANDIĞINI BİLİYORUM

“Bu davaların nerelerde hazırlandığını ben, milletvekili olmadan önce avukat olduğum dönemden, biliyorum. Sonuç itibariyle bir siyasi zemin olmazsa güvenlik güçleri bu kadar cesaretli olamazlar. Güvenlik güçlerinin de hangi bakanlığa bağlı olduğunu biliyoruz. “

 

 

Nüve

 

 

Hopa Davasından Dakika Dakika Haber Geçtiler

Featured

Hopa davasının ilk duruşması sona erdi. Mahkeme tüm tutuklu sanıkların tahliyesine karar verirken mahkeme salonundan ve adliye binası önünden dakika dakika davayı ve gelişmeleri anlatanlar da vardı. Nüve olarak Twitter üzerinden; Nüve resmi hesabı ve yazarlarımızın hesaplarıyla gelişmeleri takipçilerimizle paylaştık. Ayrıca muhalefet.org, sendika.org ve sol.org.tr siteleri de gelişmeleri okuyucularına aktardı.

 

sol.org.tr’nin bütün haber detaylarını Nüve‘de paylaşıyoruz:

 

Güncelleme 05:09

Saat 03:30 itibariyle son tahliyelerde cezaevi önündeki coşkulu kalabalık tarafından karşılandı.

 

Güncelleme 23:54

Özgürlüğüne kavuşan Hopa tutuklularının gece kitlesel bir karşılama ile Sincan Cezaevi’nden alınması bekleniyor.

 

Güncelleme 23:15

Sakarya Meydanı’na gelen kalabalık kitleye, İlknur Birol, Alper Taş ve Erkan Baş sesleniyor.

 

 

 

İlknur Birol: Türkiye’yi karanlığa boğmak isteyen iktidarın ilericilere, devrimcilere yönelik terör suçlaması yırtılıp atıldı. Bunu devrimci dayanışma sağladı. Reklamda dendiği gibi, “Yaptık, oldu”. Faşizm kirli çizmeleriyle bu ülkede özgürce dolaşamayacak. Bugün bir tümseği aştık. Türkiye’nin aydınlık geleceği için mücadele edenlerin sayısı arttı. Ama bitmedi. Hala poşu takanlar, seçilmiş milletvekilleri içeride. Siyasi iktidara sesleniyoruz: Çekin ellerinizi bu ülkenin üzerinden. Biz bu ülkenin geleceğinde aydınlığı görenler omuz omuza verdik. Kol kola girelim ve faşizmin karanlığını tarihin çöplüğüne gönderelim.

 

Alper Taş: Bazı yoldaşlarımızı alkışlamanızı isteyeceğim. Öncelikle, “Beni de alın da memleket kurtulsun” diyen, bu memlekette itin, kopuğun ve sömürücülerin yanı sıra devrimcilerin de olduğunu gösteren Metin Lokumcu ve Hopa eşkiyalarını alkışlayalım. Bugün mahkemede gururlandık. Yoldaşlarımız devrimciliğin ne olduğunu anlattılar. Buradan bir de o devrimcilere alkış gönderiyouz. Ve burada bulunanları, birleşen devrimcileri, Mustafa Suphileri, Deniz Gezmişleri, Terzi Fikri’leri alkışlıyoruz. Bu daha başlangıç. 22 arkadaşımızı karşılamaya gideceğiz. Ama hapiste binlerce kardeşimiz var. Bu bayrakları indirmeden onların özgürlüğü için mücadele edeceğiz, özgür, demokratik, sosyalist Türkiye kurulana kadar. Ama acil taleplerimiz de var. TMK ve Özel Yetkili Mahkemeler kaldırılmaldır. TMK mağdurları serbest bırakılmaldır.

 

Erkan Baş: Sadece bugünkü kararlılığımız bile devrimcilerin neler yapabileceğini göstermiştir. Öncelikle, mahkeme salonunu sermaye ve AKP egemenliğine karşı bir kürsüye çeviren arkadaşlarımıza hoş geldiniz diyelim. Orada onları izlerken gördük ki, bedenleri tutsak edilmesne rağmen akıllarından bir milim bile oynamamışlar. Salonda ifadesi alınan yoldaşlarımızdan bir tanesi “Ben yapmadım” demedi. Yaptık, yine yapacağız dediler. Devrimciliğin tarihi budur. Bunu yaparak yüreklerimizi ve inançlarımızı büyüttüler. Onlara bin kere teşekkür ediyorum, sağ olsunlar, var olsunlar. Bir teşekkür de sizlere. Yoldaşlarımızın seslerini 6 ay boyunca tüm yurda yaydığınız için, bu gün burada sonuna lkadar durduğunuz için. AKP herkesi tutsak alabilir, devrimcileri almak için de çaba gösterebilir, ancak devrimcileri asla tutsak alamaz. Bu da bizim sözümüz olsun. Çok yorulduk, çok mutluyuz. Şimdi kutlamamızı yapalım, yarın yoldaşlarımızla daha büyük bir mücadeleye başlayalım.

 

 

 

Güncelleme 22:30

Bütün yargılananlar için tahliye kararının çıkmasının ardından mahkeme önünde bekleyen kalabalık ortak bir açıklama yaptı. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

 

“Bugün devrimci dayanışma örneği ile arkadaşlarımızı çıkarttık ve bir kutlama yapacağız. Ama bundan sonra AKP’nin hukuksuzluklarını dile getirmek için daha toplu mücadele edeceğiz. Şimdi bir yürüyüş başlatıyoruz… Bu yürüyüş hala AKP’nin zulmü nedeniyle hapishanede tutsak olanlar içindir…”

 

Kalabalık büyük bir coşku içinde önce Sıhhiye Meydanı, oradan da Sakarya Meydanı’na doğru yürüyüşe geçti.

 

Güncelleme 22:10

Mahkeme kararını açıkladı ve tüm sanıklar tahliye edildi…

 

Güncelleme 21:55

Duruşmaya ara verildi. Kısa bir süre sonra kararın açıklanması bekleniyor…

 

 

 

Güncelleme 21:36

Av. Mehdi Bektaş savunmasında “Örgüt diyorsanız THKP-C 1970’lerde liderleri katledilmiş, DEV-YOL 80’lerde yargılanmış, hukuk fikirle değil fiille uğraşır. Bu yargılama Paris komününe kadar gidecek herhalde” dedi. Bektaş şu ifadeleri kaydetti: “Bu yapılan iktidar yandaşlığıdır, bunun hazırlığını polis yapıyor siz de sürdürüyorsunuz. Buradan tahliye çıkmaması AKP’ye yandaş olmaktır.”

 

Diğer müdafii avukatlar da kısa özetlerle tahliye istiyorlar…

 

Sabahın erken saatlerinde yargılananlara destek vermek için mahkeme önünde toplanan ve bekleyişini sürdüren kalabalığın, kararın açıklanmasının ardından Sakarya Meydanı’na doğru yürüyüşe geçeceği bildirildi.

 

Güncelleme 21:10

Avukat Arzu Becerikli yaptığı savunmada “İfadenin açıklanması anayasal güvenceler altına alınmıştır. Savcılık bu güvenceleri tekrar tekrar hatırlamalı” dedi. Becerikli “Demokratik hakkini kullananlara nasıl silahlı terör örgütü üyesi muamelesi yapabiliriz?” diye sordu ve “Güvenlik güçlerinin olduğu yerde olay çıkmakta güvenlik güçleri her defasında saldırmaktadır. Protestoda katil AKP denmesinde bir sorun yoktur, burada bir ölüm protesto edilmektedir. Sorumluları bulunamamıştır. Sorumlu AKP’dir. Herkes mitinglerde ‘Son Osmanlı Padişahı Tayyip Erdoğan pankartı taşımak zorunda değildir. Bu gösteriler en fazla 2911 ile yargılanabilirdi. Kaldı ki biz suçu da kabul etmiyoruz. O halde biz neden DGM’deyiz” dedi.

 

“Gerçekten yargılanması gerekenlere savcı müdahale etmemiştir. Demek ki kimse AKP’ye gözünün üstünde kaşın var diyemeyecek” diyen becerikli mahkemenin “Kötü muameleye ilişkin suç duyurularını değerlendirmediği” için tarafsızlığının bozulduğunu belirtti.

 

Güncelleme 20:51

Av. Ayhan Erdoğan ise “…sanıklar hakkında değilde düşünce açıklamasının engellenmesi anlamında polisler yargılanmalıdır” ifadelerini kullanarak tüm sanıkların tahliyesini istedi. Erdoğan “… Özel Yetkili Mahkemeler’in yöntemleri DGM’lerin yöntemlerini anımsatıyor. Bir örgüt aranacaksa polis teşkilatı içinde aranmalıdır” dedi. Savcılığın lehte delilleri toplamadığını dile getiren Erdoğan, sahte delil imal edildiğini belirterek, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın açıklamalarından sonra tüm bunların yaşanmasının kasıtlı olduğunu kaydetti.

 

Güncelleme 20:17

Savcı mütalasında Cüneyt Çakır, Ozan Sürer, Ferhat Konukçu, Eda Dışkaya ve Göksel Ilgın’ın tahliyesini talep etti. Savcı suçlamanın mahiyetinin değişmesinden ötürü bu tahliyeleri istediğini ifade etti. Halkevleri ve Öğrenci Kolektifleri dışındaki sanıkların terör örgütü üyeliğinden değil, terör örgütü doğrultusunda eylemden yargılanmaları istenmişti.

 

Güncelleme 20:06

Öğrencilerin savunmalarından dışarıya yansıyanlar şu şekilde:

 

Hikmet Tanıl: Başbakan Necdet Adalı ve Erdal Eren’e ağladı, bana da ağlamasın diye tahliyemi ve beraatımı istiyorum. 12 Eylül’den hesap soracağını söylemişti ama 12 Eylül yargılamalarının hesabını tarih kesti. Bizi 52 yılla yargılayanları da tarih yargılayacak.

 

Özgür Atmaca: Kendi ayağımla savcılığa ifade vermeye gelen biri olarak, nasıl kaçma şüphesi ile tutuklanabilirim?

 

Göksel Ilgın: Öğretmenim, Eğitim-Sen üyesiyim. Meslektaş duyarlılığı ile eyleme katıldım. Polisler bizim komiserlerine öldürmedikleri için dua etmemizi, onların elini öpmemizi söylediler.

 

Nuri Özçelik: Metin Lokumcu’nun oğlu Ulaş yalkın arkadaşımdır. Öldürülenin Metin amca olduğunu öğrenince eyleme katıldı. Saçımı kestirmekle suçlanıyorum ama 21 yıllık hayatımda saçlarımı hiç uzatmadım.

 

Demet Yılan: Siyasi partiler nasıl miting yapıyorsa, halkın da haklarına sahip çıkıp protesto etme hakkı vardır. Yumurta eylemine katıldım ama yumurta biber gazı gibi insan öldürmez.

 

Ömür Çağdaş Ersoy: (ODTÜ de ulaşım zamları ile ilgili) Danıştay’ın kararı var ‘Gökçek uygulamıyor’ dedim. Yargı kararına uymayan onlar yargılanan benim. Ben kamu malına zarar vermedim cam benim kafama çarptıysa kamu malı bana zarar vermiştir…

 

Uğur Tuna: Demokratik hakların kullandırılmadığı bir ülkede demokrasiden bahsetmek gerçeklikten uzaktır. Süreli ve yasal yayınlar misafir olduğum evde çıktı diye suçlanıyorum. Prostestoda alkışladığım için terörizmle suçlanıyorum. Cezaevinde düşün düşün bulamadım.

 

Hamza Doruk: Benim kaçacak bir şeyim yok, kaçması gereken bu ülkeyi yönetenlerdir… İki yılda bir İçişleri Bakanlığı’na rapor olarak sunulan Halkevleri çalışma raporu nasıl delil olarak sunulur?

 

Can Kaya: Gaz bombası ve polis saldırısı artıyor. Saldırılar, neoliberal sömürü politikalarına karşı eylemleredir. Biz ölüleri adet hesabıyla saymayız. Yaşamını yitirenlere ‘bir adam ölmüş umrumda değil’ demeyiz. Biz üniversite öğrencisiyiz.

 

Soner Torlak: Ben doktora öğrencisiyim. Okuma listemi söylesem üç kere idam edilmem gerekir… Bu dava toplumsaldır. Bir savcı suç sinat ederken delil sunar. 6 buçuk aydan sonra delil yok.

 

Ozan Sürer: Bugün yargılanan dünyadaki öğrencilerin kullandığı araçlar ve eylemlerdir… Olayın 30. saniyesinde kafam yarıldı ve hastaneye götürüldüm. Dikiş varken, doktorlar tedavi gerek derken polisler ‘biz ona gözaltında bakarız’ dediler. İşkencede özellikle dikişlerime çalıştılar ve patlatmayı başardılar… Soner benim kitaplarıma bakılırsa idam alırım dedi, o zaman ben, SBF’nin kapatılması gerek diyorum.

 

Can Türkyılmaz: Dışarıda parasız ders verdiğimiz öğrenciler bize kart atmış; öğretmenim sizi dışarıda görmek istiyoruz… Komünist manifesto benim dersimin konusudur. Eğer Karl Marks suçsa, bu sucu beynimize akademi işlemiştir… Evdeki THKP-C ye ait belgeler Türk dış politikasında siyaset dersi ödevi içindi.

 

Zafer Algül: Hem öğretmenim, hem HES yapılmak istenen Karadenizliyim… Gözaltında açlık grevi yapmakla suçlanıyorum. Bana bunları yapanların o yemeğini kabul etmek onursuzluktu. Ben Halkevciyim, öğretmenim. Halkevi’nde eğitim ve sağlık söyleşileri düzenledik, başkentte eşek görmemiş cocukları alıp Nasrettin Hoca’nın eşeğine bindirdik. Bu nasıl teröristliktir. Bugün yargılanan AKP’ye muhalefettir.

 

Ferhat Konukçu: Polis kitleye saldırdı ve ben gözaltına alındım. 5saat kadar otobüste işkence gördüm. Otobüste 5 dk arayla ışığı kapatıp bizi dövdüler.

 

Sevgi Sönmez: Gözaltında taciz edildim tecavüz tehditi yapıldı. Bacaklarım ellendi. Otobüsten koşarak emniyete kaçtım. Otobüsten kurtuldum.Sonra aynı polis suratıma yumruk attı ellerim arkadan kelepçeliydi; şimdi sana kim bakacak dedi. Yüzüm şişmeye başlamıştı. İşkencenin ardından annem bile beni tanıyamadı, savcı ise “ne oldu sana” bile demedi.

 

Hazal Kangal: Ben N.Ç.’ye tecavüz etmedim Metin Lokumcu’yu öldürmedim. Benim elimden kitaplarımı aldınız ama ben gidip tekrar aldım. Sosyalist düşüncelerim yargılanmak isteniyor benden bunu alamazsınız.

 

Uğur Bayraktutan: 6 aydır F tipinde kalıyorum. Eğer savunmamda bir tutukluk olursa 6 aydır 3 kişiden fazla kişi görmediğimdendir. 6 aydır tecritteyim… Madem bu kitaplar yasaklı neden gittiğimiz her kitabevinde bulabiliyoruz.

 

Güncelleme 19:33

TKP üyesi Cüneyt Çakır savunmasını verdi. Çakır’ın savunması şu şekilde:

 

“Ben TKP üyesiyim, herhangi bir örgütle ilgim yoktur. Basın açıklamasına TKP üyesi olarak katıldım. TKP üyesiyim, terör örgütü suçlamasını kabul etmiyorum. Hopa’da HES’lerle ilgili yapılan eylemde 1 kişinin hayatını kaybettiğini televizyondan öğrendim. KESK’in eylem çağrısına TKP olarak katılacağımızı da partili bir arkadaşım söyledi. Daha sonra TKP Genel Merkezi’ne gittim. Basın açıklaması yapılmadan arkadaşıma geri döndüm. Basın açıklamasına TKP ile katılmak istedim. TKP üyesi dışında herhangi bir örgütle ilgim yoktur, bu suçlamaları kesinlikle kabul etmiyorum, bu suçlamalar tamamıyla soyuttur. Eğitimimin aksadığını düşünüyorum, tahliyemi talep ediyorum.”

 

Güncelleme 18:48

 

Can Türkyılmaz’dan sonra Zafer Algün savunma verdi. Algün savunmasında: “Öğretmenim. Halkevleri üyesiyim. Sokakta gözaltına alınıp, terör suçlamasıyla yargılanmam onursuzluk. Ben Halkevleri’nde halkı bilinçlendirdim. Okuma yazma öğrettim. Bu dava yalnızca Hopa Dava’sı değil, bu davada “AKP’ye muhalif olmak yargılılanmaktadır” dedi.

 

Can Türkyılmaz savunmasını yapıyor. Mahkemeye 3 sayfa yazılı savunma veren Can Türkyılmaz, ev baskınları nedeniyle ailesinin yaşadığı zorlukları anlattı. Can Türkyılmaz ulaşım hakkı için eylem yapmanın terör eylemi olamayacağını belirtti. Kendisine gösterilen fotoğrafa ilişkin Türkyılmaz’ın “Bu ben değilim, bu kişi biraz kilolu” demesi üzerine Mahkeme Başkanı, duruşma başladığından beri sürdürdüğü ciddiyetsizliğiyle şöyle dedi: “Sen de zayıf değilsin ha! Biraz zayıfla cezaevinde”

 

 

 

Can Kaya da savunmasını yaptı. 15 Haziran’da tutuklanan Can Kaya, “Saçımı tanınmamak için kestirmek çok saçma. Dayanaksız bir iddia. Velev ki tanınmamak amacıyla kestirdim, neden 12 Haziran’da oy kullanmaya gittim, kaçmak gibi bir niyetim var ama sabahın 7′sinde pijamalarımla polise yakalanıyorum” dedi. Cezaevine herkesin elinden geçen ve içinde saç olan bir zarf gönderdiğini belirten Kaya “Hem Çağdaş’a destek olmak için hem de cezaevlerinde tektipleştirmeye karşı çıkmak için gönderdim” dedi. Lenin’in Emperyalizm: Kapitalizmin en yüksek aşaması adlı kitabını mahkeme heyetine gösteren Can Yılmaz: “İddianameye göre bu kitabı dışarıda okumak yasak ama yasaklarıyla ünlü bu cezaevinde okumak serbest” dedi ve kitaba cezaevi yönetimi tarafından vurulan “Görüldü” damgasını gösterdi.

Hakim ise gene olanca ciddiyetsizliğiyle ifadeleri yazacak kâtibe: “Lenin ya bilmiyor musun Lenin’i” dedi. Mahkeme salonundan kahkalar yükseldi. Can Kaya mahkemeden beraatini ve tahliyesini talep etti.

Güncelleme Saat 16:15

 

Şu ana kadar savunma yapan 2′si tutuksuz 13 Halkevleri ve Öğrenci Kolektifi üyesi sanık, parasız eğitim, parasız ulaşım ve parasız barınma hakkını savunduklarını ve yoksul çocuklarına parasız ders verdiklerini belirttiler. Sanıklar bunları yapanların terörist olamayacağını söylediler.

 

 

 

Güncelleme Saat 16:11

 

Mahkeme Başkanı’nın ciddiyetsizliği sürüyor. Gösterilen fotoğraflardakilerin kendileri olmadığını belirten öğrencilere mahkeme başkanı “hiç mi benzemiyor” diye sordu. Sanık avukatları böyle bir soru sorulamayacağını belirterek mahkeme başkanına itiraz etti.

 

Avukat Ayhan Erdoğan’ın “Öğrenci Kolektifleri terör örgütü gibi gösterilmeye çalışılıyor” ifadesine karşılık mahkeme başkanı “Biz tez üretelim, siz de antitez” yanıtını verdi.

 

Şu ana kadar 2′si tutuksuz 12 kişi savunmalarını yaptı.

 

Duruşmaya ara verildi.

 

 

 

Güncelleme Saat 16:04

 

Sanıklardan Ömür Çağdaş Ersoy: Ben muhalif, duyarlı bir üniversite öğrencisiyim. Emekli öğretmen Metin Lokumcu’nun öldürülmesinin ardından kendimi vicdani olarak sorumlu hissederek eyleme gittim. Bencil bir üniversite öğrencisi olsaydım dışarıda olacaktım.

 

Güncelleme Saat 15:57

 

Sanıklardan Göksel Ilgın yaptığı savunmada “Savcılıkta söylediklerim kabul olmadı, burada ne diyeceğim. Ben müzik öğretmeniyim, meslektaşım için eyleme gittim. Birden polis saldırdı üzerimize, polis şiddetine maruz kalıp gözaltına alındım. Gözaltında da polis şiddetine maruz kaldım. Polisler ‘Kenan müdür’ün elini öpmemiz gerektiğini, kendisinin bizi dövmelerini istediğini söyledi. Bizi nasıl terörist olarak suçlayabiliyorsunuz” dedi.

 

soL Radyo’da Ankara Havası programında Adliye önünde desteğe gelenlerle röportajlar yapıldı. Ankara Havası programına tıklayarak röportajları dinleyebilirsiniz.

Güncelleme Saat 14:52

 

Cezaevinde saçları kesilen arkadaşları Çağdaş Ersoy’a destek amacıyla saçlarını kestirip fotoğraf çektiren ve bu fotoğrafı cezaevindeki Çağdaş’a göndermelerinin hemen ardından gözaltına alınıp tutuklanan 3 öğrenciden Hikmet Tanıl savunmasını yaptı. Tanıl, tanınmamak gibi bir amaçlarının kesinlikle olmadığını, arkadaşlarına destek amacıyla saçlarını kestirdiklerini belirtti ve ekledi: Şimdi de tanıyasınız diye saçlarımı uzattım da geldim.

 

Mahkeme Başkanı da oldukça ciddiyetsiz biçimde “Zaten adınız Himet, soyadınız Tanıl” diyerek espiri yaptı.

 

Mahkeme Başkanı’nın savunmalar sırasında oldukça ciddiyesiz espiriler yaptığı belirtiliyor.

 

Güncelleme Saat 14:29

 

Ankara Adliyesi önünde binlerce kişinin bekleyişi sürüyor. Adliye önünde “Her Yer Hopa Her Yer Direniş, Gençlik Gelecek Gelecek Hapsedilmez, Yaşasın Devrimci Dayanışma, Yaşasın Devrim ve Sosyalizm, Yağma Yok Sosyalizm Var, Hopa’da Direniş Amed’de Serhıldan Kazanacak” sloganları atılıyor.

 

Şu sıralar Beyoğlu Kumpanya bir kez daha sahne aldı.

 

 

 

Güncelleme Saat 14:15

 

Verilen aranın ardından duruşma tekrar başladı. Şu ana kadar Halkevleri üyeleri Kadir Aydoğan ve Mahir Mansuroğlu savunmasını yaptı.

 

Kadir Aydoğan savunmasında ilginç bir bilgi paylaştı. Aydoğan, gözaltı işlemi sırasında Terörle Mücadele Şubesi’ne bağlı polis amirinin kendisine “15 kişi tutuklanacaksınız, 3 ay içeride yattıktan sonra aklınız başınıza gelecek” dediğini belirtti.

 

Aydoğan ve Mansuroğlu, parasız eğitim mücadelesi veren gençler olduklarını ve 31 Mayıs günü Hopa’da emekli öğretmen Metin Lokumcu’nun polis tarafından öldürülmesine tepki göstermek için düzenlenen eyleme katıldıklarını söylediler.

 

 

 

Güncelleme 12:35

 

Sanık avukatlarından Ayhan Erdoğan, sanıkların tahliyesini talep etti. Erdoğan, sanıkların terör suçundan değil CMK’dan yargılanması gerektiğini belirterek mahkeme hakkında görevsizlik talep etti. Savcı görevsizlik talebine ilişkin mütaalasında Halkevleri ve Öğrenci Kolektifleri’nin terör örgütü faaliyetlerini yasal zeminde sürdürdüklerini ileri sürdü. Görevsizlik talebini mahkeme reddetti.

 

Şu an sanıklar savunmalarını yapıyorlar.

 

Güncelleme 12:02

 

Beyoğlu Kumpanya Sanat Topluluğu, tutuklu öğrencilerle dayanışma amacıyla hazırladığı Bin Bir Dere Masalları – Bölüm 1: Sultanın İntikamı adlı oyununu sergiliyor.

 

Güncelleme – 10:30

 

Öğrenci örgütleri adına yapılan konuşmaların ardından TMMOB Başkanı Mehmet Soğancı konuşma yaptı.

 

Güncelleme – 10:20

 

BDP Milletvekili Hasip Kaplan ve Sine-Sen Genel Başkanı Zafer Ayden Adliye önünde toplananlara seslendi. Şu an öğrenci örgütleri adına konuşmalar yapılıyor.

 

Güncelleme – 09:43

 

Ankara Adliyesi önünde binlerce insan tutuklu öğrencilerle dayanışmak için buluştu. Havanın soğuk ve kar yağışlı olmasına rağmen öğrenciler, aydınlar, akademisyenler, siyasi parti, sendika ve meslek odaları üyeleri Adliye önünde bir araya geldi.

 

Adliye önünde kurulan kürsüde ÖDP Genel Başkanı Alper Taş, Halkevleri Genel Başkanı İlknur Birol ve TKP MK üyesi Erkan Baş birer konuşma yaptılar.

 

31 Mayıs 2011 tarihinde Başbakan’ın Hopa mitingi öncesinde çıkan olaylarda emekli öğretmen Metin Lokumcu polis müdahalesi sonucu hayatını kaybetmiş, olaylar aynı gün İstanbul, Ankara ve Bursa’da protesto edilmişti. Ankara’daki protestoya katılan altı kişi ‘Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet ve mala zarar verme’ suçlarından tutuklanarak Sincan Cezaevi’ne konulmuştu.

 

Özel yetkili savcılık, mahkemenin “Terör örgütü bağlantısı yok” tespitine rağmen ‘terör örgütü adına faaliyette bulunmak’ suçundan sürdürdüğü soruşturmayı derinleştirdi. Çok sayıda kişi hakkında yakalama kararı çıkarıldı. Seçimlerden sonra da gözaltı ve tutuklamalar devam etti. 31 Mayıs’taki eylemden beş ay sonra tutuklanan SDP Ankara İl Sekreteri Erdal Kozan ile birlikte tutuklu sayısı yirmi üçe çıktı.

 

28 kişi yargılanıyor

Ekim ayında, Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hazırladığı iddianame Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. İddianameye göre 28 kişi ”silahlı terör örgütüne üye olmak, terör örgütünün propagandasını yapmak, görevli memuru kasten yaralama, kamu malına zarar verme, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa muhalefet, kamu görevlisine karşı görevini yaptırmamak için direnme ve 6136 sayılı yasaya muhalefet” etmek suçlamalarından yargılanıyor.

 

Yasal örgütlerin ‘terör örgütü’ olarak gösterildiği iddianamenin, solu kriminalize etme amacı taşıdığına işaret etmiştik.

 

Gençlik örgütleri tutuklu arkadaşlarının yanında

Gençlik örgütleri bugünkü duruşmada yargılanan arkadaşlarını yalnız bırakmıyor. TKP’li Öğrenciler, Öğrenci Kolektifleri, Gençlik Muhalefeti geçtiğimiz haftalardan başlayarak ilerici kesimleri Hopa davasının ilk duruşmasına çağırdılar.

 

TKP’li Öğrenciler, tutuklu yargılanan arkadaşları Cüneyt Çakır’a üniversitelerden dayanışma kartpostalları yolladılar. Bu süreçte üniversiteliler tutuklu öğrencilerle dayanışmaya çağrıldı. Bugün mahkeme önünde davada yargılanan tüm arkadaşlarına destek olmak için, dün Haydarpaşa Tren Garı’ndan “özgürlük treni” ile yola çıktılar. Öğrenci Kolektifleri “sokağı özgür bırak” sloganıyla başlattığı imza kampanyasında toplanan 40 bin imzayı meclise teslim etti. Pek çok üniversitede, üniversiteliler Hopa tutuklularına ve tutuklu öğrencilere destek olmaya çağrıldı. Gençlik Muhalefeti geçtiğimiz hafta ODTÜ’de, “Hopa Tutuklularına Özgürlük” haftası düzenledi. Bu kapsamda pek çok etkinlik gerçekleştirildi. Gençlik Muhalefeti bugün de, arkadaşlarına destek olmak için kitaplarıyla yürüyor.

 

 

“Her muhalif, sanık sandalyesinin arkasına geçme potansiyelini taşımaktadır.”

Featured


Dün Ankara’da görülen ve 22 tutuklu sanığın da tahliye edildiği Hopa davasını mahkeme salonunda izleyip sanıkların savunmalarını ve mahkemede yaşananları Twitter üzerinden paylaşan Avukat Efkan Bolaç’ın yazdıklarını sizlerle paylaşıyoruz. Konvansiyonel medyanın yazamadığı bir çok olayın sıcağı sıcağına ve özgürce paylaşılmasını sağlayan sosyal medyanın ne kadar önemli olduğunu bu duruşma dolayısıyla tekrar görmüş olduk. Efkan Bolaç ve içeriden twitleri ile dışarıda arkadaşlarının tahliyesini bekleyen binlerce devrimciye umut olan Kumru Başer, Mehmet Atakan Foça ve diger cesur yüreklere buradan bir kez daha teşekkür ediyoruz.

 

Nüve

 

22:26 Ve dışarıda eşkıyaların tahliyesine sevinenler.

22:18 Dışarıda kutlama varmış. Bu soğukta hala yüreğini sıcak tutanlar var.

22:26 Az da olsa bu ülkede insanların yüzü gülsün.

 

22:13 Tüm sanıklar tahliye

 

21:51 Ve avukat savunmaları bitti.

21:47 Hakim espri yaptı : “Bu iddianame belki solu birleştirir.”

21:45 Av.Kozagaçlı : “Plastik çubukla panzere vuran insanlara çatışmayı sen başlattın demek abestir. Polisin verdigi karşılık orantısızdır.”

21:43 Av.Kozagaçlı: “Ben Çağdaş Hukukçular Derneği genel baskaniyim. Benim örgütüm de bu eylemin çagrıcılarındandır.”

21:42 Av.Kozagaçlı : “Polis saldırıyı yaptıktan sonra ‘dağılın’ anonsu yapıldı. Ben eylemdeydim. ‘Caddede olanlara müdahale edeceğiz çekilin’ dediler”

21:37 Av.Kozagaçlı : “Bruno; kendisini yakma kararı veren hakimlere döner ve ‘kararı verirken siz benden çok korkuyorsunuz’ der.”

21:36 Av.Kozagaçlı : “Tarihin hiçbir anı yoktur ki haklı olanlar diz çöksün. Hallaci Mansur, Socrates ve Bruno ölüme giderken bile gerçeği haykırmışlardır.”

21:35 Av.Selçuk Kozagaçlı : “Socrates kendisinin af dilemesini isteyenlere döner ve . ‘Kötülük ölümden hızlı koşar Atinalılar’ der. Bu çocukların tutuklu kalması kötülüktür.”

 

21:08 Av.Mehmet Ümit Erdem istatistik verdi : “Dünya üzerinde terör tutuklularının 1/3 ü Türkiye’de imiş”

 

21:00 Av.Kazım Erkut Güzel : “Görevsizlik talebimizde ısrar ediyoruz. Belediyelerden yazı geldi. Zararımız yoktur, taş atma, kaldırma yoktur diye”

20:37 Bugünkü Hopa davasından kısa not : Lenin’i bilmeyen mahkeme katibi de varmış. Bir de dışarıda yasak olan yayınlar cezaevinde serbest olabilir.

20:30 Av.Arzu Becerik: “Burada yargılanan muhalefet etme ve ifade özgürlüğüdür.

 

20:29 Duruşma salonunda bir jandarma baygınlık geçirdi.

 

20:28 Av.Ayhan Erdoğan : “Sanıklar hakkında degil de düşünce açıklamasının engellenmesi anlamında polisler yargılanmalıdır. Sanıklar tahliye edilsin.”

20:22 Av.Ayhan Erdoğan : “Sanıklar hakkında örgüt suçlamasından derhal beraat kararı verilmelidir. Diger suçlar için görevsizlik kararı verilmeli

20:19 Av.Ayhan Erdoğan: “En fazla kabahatler kanununa muhalefetten yargılanacak bu insanlar örgütten yargılanıyor.”

 

20:16 Av. Ayhan Erdoğan eski bir polis olduğunu ve polis teşkilatının sahte delil ürettiğini anlatıyor. “Amaç muhalefeti bastırmak” diyor.

 

20:13 Savunmaya bir ekip olarak hazırlanıldı. Ekip adına Avukat Ayhan Erdoğan sanıkların savunmasını yapmakta.

20:09 Savcı diger tutuklu sanıkların tutukluluk halinin devamını talep etti. Ancak mahkeme bu taleple bağlı değil.

20:08 Savcı mütalaasında müşteki olarak dosyada olanların çağrılmasına. Sanıklardan Ozan Sürer, Eda Dişkaya Göksel Ilgın ve Ferhat Konukçu’nun tahliyesine

20:06 Yeniden mahkeme salonuna girdik. Sanıklar yerlerini alıyor

19:16 Yarım saat ara verildi. Avukatlar savunma yapacaklar.

19:12 Cüneyt Çakır : “Bir arkadaşım eylemi haber verdi. TKP dışında bir üyeliğim yoktur. Polis uyarısız saldırdı.”

 

19:10 Hazal : “Ben N.Ç ye tecavüz etmedim #metinlokumcu yu öldürmedim.”

 

19:09 Hazal : “Benim elimden kitaplarımı aldınız ama ben gidip tekrar aldım. Sosyalist düşüncelerim yargılanmak isteniyor, benden bunu alamazsınız”

19:08 Hazal : “Bir an saldırıda bulunduğumu düşünün, ben ufak tefeğim robocop polislerine karşı ben nasıl karşı koyabilirim.”

19:05 Hazal Kangal (tutuksuz) “#metinlokumcu nun öldürülmesini hazmedemediğim için eyleme katıldım. Polis uyarmadan saldırdı Ben yüzümü kapatmadım

19:02 Mert Çem Çıplak (Tutuksuz) : “ÖDP üyesiyim. ÖDPnin çağrısına uyarak eyleme katıldım. Polis uyarı yapmadansaldırdı.”

18:59 Ozan Sürer : “Eyleme ÖDP ve Makina Mühendisleri odasının çağrısı ile katıldım. Evim diye basılan yer başkasına aittir.”

18:55 Eda Dişkaya : “Eylemi KESK’in çağrısı ile öğrendim. Eyleme katıldım. Ancak polisler ihtar yapmadan saldırdılar.”

18:54 Sevgi : “Sonra aynı polis suratıma yumruk attı. Ellerim arkadan kelepçeliydi; ‘şimdi sana kim bakacak’ dedi. Yüzüm şişmeye başlamıştı.”

18:51 Sevgi: “Adli Tıp’a gittim, hastaneye gittim, sonra tekrar emniyete geldim. 3 gün gözaltında kaldım. Sonra Samsun’da üniversiteyi kazandım.”

 

18:50 Sevgi Sönmez : “Gözaltında taciz edildim, tecavüz tehdidi yapıldı. Bacaklarım ellendi. Otobüsten koşarak emniyete kaçtım. Otobüsten kurtuldum.”

 

18:47 Hakim sanıkların hepsine yüzü kapalı fotograf sordu. Sanıkların cevabı : “Gaz sebebiyle herkes yüzünü kapatmaya çalışıyordu.Nefes alamıyorduk.”

18:45 Ferhat : “Polis kitleye saldırdı ve ben gözaltına alındım. 5 saat kadar otobüste işkence gördüm. Otobüste 5 dakika arayla ışığı kapatıp bizi dövdüler.”

18:43 Ferhat Konukçu : “Üyesi olduğum ögrenci gençlik sendikası aracılığıyla eylemi öğrendim ve sendikamla katıldım.”

18:35 Pelin Bayram (tutuksuz sanık- eşkiya) : “KESK üyesi hocalarımdan eylemi öğrendim #metinlokumcu nun öldürüldüğünü öğrendim ve eyleme katıldım.”

18:30 Zafer : “Ankara’da 17 yıldır metro hattı yapılmadı. Ama 17 yıldır her seferinde zam yapılıyor. Gökçek’i uyardık yılbaşı geliyor ulaşıma zam yapma diye.”

18:25 Zafer : “Ben eğitimciyim başkentte eşek görmemiş çocukları alıp Nasrettin Hoca!nın eşeğine bindirdik. Bu nasıl teröristliktir.”

 

18:24 Zafer : “Bana yapılanlara rağmen yemek yemem çok büyük onursuzluktu bu sebeple açlık grevi yaptım.”

 

18:22 Zafer Algül : “Halkevleri üyesiyim. Eylem süresince çevik kuvvet el kol bas hareketi yaparak tehditkar tavırları vardı. AKP yakınında saldırı oldu.”

18:20 Hakimin neden açlık grevi yaptın sorusuna cevabı: “Az önce seni döven işkence yapanın elinden yemek alır mısınız?”

18:18 Can : “Asıl yargılanması gereken polis terörüdür. Yaralanan polislerin sayısı biliniyor ama kaç gösterici vatandaş yaralanmış bilinmiyor.”

18:16 Can hakimlere ve savcıya dönerek “Ulaşım konusunda sıkıntımızı görmek icin sizi mahallemize davet ediyorum. Ben ulaşım protestosuna katıldım.”

 

18:13 Can : “Küçük kardeşim bana şunu söylüyor : ‘Abi çıktıktan sonra polis yine evi basacak mı?’ Bu durumu kim silecek?”

 

18:10 Can Türkyılmaz : “Halkevleri şubesinin yöneticisiyim. Gösteride polisler Servet’in (RTE koruması) intikamını alacağız dediler.”

18:06 Tayfun Yıldırım : “#metinlokumcu öldürülmesi ile ilgili durumu vicdanen kaldıramadım ve protesto eylemine katıldım.”

17:54 Ozan: “Bizler muhalif kimliğimiz yüzünden baskı görmekteyiz, fişlenmekteyiz.”

17:47 Ozan : “Polisler amir Kenan Kabak’ın izni var diyerek otobüsleri işkencehaneye çevirdiler.”

17:44 Ozan Gündogdu : “Eğer bulunan kitaplar yasak olsaydı 3 kere idam alırdım” dedi ekleyeyim bu kitaplar yasak olsaydı siyasal bilgiler kapanırdı.

17:44 Ozan : “#metinlokumcu yu şahsen tanırım. Buradaki arkadaşlar öğretmenin katledilmesini protesto ettikleri için tutuklular.”

17:54 Uğur Uzunpınar : “HES’lerin dogaya zararlı olduğunu okuduğum ziraat mühendisliği sebebiyle biliyorum. Ölen #metinlokumcu öğretmendi.”

17:24 Çağrı : “Saçımı kestirmem tanınmamak için değildir. Polisler işyerine ismimi söyleyerek geldiler beni onlar da tanımadı saçımı kestirdim dedim.”

17:20 Çağrı : “Konu HES ve #metinlokumcu nun öldürülmesi ise kimse beni durdurmazdı. #metinlokumcu yu şahsen tanirdim.”

17:20 Çağrı Yılmaz : “Ben HES’lerle ilgili bir belgesel yapımına katkı sağlıyordum. Hopa’da yapılmak istenen HES benim köyüme yapılıyor.”

17:12 Soner : “Ankara Baro Başkanı 5 saat sonra otobüste bize ulaştı. 4-5 saat biz otobüste dayak yedik. Başkan gelince bizi hemen emniyete aldılar.”

17:09 Soner Torlak : “AKP il binasına çelenk bırakma eylemi yapılırken polis gaz bombalarıyla saldırdı. Ozan yaralıydı. Hastaneye gittim beni aldılar.”

 

17:03 Başkan katibe yazdırıyor ‘Lenin’in emperyalizm kitabı diyor’ katip yanlış anlayınca başkan kızıyor : ‘Ya bilmiyor musun Lenin’i?’

 

17:02 Lenin’in emperyalizm adlı kitabı dışarıda yasak ama cezaevinde serbest. Can görüldü damgalı kitabı mahkemeye verdi. Baskan : “Yasak değil mi bu?”

16:54 Can Kaya: “Bilgisayarımda Ece adlı arkadaşımın ödevi vardı. Ödev: THKP/C idi. Ödevi veren hocası Behlül Özkan’dır. Ödevi yazması için yardım ettim.”

16:51 Can Kaya : “Çağdaş 21 yaşından küçük olduğu için çocuk cezaevine girmiş ve sacları kesilmiştir. Ben eylem olarak saçlarımı kestirdim.”

16:59 Can Kaya : “Velev ki saçlarımı kısa kestirdim; tanınmama olayı saçmalıktır. Ama sabahın yedisinde evimde üzerinde pijamaylayım nasıl tanınmama bu?”

16:48 Can Kaya : “Biz Nuri ile ev arkadaşıydık artık hücre arkadaşıyız.”

16:46 Can Kaya : “Dışarıda PARASIZ ders verdiğimiz ögrenciler bize kart atmış: ‘Öğretmenim sizi dışarıda görmek istiyoruz.”

15:59 Hamza : “Benim kaçacak bir şeyim yok kaçması gereken bu ülkeyi yönetenlerdir.”

15:52 Uğur : “Bir annenin sözünü duymuştum : ‘Bundan sonra analar evlatlarını kör sağır doğursunlar. Üniversiteliler böyle olsun isteniyor.’”

15:52 Hamza Doruk Yıldırım : “Halkevleri genel merkezinden telefonla bana bildirildi. #metinlokumcu nun katledilmesine sessiz kalamazdim.”

15:30 Hakim Ömür’e sordu: “Polis araçlarına ve polislere kim zarar verdi? Önce kim kime saldırdı? Ömür: “Gaz geldi ben tam görmedim.”

15:30 Uğur Tuna : “6 aydır F tipinde kalıyorum. Eğer savunmamda bır tutukluk olursa 6 aydır 3 kişiden fazla görmediğimdendir. 6 aydır tecritteyim.”

15:21 Ömür : “Dilsat Aktaş’ın bacağı yanımda kırıldı. Dilşat’ı almayalım başımıza bela olur dediler beni aldılar. Polisler bizi otobüste dövdüler.”

15:20 Ömür : “ODTÜ’de ulaşım zamları ile ilgili danıştayın kararı var Gökçek uygulamıyor dedim. Yargı kararına uymayan onlar yargılanan benim.”

 

15:20 Ömür : “Ben kamu malına zarar vermedim. Cam benim kafama çarptıysa kamu malı bana zarar vermiştir.”

 

15:20 Ömür : “Biz herkes yaz tatilinde tatil yaparken yoksul çocuklarına egitim vermeye çalışıyoruz. Ben ülke gündemine karşı duyarlı biriyim.”

15:12 Ömür : “Bir avukat gözaltına alınmıştı. Polise ‘otobüste yaptığınız yanlış’ deyince ‘sen avukatsan ben polisim, şuna bak sanki başbakan’ dedi.”

15:08 Ömür Çağdaş Ersoy : “#metinlokumcu nun öldürülmesi sebebiyle protesto eylemine katıldım. AKP il binası yakınlarında saldırıya uğradık.”

14:55 Özge : “Miyop olduğum halde 3 gün boyunca gözlüğüm verilmedi. Rahatsızlığım bilinmesine ragmen gözlüğüm verilmedi.”

14:50 Özge Aydın: “Bir insan olarak #metinlokumcu nun gaz bombası sonrası öldürülmesine tepki vermek icin eyleme katıldım.”

14:47 Nuri : “Tanınmamak için saçlarımı kestirmedim. Saçlarım hep kısaydı. Ben dayanışma icin saçlarımı kestirdim.”

14:45 Nuri Özçelik : “Ben HES’lerin, nükleer ve termik santrallerin dogada yaptığı tahribatı biliyorum. Samsun’lu olarak buna karşı duyarlıyım.”

14:45 Nuri : “#metinlokumcu nun oğlu Ulaş benim yakın arkadaşımdır. #metinlokumcu nun öldürülmesi ve başbakanın yaptığı açıklamaya öfkelendim.”

14:45 Başak : “Burada asıl yargılanması gereken en ufak bir ses çıkarmaya korkan üniversitelilerin düşürüldüğü acınası durumdur.”

14:35 Başak Eylül Şan : “Okuldaki arkadaşlarımdan eylemin varlığından haberdar oldum. Eyleme katılamadan müdahale oldu. Olay sonrası polis beni aldı.”

14:34 Göksel : “Polisler ‘Kenan müdürün ellerinden öpmek lazım müdahale emrini o verdi’ dedi. Amirleri geldi ve ‘Gerçek isimlerinizle seslenmeyin’ dedi.”

14:30 Göksel Ilgın : “Ben öğretmenim. Sendika tarafından etkinlik duyurusu bana SMS ile geldi. Meslektas duyarlılığı ile protestoya katıldım.”

14:25 Özgür : “Bundan sonra da hak gaspına yönelik her türlü eyleme yine katılırım.”

 

14:23 Özgür : “Savcılığa ben kendim geldim ifade verdim. Tutuklandım. Tutuklanma gerekçem : kaçma şüphemin olduğu.”

 

14:20 Özgür Atmaca savunmasına başladı. 3 sayfalık hazırladığı savunmayı okuyor. “Eyleme katıldım yasam hakkını ve doğal yaşamı savunuyorum.”

14:13 Hikmet : “Başbakan Necdet Adalı ve Erdal Eren’e ağladı başbakan bana da ağlamasın diye tahliyemi ve beraatimi istiyorum.”

14:12 Hikmet : “Saçlarım uzun geldim beni rahat tanıyın diye.” Hakim : “Hikmet senin soyismin Tanıl zaten”

14:10 Hikmet : “Ben #metinlokumcu nun taş attığını düşünmüyorum. Atsa idi yandaş medya yayına sokardi.”

14:09 Hikmet : “Ben neydi onun adı HES’lere karşıyım.”

14:06 Hikmet savunmasına başladı : “Ben bulunduğum her alanda demokrasi mücadelesi veriyorum.”

14:05 Mahkeme heyeti hazır, sanıklar (eşkıyalar) hazır, avukatlar hazır seyirciler gelmeye devam ediyor. Virabismillah

12:55 Saat 14′e kadar duruşmaya ara verildi

12:54 Kadir : “Ekip amiri sözlü olarak ’15 kişi tutuklanacaksınız 3-5 ay yatarsanız aklınız basınıza gelecek’ kehanetinde bulundu.15 kisi tutuklandık.”

12:48 Kadir : “Ülkede korku imparatorluğu hakimdir. Gercek terör budur.”

12:43 Kadir : “Halkevleri olarak PARASIZ EGİTİM İSTİYORUZ KAMPANYASI yaptık. Ankara’da 620.000 kişiden biz de istiyoruz diye imza aldık.”

12:34 Kadir : “31 Mayıs’ta HES’lere karşı doğayı koruma temalı protestoda katledilen #metinlokumcu yu anmak için gösteriye katıldım.”

12:32 Mahkeme “Kadir kusura bakma sıra senin savunmada” dedi.

12:30 Hopa eşkıyası sanığı Kadir savunmasına başlarken bir avukat arkadaş “Savcı uydurduğu delilleri ispatlasın” dedi.

 

12:25 Hakim Mahir’e sordu : “Ögrenci Kollektiflerini bilir misin? Nasıl bilirsin?” Cevap : “İyi bilirim”

 

12:24 Mahir Mansuroğlu hakimin sorusu üzerine : “ Ben alanda #metinlokumcu katledildigi icin İSYAN İSYAN diye bağırdım.”

2:20 Hopa sanıkları #ahmetnedim e selam gönderdiler

12:17 Mahir Mansuroglu : ”Biz 4 sene önce Filistin halkının yanındayız dedik ve yardım kampanyası yaptık. Bizi Deniz Feneri ile aynı kefeye koymayın.”

12:09 Anlaşılan şudur ki : her muhalif, sanık sandalyesinin arkasına geçme potansiyelini taşımaktadır.

12:00 Eşkiya sanık Mahir Mansuroğlu 6 sayfa yazılı savunma hazırlayıp verdi. Şimdi sözlü savunma yapıyor.

11:59 Mahkeme başkanı iddianameyi özetleyerek okuyor.

11:57 Heyet duruşma salonuna döndü : “Görevsizlik kararını reddederek dava özel yetkili mahkemelerin görev alanına girmektedir.” Dava devam ediyor

11:52 Mahkeme görevsizlik kararı için müzakere odasına çekilirken savcı da gitmek isteyince müdahale ettik. Savcı müzakerelere katılamaz. Savcı kaldı.

11:48 “Savcı dosyada bulunmayan ifadeleri kullanmaktadır. Bu yasadışı bir işlemdir” diyerek avukatlar itiraz etti.

11:45 Savcı : “Basın eylemine legal alan içinde olan terör unsurlarının bulunacağı bilgisi alınmıştır. Halkevleri terör örgütüdür.” dedi.

11:30 Sanık avukatları : “Ortada bir örgüt yoktur. Bu sebeple özel yetkili mahkemeleri ilgilendiren bir durum yoktur. Görevsizlik kararı verilsin.”

11:27 Sanıkların kimlik tespitleri tamamlandı. Avukat Ayhan Erdoğan bazı hususlarda bilgilendirme yapıyor.

10:55 Mahkeme başkanı alkış sebebiyle seyircileri uyardı.

10:54 Hopa sanıkları pardon eşkiyaları geldi. Salon alkışdan inliyor.

10:44 Hopa protestocuları hala mahkemeye getirilmediler. Sebep : “Henüz cezaevi sevk aracı gelmemiş”

10:32 Mahkeme içi hınca hınç doldu. Avukatlar, izleyiciler, milletvekilleri ve parti başkanları. Bu ne yaman çelişki; herkes eşkiyaları savunmada.

09:47 Mahkeme önü avukatlar duruşmayı bekliyor; eşkiyaları savunmak için.

 

09:35 Ankara adliyesi önünü eşkiyalar basmış.

 

 

 

 

Ev-Eksenli Çalışan Kadınlar 2.Ülke Konferansı Yapıldı

Featured

Ev-Eksenli Çalışan Kadınlar 2.Ülke Konferansı, 2-3-4 Aralık 2011 günlerinde Ankara’da toplandı. Toplantıda bir sonuç bildirgesi de yayınlandı.

 

SONUÇ BİLDİRGESİ

 

Ülkenin her yanından ev-eksenli çalışan kadınlar, bu Konferans’ta bir araya gelerek yalnız ve çaresiz olmadığımızı gördük;  emeğimizin, çalışmamızın ve hayatlarımızın görünür olmasını istedik, “varız” dedik. Van’da yaşadığımız depremde kaybettiğimiz yakınlarımızı, hepsi dost ve arkadaşımız olan vatandaşlarımızı, kadın ve çocukları andık, onlara rahmet, sağlık, hızla yeniden hayata dönüş diledik. 1.Ülke Konferansı’ndan bu güne çalışmalarımızda, işlerimizde ne gibi gelişmeler olduğunu konuştuk. Kamu kesiminin bize dair hangi sorumluluklarını yerine getirdiğini, bundan sonra ne yapmayı planladıklarını öğrendik. Üniversitelerden, düşünce kuruluşlarından ve bağımsız araştırmacılardan ev eksenli çalışma ve ev eksenli çalışan kadınlara ilişkin araştırmalarının sonuçlarını ve bize önerdiklerini dinledik. Balkan Ülkelerinden Bulgaristan, Makedonya ve Romanya’dan ev eksenli çalışan örgütlerinden konuklarımızla onların ülkelerindeki çalışma şartlarına ve örgütlenmeye ilişkin deneyim ve bilgilerini paylaştık. Ülke içinde ve dışında iletişim ve dayanışma ağımızı geliştirmek için yeni bir adım attık.

 

Aile ve Sosyal Politikalar Bakan Yardımcısı Doç.Dr.Aşkın Asan’ın açılışını yaptığı Konferansımızda;

-          Ağrı Doğubayazıt’tan İzmir Seferihisar’a, Erzurum Uzundere’den Antalya’ya, Antakya Yeşilhisar’dan Trabzon’a kadar 24 ayrı yerleşimden ev-eksenli çalışan kadınlar, onların kooperatifleri, dernek ve gruplarından kadınlar;

-          Uluslararası kuruluşlardan Uluslararası Çalışma Örgütü, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı ve Friedrich Ebert Vakfı Derneği’nin temsilcileri;

-          Kamu kurum ve kuruluşlarından, belediyelerden temsilciler;

-          İş Müfettişleri Derneği’nden ve çok sayıda kadın kuruluşundan temsilciler;

-          Çeşitli üniversitelerden, düşünce ve araştırma kuruluşlarından akademisyenler ve bağımsız araştırmacılar;

-          Bulgaristan Ev-Eksenli Çalışanlar Derneği Başkanı Violeta Zlateva, Romanya Tekstil İşçileri Meslek Sendikası Başkanı Daniela Banari ve Makedonya Ev-Eksenli Çalışanlar Sendikası Sekreteri İlija Boevski;

-          Ev-eksenli çalışanların görünürlük kazanmasına, kendi örgütlenmelerini oluşturmalarına destek veren Ev-Eksenli Çalışan Kadınlar Çalışma Grubu ve Türkiye Ev-eksenli Çalışan Kadınlar Çözüm Ortakları üyeleri,

hep birlikte olduk.

 

Konferans boyunca;

  • Ev-eksenli çalışanların çalışma şartları, sorunları, dayanışması ve örgütlenmesine ilişkin ülke içinden ve dışından deneyim paylaşımları gerçekleştirdik;
  • Ev-eksenli çalışmada yatay ve dikey haritalama çalışmaları hakkında bilgi aktarımında bulunduk;
  • Kamu kesiminden Türkiye İstatistik Kurumu, Türkiye İş Kurumu, Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, Kooperatifler Genel Müdürlüğü ve KOSGEB’ten temsilcilerin sunumlarıyla, devletin ev-eksenli çalışmaya bakışını, bu alandaki sorumluluklarını nasıl yerine getirdiğini, ne gibi işbirliklerine açık olduklarını ve ileriye dönük planlarını dinledik;
  • Yerel yönetimlerin kadına ve ev-eksenli çalışmaya ilişkin duyarlılıklarını ve bu alanda neler yapılamasına ihtiyaç duyduğumuzu belirledik;
  • Doç.Dr. Filiz Kardam’ın kolaylaştırıcılığında Güven Tunç, Ülker Şener, Doç.Dr.Sibel Kalaycıoğlu, Nagihan Durusoy Öztepe, Yard.Doç.Dr.Songül Kuru ve Doç.Dr.Neşe Çeğindir ev-eksenli çalışma ve ev-eksenli çalışanlara ilişkin araştırmalarının sonuçlarını bizimle paylaştılar.

 

Üç günlük Konferans çalışmamızda Türkiye’nin henüz taraf olmadığı ILO’nun 177 sayılı Evde Çalışma Sözleşmesi bize ışık tuttu. Sözleşme’nin onaylanmasını öncelikle talep ediyoruz.

 

Konferansta ulaştığımız önemli sonuçlar ve taleplerimiz özetle şöyledir:

-          Ev-eksenli çalışan kadınlar olarak, öncelikle, ev-eksenli çalışan kadınları dayanışma ve örgütlenmemize katılmaya çağırıyoruz.

-          Görünmezlik sorunumuzun aşılabilmesi için kamu kuruluşları ve yerel yönetimlerin, üniversitelerin araştırma ve duyarlılığına çok ihtiyacımız var.

-          İşçi sendikalarının ev eksenli çalışma ve ev eksenli çalışanlara duyarlı hale gelmesini, bu alanda çalışmalar yapmasını ve bizimle işbirliğine özen göstermesini istiyoruz.

-          Uluslararası kuruluşların Türkiye’ye verdiği desteklerin görünmezliğimizi azaltacak program ve projelere yönlendirilmesini istiyor, bekliyoruz.

-          Devlet politikalarında görünür olmayı, taleplerimize cevap bulmayı, kamu kurum ve kuruluşlarının ev-eksenli çalışmaya ilişkin ve ev-eksenli çalışan kadınların çalışanlar olarak haklarını geliştirecek çalışmalarında sosyal taraf olarak muhatap ve işbirliği içinde olmayı, ayrıca kamunun kendi arasında eşgüdüm içinde olmasını istiyoruz. Kamunun kadın-erkek eşitliği amaçlı ve ev-eksenli çalışan kadınlarla ilgili birimler oluşturmasını ve bu birimlere bütçe ayırmasını bekliyoruz. Bu çalışmalar içinde;

  • Ev-eksenli çalışmaya ilişkin tanımların ortaklaştırılması ve standartlaştırılmasına,
  • Ev-eksenli çalışanlara ilişkin veri tabanının oluşturulmasına,
  • Örgütlenmemizin kolaylaştırılması ve kooperatiflerimizin desteklenmesi için yasal ve bürokratik sıkıntıların, mali yüklerin azaltılmasına, örneğin vergi muafiyetlerinin sağlanmasına, fuarlarda standların ev-eksenli çalışanlar kuruluşlarına ücretsiz ya da çok düşük ücretle verilmesine;
  • İş ve sosyal güvenlik yasalarında gerekli düzenlemeler yapılarak, ödeyebileceğimiz düzeydeki primlerle emeklilik, sağlık ve iş sağlığı ve güvenliğimizin sağlanmasına;
  • İş arama ve bulmakta kamunun bizi gören göze kavuşturulmasına;
  • Kamunun tüm çalışmalarının cinsiyete duyarlı hale getirilmesine;

öncelik verilmesini istiyoruz.

 

Konferansımız katılımcıları özellikle yerel yönetimlerin ev-eksenli çalışma ve ev-eksenli çalışan kadınların sorunlarının çözüme kavuşturulmasında ciddi sorumlulukları olduğunda ortaklaştı. Yukarıda belirttiğimiz kamu kuruluşlarından taleplerimize ilaveten, istihdam, kreş, yaşlı-hasta bakım hizmetleri, bu hizmetlerden ücretsiz ya da çok küçük ücretli ve yaygın şekilde yararlanabilmemiz, kayıtlı hale gelmemiz ve satış imkanlarımızın artırılmasında, malzeme alımından ürün geliştirmeye, pazar yerlerinde görünür noktalarda satış imkanı sağlamaktan danışmanlık hizmetlerine kadar bir çok ihtiyacımızı yerel yönetimlerin sağlayabileceğini biliyoruz. Beklentimiz onların da bu sorumluluklarını sahiplenmeleridir.

 

Ev-Eksenli Çalışan Kadınlar 2.Ülke Konferansı”na ilişkin ayrıntılı bilgiye,  ‘Ev Eksenli Çalışan Kadınlar’ isimli facebook sayfasından ulaşabilirsiniz. 

 

Nüve

 

 

Osmanlı’nın Öteki Yerli Sesleri: Ermeni Basın Yayın Tarihi ve Süreli Yayınlar

Featured

Tarih Vakfı’nın Ankara Tartışmaları’nda Zakarya Mildanoğlu kürsüye çıkıyor.

“Osmanlı’nın Öteki Yerli Sesleri: Ermeni Basın Yayın Tarihi ve Süreli Yayınlar” adlı tartışma Ankara’da…

 

Osmanlı İmparatorluğu’na matbaanın geç girdiği tarihyazımımızın standart bilgilerindendir. Oysa bu eksik bir bilgidir. Matbaa Osmanlı’nın Müslüman tebaası için epeyce gecikmiştir. Musevi ve Ermeni cemaatler açısından daha 1500’lerden itibaren Osmanlı topraklarında matbaa vardır ve kitaplar basılmaktadır. Aynı şey Ermenice süreli yayınları için de söz konusudur, daha 1790’lardan itibaren impharatorluğun değişik vilayetlerinde yüzlerce Ermenice ve Ermeni Harfli Türkçe gazete-dergi yayınlanmaya başlamıştır. 1832-1980 tarihleri arasında günümüz Türkiye sınırları içinde 42 merkezde 600’ün üzerinde Ermenice periyodik yayınlanır. Bugün itibariyle bu sayı sadece üçtür.  Araştırmacı Zakarya Mildanoğlu bizleri Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde bu coğrafyanın diğer yerli seslerine Ermenice matbuat faaliyetleri üzerinden yakından bakmaya davet ediyor.

 

Ankara Tartışmaları İçin:

16 Aralık 2011, Cuma

Saat: 18.00 – 20.00

Yer: Selanik Caddesi, 82/30, Tankut İş Merkezi 5. Kat, Kızılay/Ankara

(İrtibat: 0312. 424 0050; 0312.424 0510)

 

 

Nüve

 

 

Nü. Kolektif’ten Yeni Oyun; Bildiğin Gibi Değil

Featured

“Hikayelerini bilmediklerimizdir en çok düşman olduklarımız…”

Slavoj Zizek

 

Nü. Kolektif’in yeni oyunu “Bildiğin Gibi Değil” 16 Aralık 2011 tarihinde seyirciyle buluşuyor. Funda Danışman ve Rojin Canan Akın’ın aynı isimli araştırmalarından Ülfet Sevdi, Bilge Açıkgöz, Deniz Karaca ve Rawin Sterk tarafından oyunlaştırılan “Bildiğin Gibi Değil” adlı oyun 16, 23, 24, 30 Aralık 2011 tarihlerinde Şermola Performans’ta seyirciyle buluşacak.

 

90’lı yıllarda ağır bir savaşa tanık olan bir kuşağın hikayelerini anlatan oyun, nü.kolektif tarafından, Teatra Demsal’in katkılarıyla tiyatro sahnesine uyarlandı.

 

Nü. Kolektif daha önce, Kız Çıkmazı, Sürüne Sürüne Erkek Olmak gibi tiyatro oyunlarıyla ve Açık Sahne-Jam Sesion 2009-2011, Ivır Zıvır, Zibil gibi deneysel müzik grubu çalışmalarıyla seyirciyle buluştu.

 

Bildiğin Gibi Değil, 90’lı yıllarda Güneydoğu Anadolu topraklarında süren çatışmaların aktarıldığı oyun; Kürt olmak, toplumsal önyargılar, taraf olmak, çatışmaların ortasında hayatta kalma çabası, kadınlık durumu,  affetmek ve barışmak üzerine düşünceler, duygular daha da önemlisi sorularla yüzleştiriyor seyircilerini.

Ülfet Sevdi tarafından yönetilen ve reji asistanlığını Deniz Karaca’nın yaptığı oyunda; Havin Funda Saç, Gülistan Sarbaş, Hevidar Bakır, Rawin Sterk yer alıyor. Video enstalasyon ve minyatürler Canan, müzisyenler Dengbej Xalide, Barış Dodanlıoğlu, Nicolas Royer-Artuso ve makyaj Hüseyin Akgül, kostüm ve afiş tasarımı Feyza Çanaklı, dramaturji ve ışık tasarımı Bilge Açıkgöz’e ait.

Hikaye anlatıcılığı formlarından Dengbejlik, Meddahlık ve Osmanlı Minyatür sanatı ile beslenen oyun, anlatıların çarpıcılığının yanı sıra, disiplinler arası formları kullanarak yarattığı görsel zenginlik ile de dikkat çekiyor.

 

“…Başkasının gözüne gözlerimizi kaçırmadan bakmak.

…Sanki bir ateşin başında fısıltıyla anlatıyorlarmış gibi

…Gökyüzü gibi bu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor.

…Sence abartıyorlar mı?

…Yanmış köyleri,

…Sakat kalmış, ailesi ölmüş insanları

…İşkence mağdurlarını

…Sence abartıyorlar mı?”

 

 

Şermola performans: İstiklal cd. İmam Adnan – Nane sk. No:5 Kat:2 Beyoğlu

İstanbul/Beyoğlu

Rezervasyon Telefon: 0555 9961043

 

Nüve

 

 

20 Aralık Salı Günü Beşiktaş Adliyesinde: ‘Ezene Kızmak, Ezileni Görmek’

Featured

 Enes Çinkay desteğe çağırıyor:

 

Arkadaşlarımız Baran Nayır ve Ali Deniz Kılıç sayısı 500’ü aşan tutuklu öğrencilerden sadece ikisi. Tek suçları ise sosyalist olmak.

 

Baran Nayır ve Ali Deniz Kılıç, 2009 yılının Aralık ayında İstanbul’da ‘Kürt sorununda demokratik çözüm talebi’ ile yapılan basın açıklamasına katılmış ve açıklama henüz başlamadan polisin sert müdahalesi ile gözaltına alınıp çıkarıldıkları mahkemece tutuklanmışlardı.

 

Tutuklanmalarının ardından dört duruşmaya çıkarıldılar. Haklarında hiçbir suç isnadı olmaması, yapılan adli araştırmalar ile hiçbir delil bulunamamasına ve de son duruşmada savcının haklarında tahliye istemesine  rağmen hala tutuklular.

SDP Genel Başkanı Rıdvan Turan ‘’Ali ve Baran Gibi olmak’’ yazısında onlar için şöyle yazmıştı :

“İnsanımız mavi camdaki hayallere dalmış, o pembe dizilerden kendine roller kapmış. Hiçbir zaman kendisinin olmayan o hayaller aleminde kendine buzdan saraylar kurmuş.Berbat bir korku filmini andıran bu yaşamda herkesin rolleri belli. Ezene kızmamak, ezileni görmemek. Bu rolü iyi yapan en muteber Türk vatandaşı olmuş.Ülkenin büyük bir kısmında adı artık konmuş bir savaş yürütülüyor. Toprak altından bu savaşın faili meçhullerinin kemikleri fışkırıyor. Asit kuyuları yıllar önceki sırları artık gizleyemez olmuşlar, aldıkları bedenleri geri veriyorlar. Dilini konuşmanın bedeli olarak hala küçücük çocuklar, Uğurlar, Ceylanlar bedel ödüyorlar, ölü bedenlerinde onlarca mermi ve şarapnel parçası taşıyorlar, cezaevleri çocuklarla dolmuş taşıyor.’’

 

Demokratik lise ve ücretsiz eğitim istedikleri için öğrenciler tutuklanıyor. Eşleri tarafından katledilen kadınlar için devlet kılını bile kıpırdatmazken, kendisine muhalif olan herkesi tutukluyor. Baran Nayır ve Ali Deniz Kılıç’ın yoldaşları dershane çatısına pankart astıkları gerekçesiyle haklarında 63 yıl hapis istenmiş; bir diğer yoldaşı ise ‘’uyuşturucuya hayır’’ yazdığı için tutuklanmıştı.

 

Sizde fark ettiniz mi devlet çocuklardan ne kadar çok korkuyor? Terörist denilerek 12 yaşında 13 mermi ile katledilen Uğur Kaymaz; diğer tarafta ise dağlarda çobanlık yaparken askerlerin havan topu atması sonucu katledilen Ceylan Önkol; taş atan çocukları ise yetiştirme yurduna verme projeleri. Hakkını yememek lazım, devlet 23 Nisan’da tutuklu çocukların aileleriyle birebir görüşmesine izin vermişti…

 

 

Bu düzen kendisine direnen insanları katletti, tutukladı ve sürgüne yolladı. Bu sisteme direnen insanlar oldukça umut büyüyecek. Baran Nayır ve Ali Deniz Kılıç’ın yoldaşları bir kere daha gösterecek ve hesabını soracaktır bu zorbalığın.

 

Baran Nayır ve Ali Deniz Kılıç’ın duruşmaları 20 Aralık Salı günü Beşiktaş adliyesinde görülecektir. Yoldaşları ve ailesi orada olacak. Sizleri de Baran Nayır ve Ali Deniz Kılıç’a destek olmak, tutuklu öğrencilere özgürlük talebini daha güçlü göstermek için aramızda görmek istiyoruz.

 

Destek videoları

Suavi:

http://www.youtube.com/watch?v=nRlaOqmQKyM&feature=share

Serkan Acar:

http://www.youtube.com/watch?v=6RM6La8itTc&feature=related

Banu Güven:

http://www.youtube.com/watch?v=oLLDd-AzKDM&feature=related

Gencay Gürsoy:

http://www.youtube.com/watch?v=VQ7GSER5OxQ&feature=related

Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnisiyatifi:

http://www.youtube.com/watch?v=6-45LrRchTA&feature=related

İstanbul Üniversitesi Öğrenciler:

http://www.youtube.com/watch?v=2kbQzbhVmMs&feature=share

 

Baran’ın annesi Tuna Öztürk’ün Milliyet’ten Derya Sazak’a mektubu : http://siyaset.milliyet.com.tr/bir-annenin-mektubu/siyaset/siyasetyazardetay/16.12.2011/1476153/default.htm

 

İmza Kampanyası: http://imza.la/baranvealidenizeozgurluk/liste

 

Nüve

 

 

Depremin Merkez Üssü Van, Afetin Merkez Üssü Ankara

Featured

Mimarlar Derneği  1927, Van depreminin ardından Ankara’da bir söyleşi düzenliyor.

 

20 Aralık 2011 Salı günü saat 19.30′da, Prof. Dr. Murat Balamir ve Mehmet Onur Yılmaz tarafından yapılacak  “Türkiye’nin Deprem Yanlışları ve Van’dan İzlenimler”  konulu bir söyleşi yapılacak.

 

Mimarlar Derneği 1927’da Van Depremi ve Türkiye’nin Deprem Yanlışları Tartışılıyor

 

DEPREMİN MERKEZ ÜSSÜ VAN, AFETİN MERKEZ ÜSSÜ ANKARA

 

Derneğimiz üyesi, mimar ve insan hakları savunucusu Mehmet Onur Yılmaz depremin ardından Van’daydı ve yaşananlara ilişkin izlenimlerini şöyle özetliyor:

“23 Ekim günü, saat 13.41’de meydana gelen 7.2 ve 10 Kasım günü meydana gelen 5.6 büyüklüğündeki depremler güçbela ayakta duran binlerce yapıyı yerle bir etti. 2309 binanın tamamen yıkıldığı, 11847 binanın oturulamaz derecede hasarlı olduğu ve en az 17923 binanın orta hasarlı olduğu bölgede depremden etkilenen nüfus bir milyonun üzerinde. Resmi rakamlarla yaşamını yitirenlerin sayısı 650’yi aştı.

“Ancak 7.2 şiddetindeki depremin ilk şokunun yarattığı yıkıcı etki ile oluşan bu tablo işin afete dönüşen boyutunun sadece bir kısmını ortaya koyuyor. İlk sarsıntıdan üç hafta sonra 10 Kasım akşamı 21 sularında meydana gelen 5.6 büyüklüğündeki depremin yardım ekipleri ve basın mensuplarının bulunduğu iki otelle birlikte 28 binayı daha yerle bir etmesi ve 41 kişinin daha yaşamını yitirmesi o güne kadar kamuoyunun gündeminden kaçırılan pek de dikkat çekmeyen paralel bir afeti gün yüzüne çıkardı. Van ve Erciş’te depremin ardından; hasar tespitinden, yardım dağıtımına,  sivil toplum çalışmalarının ve dış yardımların organizasyonundan, psikososyal desteğe kadar pek çok alanda süregiden organizasyonsuzluk, bastıran kış koşulları ile artık üstü örtülemez bir hale geldi.”

NEDEN HALA KRİZ ÜRETİLİYOR ?  VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

Mehmet Onur Yılmaz’ın yönelttiği “Peki, krizi yönetmesi beklenen devlet, bunca acı tecrübeye rağmen hâlâ neden ve nasıl kriz üretiyor?” sorusunun yanıtlarını, söyleşinin diğer konuşmacısı Prof. Dr. Murat Balamir’in anlatacaklarında bulmak mümkün. Dr. Balamir, Mimarlar Derneği 1927’de yapacağı konuşmada Türkiye’nin deprem konusundaki yanlışlar ve bu yanlışları düzeltmek için yapılabilecekler üzerinde duracak.

Dr. Murat Balamir, ODTÜ Mimarlık Fakültesinden mezun olduktan sonra eğitimini Londra Üniversitesi Kent Planlama ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler ve Kamu Yönetimi Bölümlerinde sürdürdü. ODTÜ Mimarlık Fakültesinde öğretim üyesi olarak görev aldı. 1996’dan bu yana, ‘Kentsel Riskler’, ‘Doğal Afetler’, ‘Deprem’ ve ‘Kent Planlaması’ alanlarında çok sayıda araştırma gerçekleştirdi ve danışmanlık çalışmaları yaptı. 2002-2009 yılları arasında Türkiye Ulusal Deprem Konseyinde üye olarak görev aldı.

Dr. Balamir’in depreme ilişkin, özellikle risklerin azaltılması ve kriz yönetimi konularını ele alan yazılarından oluşan bir kaynakçayı ekte bulacaksınız ve bu konulardaki son yazılarına internet üzerinden, şu bağlantılardan ulaşabilirsiniz:

http://bilimteknik.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&hn=293840

http://bilimteknik.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&hn=293022

http://www.mimdap.org/?p=76029

Mimarlar Derneği 1927’de yapılacak söyleşide Van izlenimlerini aktaracak olan Mehmet Onur Yılmaz ODTÜ Mimarlık Bölümü’nden 2001 yılında mezun oldu. Yüksek Lisansını Bordeaux Mimarlık Okulu’nda “Doğal Afetler ve Kentsel Mirasa Etkileri” ve Hacettepe Üniversitesi’nde “İnsan Hakları” üzerine yaptı. Hacettepe Üniversitesi’nde İnsan Hakları üzerine doktora çalışmasını sürdürüyor.

 

Mimarlar Derneği 1927

Birlik Mahallesi 406. Sokak No:9/B

06610 Çankaya /Ankara

Tel: +90 (312) 495 06 64 – 65

Fax: +90 (312) 495 06 66

Gsm: 0530 314 16 95

e-mail: info@md1927.org.tr

web: www.md1927.org.tr

 

 

Nüve

 

 

‘Üyelerinin Örgütlü Gücüne Dayanan TMMOB Teslim Alınamaz’

Featured

Toplumcu Mühendis, Mimar ve Şehir Plancıları Meclisi bir açıklama yaptı. Açıklamada II.cumhuriyetle birlikte arttırılan baskıya karşı TMMOB’un örgütlü gücüne vurgu yapıldı. Açıklamanın tamamı şu şekilde:

 

Bugün AKP eliyle ülkemizde yeni bir rejim kuruluyor. II. Cumhuriyet adını verdiğimiz bu yeni rejimde gericilik, işbirlikçilik ve piyasacılık daha da derinleşmiş bulunuyor. II. Cumhuriyet, bugün, baskılar, gözaltılar, tutuklamalar, hukuk dışı uygulamalar ve hak gasplarıyla yaşama geçirilmeye çalışılıyor. Yeni rejimde; esnek üretim, özel istihdam büroları, kıdem tazminatının kaldırılması gibi emek düşmanı politikalar; 3. Köprü, Kanalistanbul, deprem fırsatçılığı ile kentsel dönüşüm, Atatürk Orman Çiftliği’ni tasfiye, HES’ler gibi bilimdışı, doğa ve toplum zararına uygulamalar; Osmanlıcılığa özenti, Amerikan emperyalizminin taşeronluğu ve komşularla savaş çığırtkanlığı var. II. Cumhuriyet demokrasiyi, özgürlükleri ve hakları ilerletmezken bütün kurumları kendi doğrultusunda dönüştürüyor, teslim almak için yargı dahil olmak üzere her tür aracı kullanıyor. Teslim aldığı kurumları piyasaya, emperyalizme ve gericiliğe kurban ediyor. Üniversiteler, yargı, medya, spor dünyası derken uzunca süre yönetimlerini ele geçirmeye çalıştığı TMMOB’ye de daha şiddetli bir saldırıya hazırlanıyor.  Türkiye işçi sınıfının ve sosyalist hareketin, 1960’larda siyasal mücadelede artan ağırlığı TMMOB’nin kimliğini ve mücadelesini etkilemiştir.TMMOB, emekten, halktan yana, anti-emperyalist, kamucu, meslek ve meslektaş sorunlarının ülkenin ve halkın sorunlarından ayrılamayacağını kabul eden tarihsel anlamda ileri bir örgütlenme ve siyaset çizgisine sahiptir.

12 Eylül 1980 sonrası işçi sınıfı mücadelesinde geriye çekiliş nedeniyle işçi sınıfını sermaye egemenliğine bağlayan mekanizmalar pek çok kurumda daha fazla etkili olurken, TMMOB üzerindeki etkisi sınırlı kaldı. TMMOB, tarihinden bugüne gelen önemli ilkeler biriktirdi, bu ilkelerine bugün de sahip çıkmaya çalışmaktadır. TMMOB, bugün, siyasi iktidarların hedef tahtasına yerleştirdiği meslek kuruluşlarından biridir. Son dönemde AKP tarafından odaların genel kurul dönemlerinde çıkarılan listeler çok az örgüt biriminin yönetimini ele geçirirken, çok büyük bir bölümde ciddi yenilgiye uğramıştır. Her genel kurul dönemi seçimler aracılığıyla TMMOB ve odaları ele geçirmeye çalışan AKP, bu konuda başarı elde edemeyince örgütü etkisizleştirme girişimlerini arttırmıştır. 12 Haziran 2011 seçimlerinin ardından 648 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nı kurmuştur. Bakanlığın görev alanı, TMMOB’nin görev ve çalışma alanlarının bazılarını içermektedir. AKP, seçimlerle, genel kurul dönemlerinde ele geçiremediği, bileğini bükemediği TMMOB’yi kurduğu bakanlık ile etkisizleştirmeye çalışmaktadır.TMMOB’nin, ilkelerini koruması, tarihten bugüne taşıdığı değerlerini temsil etmeye devam edebilmesi AKP’nin Kanun Hükmünde Kararname ile TMMOB’u “etkisizleştirmeye” ya da “dönüştürmeye” dönük adımlarına karşı “karşı hamleye geçme”sine bağlıdır.

TMMOB’nin hamlesi, tarihten bugüne taşıdığı ilerici siyasi referanslarını örgütlü gücü ile buluşturmasıyla mümkündür. Gücü ise, ilkelerinin yanına bütün kanalları açılmış bir biçimde örgütlülüğü koyması ve gitgide “yöneticiler örgütüne” dönüşmekte olan yapıyı değiştirmesi ile sağlanacaktır. Karar alma süreçlerine üye katılımını artırmak örgütlülüğü güçlendirecektir.

Odaların mesleki etkinlikleri yaygınlaşıyor, giderek bir çok birimde bu etkinlikler ticari işletme anlayışıyla ele alınmaya başlanıyor, piyasalaşıyor . Odaların mesleki faaliyet alanlarının piyasalaşması, TMMOB’nin iç örgütlülüğünü zayıflatan unsurlara neden olmaktadır. TMMOB’ye bağlı odalar, değişik meslek alanlarında denetim yapma, proje onaylama vs. yetkisine sahiptir. Bu yetki, TMMOB’ye bağlı odaların parasal gelirlerinin kaynağının bir bölümünü oluşturmaktadır. Parasal kaynaklar, bazı odaların mali olarak çok güçlenmesinin önünü açmış ve örgüt içerisinde kabul edilemez bir hiyerarşi yaratmış, tartışma ortamının ve karar süreçlerinin zedelenmesine neden olmuştur. Mali olarak güçlü odalar, TMMOB içerisinde politikaları belirleme yetkisini de kendisinde görmektedir. Bu gelişmelerin yarattığı yapı, TMMOB’nin daha dinamik bir örgüt olmasının önünde engel oluşturmaktadır. Mesleki faaliyet alanlarının piyasalaşması, aynı zamanda, TMMOB’a bağlı bazı oda ve birimlerde ticari işletme mantığının egemen olmasına neden olmuştur. Bu durum, TMMOB’un geçmişten bugüne kadar getirmiş olduğu değerleri içten içe kemiren bir ortam yaratmıştır.  Bu durum mesleki, bilimsel ve etik değerleri merkeze koyan bir yapılanmayı zayıflatmış, teknik elemanların büyük bir kesimini oluşturan ücretli mimar, mühendis ve plancıların temsilciliğini ve haklarını korumayı geri plana itmiş, “piyasalaşmanın” getirmiş olduğu olanaklarla “oda yöneticiliği” gibi yaşam biçimleri üremiştir. AKP’nin saldırısına konu olan da mesleki faaliyet alanlarının piyasalaşmasıdır. TMMOB ve bağlı odaların piyasalaşma nedeniyle yarattığı yapı, AKP’nin saldırısının nedenidir. Kurulan yeni Bakanlığın yetkilerinin genişletilmesi, TMMOB’nin bazı işlevlerini elinden almaya yönelecek, bu alanlar Bakanlığa bağlı mekanizmalara bağlanacak, siyasete ve piyasaya mahkum kılınacaktır. Buna karşı koymak, parasal gelirlerin yarattığı hiyerarşiyi ve “ticari işletme mantığını” yok etmekle, örgüt içi dayanışmayı artırmakla mümkün olacaktır. Alınacak kararlara
üye katılım kanallarının açık olduğu, üyelerin söz ve karar sahibi olduğu bir TMMOB, AKP’nin saldırısını geri püskürtebilecektir.

 

TMMOB NE YAPMALI?


Bu açıdan, TMMOB içinde, mesleki faaliyet alanlarının “piyasa ilişkileri” üzerinden tanımlanmasına ve ticari bir olgu olarak görülmesine son verilmelidir. Mesleki faaliyet ve hizmet alanları, mutlak bir biçimde kamusal ve bilimsel denetim ilkeleri merkeze konarak tanımlanmalıdır.TMMOB, bu tür konularda piyasanın boyunduruğundan kurtulmalıdır.  Mesleki faaliyet alanlarının bilimsel ve etik denetiminin ancak ve ancak kamusal bir modelle mümkün olacağı bilinmeli ve ifade edilmelidir. AKP tarafından bilimsel ve kamusal denetimin piyasaya ve siyasete mahkum edilmesi anlamına gelen KHK saldırısına karşı koymanın da ancak ve ancak bu şekilde mümkün olacağı bir kez daha görülmelidir.

AKP’nin yeni çıkaracağı Anayasa ile TMMOB’ye ait olan yetkileri yasal düzlemde de elinden almaya yönelik girişimleri şaşırtıcı olmayacaktır. Anayasa hazırlama sürecinde her kuruma yer verdiğini iddia eden AKP, diğer düzenlemelerde olduğu gibi kurumların adlarını yaptığı işleri meşrulaştırmak için kullanacaktır.

Anayasa hazırlama sürecinin parçası olunması durumunda TMMOB, kendi ipi ile boğulmaya çalışılacaktır. TMMOB bu sürecin parçası olmamalı, AKP’nin hazırlayacağı Anayasaya meşruluk kazandırmamalıdır. AKP’nin inşa ettiği II. Cumhuriyet’in rantçı ve cemaat popülizmine dayanan kalkınma anlayışına muhalefet ederken, halkçı bir kalkınmanın Sosyalist Türkiye’deki olanaklarına işaret etmek, saldırılara karşı koymanın yegane ideolojisi olacaktır.  TMMOB, 300 bini aşkın üyeye sahiptir. Değişik örgütlenme girişimleri ile mühendis, mimar, şehir plancılarını kendi politikalarına yedeklemeye çalışan AKP karşısında büyük bir örgütlenme kampanyası düzenlemelidir. TMMOB, bugün büyük bir saldırı karşısında bulunan emekçi sınıfların bir parçası olan ücretli mimar, mühendis ve plancıların temsiliyetini üstlenmeli, ücretli mimar, mühendis ve plancılarla bağlarını güçlendirmelidir.  Yönetici kurullar ücretli mimar, mühendis ve plancılara teslim edilmeli, sermaye gruplarının temsilcileri yönetim mekanizmalarından uzaklaştırılmalıdır.


Genel Kurul süreçlerine hazırlanan TMMOB’yi güçlü kılmak, ülkemizdeki siyasi gelişmelere emekçi sınıflar yararına müdahale etmek mühendis, mimar şehir plancılarının halkına karşı sorumluluğudur.

 

Ayrıntılara toplumcumeclis.org adresinden ulaşılabiliyor.

 

Nüve

 

 

ÖDP’den Ekonomik Durum ve Cari Açık Raporu

Featured

ÖDP Genel Başkanı Alper Taş ve ÖDP Parti Meclisi Ekonomi Çalışma Grubu Koordinatörü ve Sözcüsü Aslı Aydın, ÖDP İstanbul İl Binasında Türkiye’nin ekonomik tablosuna ilişkin bir basın toplantısı düzenledi.

 

Özgürlük ve Dayanışma Partisi, Türkiye’nin ekonomik durumu üzerine açıklama yaptı ve cari açık raporunu kamuoyuyla paylaştı.

ÖDP İstanbul İl Örgütü’nde düzenlenen basın toplantısına Genel Başkan Alper Taş, ÖDP Ekonomi Çalışma Grubu Koordinatörü ve Sözcüsü Aslı Aydın, partililer ve basın mensupları katıldı.

ÖDP Genel Başkanı Alper Taş’ın açıklamasıyla başlayan toplantıda Taş, “AKP iktidarı ile ekonomide çizilen çerçeve de Türkiye ekonomisinin son dönem kapitalizmin finansallaşma sürecinde yeni bir rantiye merkezi olması, ‘İstanbul Küresel Finans Merkezi böbürlenmesiyle’ aynı zamanda uluslararası tekellerin küresel üretim zincirinde ucuz işgücü ile ‘taşeron’ üretim alanı olması yönünde çizilmiştir.” söyledi.

Sözlerini “Türkiye gelir eşitsizliğinin en yüksek seviyelerde olduğu ülkelerin başında gelmektedir. Türkiye’nin en zengin 100 ailesinin geliri yaklaşık milli gelirin yüzde 25′ine yaklaşırken, asgari ücretten 658,95 lira alan tek bir işçinin yoksulluk sınırı da 1.020,77 liraya dayanmıştır.” Şeklinde sürdüen Taş, partinin cari açıkla ilgili düşüncelerine de değindi. Taş, “Cari açık bir yandan da bir ülkenin tasarruf- yatırım dengesini yansıtır. Türkiye’nin aşırı cari açığı, yatırımların yabancıların tasarruflarıyla gerçekleştiğini gösteriyor bu da dış borçların korkutucu biçimde artmasına neden oluyor. OVP’de 2012-2014 arası toplam 200 milyar dolar cari açık öngörülüyor. Kamu açıklarının çok sınırlı olacağı yolunda hükümetin kendi varsayımını kabul edersek, özel sektörün borçları sınırlı bir doğrudan yabancı sermaye girişi bir yana bu ölçüde artacaktır. Türkiye’nin yeni bir krize sürüklenmesi, yine bizlerin, sade yurttaşların cebinden ekonominin kurtarılması kaçınılmaz hale gelecektir.” diye konuştu.

Bütçe dengesi sigaraya zam yaparak mı sağlanacak?
Taş, “Bütçe gelirlerinin % 70′e varan kısmı ÖTV, KDV gibi büyük ölçüde emekçilerin cebinden çıkan dolayısıyla gelir dağılımını daha da kötüleştiren dolaylı vergilerden oluşmaktadır. Anlı şanlı holdinglerin,büyük bankaların ödediği kurumlar vergisi 2011′in ilk 9 ayında toplam vergilerin ancak %8.9′unu oluşturabildi. İlk 9 ayda sigaradan alınan vergiler 12,alkolden alınan vergiler ise 3 milyar TL’ye yaklaşıyor. Eğer hükümetin gerçekten belli bir yaşam tarzı ve tüketim kalıbına sahip yurttaşları cezalandırmak gibi bir niyeti yoksa, o zaman da hükümetin bütçe dengelerini sağlamak için akşamcılara, sigara tiryakilerine bel bağladığı sonucu çıkıyor.” Diyerek vergi sistemindeki adaletsizliğin de altını çizdi.

“AKP, ekonominin kırılganlığı ve kriz potansiyelini ortadan kaldırmak için emekçilere daha fazla saldırmaktadır. Bu ekonomi politikalarının sonucu bir kriz ve yıkımdan başka bir şey olmayacaktır. AKP, uluslar arası sermayenin çıkarlarını değil halkın, emekçilerin çıkarlarını dikkate alan bir ekonomi programı uygulamalı, halkın acil taleplerini karşılamalıdır.” diyerek açıklamanın talepler bölümüne geçen Alper Taş, şunları iletti:

“-Çalışma saatleri kısaltılsın, fazla çalışma uygulaması yasaklansın, ücret kaybı olmadan haftalık çalışma saati 35 saate düşürülsün.
-İşçi çıkarmalar durdurulsun.
-Kamu istihdamı arttırılsın. Kamuda geçici ve sözleşmeli statüde çalışanlar (işçi ve kamu çalışanı) daimi-kadrolu statüye alınsın.
-Kamunun sosyal harcamaları her zamankinden daha çok arttırılsın bunun için belli bir düzeyde serveti olanlardan servet vergisi alınsın. Bu kaynaklar işsizlere ve yoksullara aktarılsın.
-İşsizlik sigortası fonu etkin bir biçimde kullanılsın.
-İşsizlik sigortasından yararlanma koşulları kolaylaştırılsın.
-Kredi kartına uygulanan faizler silinsin, temel ihtiyaçlar maddeleri üzerindeki dolaylı vergiler kaldırılsın, alım gücü arttırılsın.
-Asgari ücret vergiden muaf tutulsun.
-Bir defalık düşünülen ’harcama çeki’ yerine her yurttaşa aylık yurttaşlık geliri ödemesi yapılarak hem yoksulluk hem de ekonomik durgunluğa karşı kurumsal önlem alınmış olsun.
-Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik hizmetleri parasız ve kaliteli olarak kamu tarafından sağlansın.
-Hükümet üretimi ve istihdamı arttıracak alt yapı yatırımlarına ağırlık versin.
-Dış borçlar halkın temsilcilerinin ‘denetimine’ açılsın, toplumsal yararı bulunmayan borçlar iptal edilsin, geri kalan borçlar yeniden takvimlendirilsin.”

Taş’tan sonra sözü alan ÖDP Ekonomi Çalışma Grubu Koordinatörü ve Sözcüsü Aslı Aydın ise partinin cari açığa ilişkin raporunu sundu.

 

Rapor Linki:

http://www.muhalefet.org/images/cust_files/111217110308.pdf

 

Kaynak: muhalefet.org 

 

 

Sansür Bu Kapağın Altındadır: Greenpeace Uyardı

Featured

Doğanın korunması için mücadele eden dünyanın en büyük aktivist grubu Greenpeace bugün üyelerine ve gönüllülerine bir haber geçti.

 

Haberin ayrıntılarında bağımsız gazeteci Banu Güven’in Anadolu Grubu tarafından nasıl engellendiği anlatılıyor.

 

“Anadolu Grubu, Türkiye’nin en büyük holdinglerinden birisi. Holdingin bayrak markası Efes Pilsen’in sadece reklam bütçesi, yıllık 50 milyon dolardan fazla.

Greenpeace’in desteklediği Gerze halkının termik santral direnişi, işte böyle dev bir holdinge karşı.

Anadolu Grubu gibi büyük bir reklamveren varken, kaç televizyon kanalı Anadolu Grubu’nun binasına astığımız dev pankartı haber yaptı dersin? Biz söyleyelim, hiçbiri!

Anadolu Grubu’nun kurumsal iletişim sorumlularının bu haberi bir telefonla basında sansürletmeleri, en fazla 5 dakikalarını almış olmalı.

Tuncay Özilhan’ın Yönetim Kurulu Başkanı olduğu Anadolu Grubu, Gerze’de insanlara yaşattıkları acıyı ve yaratacakları korkunç çevre tahribatını kamuoyundan gizlemeyi şu ana kadar çok iyi başardı. Ama bu mektupla her şey değişecek.

Sosyal medyada bağımsız gazetecilik yapan Banu Güven, bu haberiyle vicdansız sansüre nokta koyuyor. Gizlenenler su yüzüne çıkıyor.

Efes Pilsen’in reklamlara harcayacağı 50 milyon doları olabilir. Tuncay Özilhan bu ülkenin en güçlü işadamlarından biri olabilir. Ama gazeteler, televizyonlar onlarınsa bizim de internetimiz var. Onların milyon dolarları varsa bizim inancımız var. Onların hatırlı ahbapları varsabizim ‘siz’imiz var.”

 

Ayrıntılar http://www.greenpeace.org/turkey/tr/ adresinde.

 

Nüve

 

 

21 Aralık’ta Hayatı Durduruyoruz: Emekçilerle Eylem Alanına Çıkıyoruz

Featured

Yarın (21 Aralık 2011), ülkede hayat duracak ve emekçiler KESK’in öncülüğünde sokaklarda olacak. Yarın ülkenin dört bir tarafında yapılacak grev ve eylemler öncesinde KESK Genel Merkezi’nden bir açıklama yapıldı. İşte o açıklama:

 

Konfederasyonumuza bağlı sendikalarımız Eğitim Sen, SES, Tüm Bel Sen, BES, ESM, Tarım Orkam Sen, Haber Sen, Yapıyol Sen, BTS, Kültür Sanat Sen, DİVES 21 Aralık Grevi için bütün illlerde çeşitli çalışmalar gerçekleştirerek yarın yapılacak olan eylem hazırlıklarını tamamladı. 21 Aralık Grevi’nin temel nedenleri özetle şu şekilde sıralandı.

 

Uygar dünya ülkelerinde 50 yıl önce tanınan grevli toplu sözleşme hakkı bu ülkenin “ileri demokrasi”yi ağzından düşürmeyen iktidarı tarafından bizlere çok görülmektedir. Kamu emekçilerinin yıllardır verdiği meşru mücadele, uluslararası sözleşme ve anlaşmaların yanı sıra Anayasanın 90. maddesi yok sayılarak Grevli Toplu Sözleşme hakkımız engellenmeye çalışılmaktadır. 4688 Sayılı yasada değişiklik öngören kanun tasarısı taslağı var olanın da gerisinde düzenlemeler içermektedir. Bu nedenle;

 

*Grevli Toplu Sözleşme İÇİN,

 

Kamuda esnek, güvencesiz ve performansa dayalı çalıştırma temel istihdam biçimi olmuştur. Taşeronlaştırma ve özelleştirme uygulamalarıyla kamu sermayeye peşkeş çekilmiştir. Kamu hizmetlerinin ticarileştirilmesi için çıkarılan yasalar yetmezmiş gibi Kanun Hükmünde Kararnameler ile bu sürece son nokta konmak istenmektedir.

 

*Güvenceli istihdam İÇİN,

 

TÜİK verilerine göre nüfusun %16.9′u yoksulluk sınırlarının altında yaşamaktadır. Açlık sınırı 1.000 TL, yoksulluk sınırı 3.000 TL dolayındadır. Dolaysıyla asgari ücretin net olarak 1000 TL olması, tüm çalışanların maaşlarının 1000 TL’sinin vergi dışı tutulması gerekmektedir. Oysa kamu emekçileri ortalama 1.500 TL maaş alarak açlığa yakın, yoksulluğa uzak bir yaşam mücadelesi vermektedir. Milyonlarca insanımıza layık görülen 659 TL’lik asgari ücretten bile vergi kesintisi yapılmaktadır. Hükümet, gerçek enflasyon rakamlarını çarpıtarak maaşlarımıza %3 – %4 gibi sefalet artışı yapmaya devam etmektedir. Bu nedenle;

 

*İnsanca Yaşayacak Temel Ücret İçin,

 

Yıllardır maaşlarımıza yapılan yüzdelik zamlar “Ek Ödeme” statüsüne sokularak emekliliğimize yansıtılmadığı için çalışırken yaşadığımız sefalet koşulları emekliliğimizde daha da derinleşmektedir. Ek ödemelerin emekli maaşına yansıtılmamasından dolayı kamu emekçileri en az %30 dolayında kayba uğramaktadırlar. Devlet ek ödemeleri emekli keseneği dışında tutarak hem emekli keseneği için kendi vermesi gereken katkıdan kurtulmakta hem de emeklilerin sefalet koşullarında yaşamasına neden olmaktadır.  Bu nedenle; 

 

*Ek Ödemelerin Emekli Aylıklarına Dahil Edilmesi İÇİN,

 

AKP iktidarı tarafından “çoğulculuk” adı altında tekseslilik, “ileri demokrasi” adı altında yeni bir diktatörlük biçimlendirilmektedir. Özel Yetkili Mahkemeleri ve Terörle Mücadele Kanunu’nu kendisine kalkan yapan AKP iktidarı önünde diz çökmeyi kabul etmeyenleri hukuksuz biçimde gözaltına almakta, tutuklamaktadır. Bu ülkenin cezaevleri aylarca, hatta yıllarca mahkemeye çıkarılmayı bekleyen insanlara doludur. Sendikal hak ve özgürlükler mücadelesi yürütenler de AKP’nin baskılarından payına düşeni almaktadır. Bugün KESK’in toplam 33 yönetici ve üyesinin hala tutuklu olması da sendikal hak ve özgürlükleri için mücadele edenlere tahammülsüzlüğün vardığı boyutları göstermektedir. Bu nedenle;

 

*Baskı, Ceza Ve Sürgünlerin Durdurulması İÇİN,

 

21 Aralık Çarşamba günü, Edirne’den Kars’a, Ardahan’dan Hakkari’ye, Van’dan İstanbul’a, Antalya’dan Trabzon’a, İzmir’den Diyarbakır’a kadar tüm illerde GREV!DEYİZ!

 

21 Aralık Çarşamba günü, tüm illerde emekçiler greve çıkarak, işyerleri önünde toplanıp şehrin en işlek merkezlerine yürüyerek basın açıklamaları yapacak, grev halayı çekeceklerdir. Dört büyük şehrin toplanma yeri ve saatleri aşağıda belirtilmiştir.

 

Taleplerimiz, sadece kamu hizmeti verenlerin değil kamu hizmeti alan 75 milyon insanımızın ortak talebidir. Sağlık ve eğitim başta olmak üzere kamu hizmetlerinin piyasalaştırılmasına karşı grevdeyiz. Emeklilerimizin sefalet koşullarına karşı grevdeyiz. Çocuklarımızın geleceği için grevdeyiz.

 

Bu nedenle yurttaşlarımızın; 21 Aralık’ta acil sağlık hizmetleri dışında hastanelere gitmeyerek, çocuklarını okullara göndermeyerek, devlet kurumlarındaki işlerini bir gün sonraya erteleyerek grevimizi/grevlerini destekleyeceklerine inanıyoruz.

 

 

 

BAZI ŞEHİRLERİN TOPLANMA YERİ VE SAATİ

 

ANKARA:        Ziya Gökalp Caddesi, SSK İşhanı Önü. SAAT: 12.00

 

İSTANBUL:      Beyazıt Meydanı. SAAT : 13.00

 

İZMİR:            Konak Meydanı. SAAT: 12.00

 

DİYARBAKIR:   Dağkapı Meydanı. SAAT: 12.30

 

 

Nüve

 

 

Ahmet ve Nedim’in Gazeteci Arkadaşlarından Mesaj Var: 26 ARALIK ODATV DAVASI İÇİN EYLEM ÇAĞRISI

Featured

Her sabah yeni bir tutuklama haberine uyanıyoruz!…

 

 

Basına ve kamuoyuna,

 

Her sabah yeni bir tutuklama haberine uyanıyoruz. Avukatlar, gazeteciler, öğrenciler, akademisyenler, insan hakları savunucuları, işçiler, işsizler…

Davaların, soruşturmaların adı farklı: KCK, Ergenekon, Devrimci Karargâh, Hopa…

Ama hepsinin amacı aynı: Toplumu sindirmek, baskıyı normalleştirmek, muhalefeti bastırmak.

 

Kitapların yasaklanması, gazetelerin basılması, gazetecilerin hapse atılması da bu baskının bir parçası.

Toplumun haber alma hakkı, gerçeği öğrenme hakkı engellendikçe, baskının meşrulaştırılması da kolaylaşıyor.

Görevi gerçeği anlatmak olan gazeteciler hapsedildikçe, “gerçeğin” de parmaklıklar ardına atılacağı, unutturulacağı sanılıyor.

 

OdaTV davasında sadece gazeteciler değil halkın haber alma özgürlüğü de yargılanıyor.

Bu davada sanık sandalyesinde kitaplar, haberler, yazılar var.

Bu davada hakim önüne “ifade özgürlüğü” çıkarılıyor.

 

Ama biz gerçeğin hapsedilemeyeceğini, saklanamayacağını, bastırılamayacağını biliyoruz.

Gazetecileri hapse atarak gerçeğin de hapsedilemeyeceğini biliyoruz.

Yazarları hapse atarak düşüncenin yok edilemeyeceğini biliyoruz.

 

Sadece gazetecilere değil, düşünceye ve gerçeğe özgürlük talebiyle 26 Aralık Pazartesi saat 12:30’da Çağlayan Adliyesi’nde olacağız. Haber alma, haber verme, fikir açıklama ve muhalefet etme hakkını savunmak isteyen herkesi bekliyoruz.

 

Ahmet ve Nedim’in Gazeteci Arkadaşları

 

 

Tarih: 26 Aralık 2011 Pazartesi

Saat: 12.30

Yer: Çağlayan Adliyesi Ana Giriş Kapısı Önü

 

Daha Fazla Bilgi: http://ozgur-basin.blogspot.com

 

 

Hrant’ın Arkadaşları: 23.Duruşma! Yine Aynı Yerdeyiz

Featured

Basına ve Kamuoyuna;

 

Hrant Dink’in katledilişinin üzerinden 5 yıl geçti. 23′üncü kez sahnelenen temsilde bir arpa boyu yol katedilemedi. Biz yine bu davanın tanığıyız, takipçisiyiz, inadına nöbetçisiyiz. Tehdit eden de, işaret eden de, pusu kurup tetik çektiren de, çeken de, bütün suç ortakları tek tek yargı karşısında çıkana dek bu dava bizim için bitmeyecek!

 

Adalet nöbetimizi tutmak, davamıza sahip çıkmak, “bu dava böyle bitmez” demek için, 26 Aralık Pazartesi, sabah saat 10′da, aynı yerde, biraraya geliyoruz!

 

HRANT İÇİN ADALET İÇİN

Hrant’ın Arkadaşları

 

26 Aralık 2011

Sabah Saat 10:00′da

Beşiktaş İskele Meydanı’nda

 

 

 

Maraş Katliamı’nı Protesto Etmek Yasak

Featured

Maraş Katliamı’nın yıldönümünde, katliamda hayatını kaybedenleri anmak için Maraş’ta düzenlenmek istenen protesto, valilik tarafından “milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması” gerekçesiyle 1 ay süreyle ertelendi. ABF kararı “üzücü ve düşündürücü” olarak nitelendirdi.

 

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) ve federasyona üye dernekler tarafından Maraş Katliamı’nda katledilenleri anmak için Maraş’ta düzenlenmek istenen miting, Valilik tarafından 1 ay süreyle ertelendi.

 

Kahramanmaraş Vali Yardımcısı Erkan Bulgan tarafından yapılan açıklama şöyle:

 

“24 Aralık 2011 günü saat 11:30’da İstasyon Mahallesi TCDD Gar Meydanı’nda yapılması planlanan açık yer toplantısı ile, ilimiz merkezinde, Maraş olaylarını anmaya yönelik her türlü açık ve kapalı yer toplantısı, gösteri, yürüyüş, basın açıklaması ve benzeri faaliyetler, milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması ve suç işlenmesinin önlenmesi amacıyla, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9, 10 ve 11. Maddeleri, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 12, 26 ve 34. Maddelerinde belirtilen sınırlandırma hükümleri çerçevesinde, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunun 17. Maddesi ve 5422 sayılı İl İdaresi Kanunu’nun 11/C Maddesine istinaden, Valilik Makamının 21/12/2011 tarihli Olur’ları ile, bir ay süreyle ERTELENMİŞTİR.”

 

‘Karar üzücü ve düşündürücü’

kirmizihaber.com’a konuşan Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı, Valiliğin bu kararını “üzücü ve düşündürücü” bulduğunu söylerken, Valiliğin bu kararı kaldırması için milletvekilleri başta olmak üzere bütün duyarlı çevrelerle görüşmeler yaptıklarını belirterek, 2011 Türkiye’sinde bu kadar bilinen bir katliamı Alevisi, Sünnisi birlikte lanetleyemiyor, o katliamda öldürülen canları anamıyorsak ve bunun bir güvenlik sorunu olduğu açıklanıyorsa bu çok düşündürücüdür ve vahim bir durumdur. Bugüne kadar Alevilerin yaptığı hiçbir etkinlikte ve anmada en küçük bir olay çıkmamış, dolayısyla güvenlik sorunu da olmamıştır. Bu anlamıyla, Valiliğin belirttiği “kamu düzeni ve suç işlenme” Alevileri kapsamadığına göre, Valilik “milli güvenlik ve kamu düzenini” kimin bozacağını ve potansiyel suçlu olduğunu da açıklamalıdır.”

 

Özel, 24 Aralık 2011 Cumartesi günü, Maraş’ta olacaklarını belirterek şunları da söyledi: “Cumartesi günü sabah saat 9’da Maraş Narlı Cemevi’nde buluşacağız ve Maraş merkezde basın açıklaması yapacağız. Bütün duyarlı kesimleri de Maraş’a davet ediyoruz.”

 

Sivas anması da yasaklanmıştı

AKP hükümetinin ve valiliklerin, son yıllarda Alevilere dönük “açılım” iddialarına rağmen, Alevilere dönük katliam anmalarına yönelik yasaklamalarla gündeme geldiği görülüyor. En son, Madımak Katliamı’nda yaşamını yitirenler için Sivas’ta yapılacak miting ile ilgili valilik yasağı çıkmıştı. Sivas Valisi Ali Kolat, “Madımak olaylarının yılönümünde anma etkinliği yapacak grubun toplu halde otel önüne gelmelerine ve burada basın açıklaması yapılmasına izin verilmeyecek” demiş ve 2 Temmuz günü de otele yürümek isteyen yurttaşlara polis saldırısı gerçekleşmişti.

 

Ayrıca “utanç müzesi” ısrarına rağmen hükümet tarafından “Bilim ve Kültür Merkezi” olarak düzenlenen Madımak Oteli’nin girişinde, katliamda ölenlerin isimlerinin arasında katliamı gerçekleştirirken ölen 2 kişinin de isimleri yazılmıştı.

 

 

Kaynak: sol.org.tr

 

 

Dalga Dalga Greve Yürüdüler

Featured

KESK ve TTB çağrıcılığıyla tüm Türkiye’de kamu çalışanları, sağlık emekçileri G(ö)REV’deydi. Ankara’da hastanelerden, kamu kuruluşlarından, okullardan greve katılan emekçiler çeşitli yerlerde toplandılar.

 

En uzun gece en kısa gündüzün yaşandığı 21 Aralık’ta KESK ve TTB çağrıcılığıyla yapılan greve sağlık emekçileri Hacettepe Üniversitesi Hastanesi ve İbni Sina Hastanesi’nden katıldı. Çalışma alanlarının kapılarına “Bu işyerinde grev” var pankartı asan sağlık emekçileri halaylar çekip “Sağlık haktır, satılamaz”, “susma sustukça sıra sana gelecek, hasta hastanın kapısında ölecek” sloganları attılar.

 

 

 

ANKARA

 

SÜRESİZ GREVİ ÖRGÜTLEYECEĞİZ

Hekimler ve diğer sağlık çalışanları Hacettepe Üniversitesi önünde birleşip Sağlık Meclisi’ni kurmak için Abdi İpekçi Parkı’na doğru yürüyüşe geçtiler. Yürüyüşe birçok CHP’li Milletvekili’nin yanı sıra İstanbul Bağımsız Milletvekili Levent Tüzel de destek verdi. Abdi İpekçi Parkı’nda Sağlık Meclis’inin kurulmasından önce TTB Merkez Konsey Başkanı Eriş Bilaloğlu bir konuşma yaptı. “nitelikli ulaşılabilir, herkes için hizmet ve kendi haklarımız için 663 sayılı KHK’yı kendi meclisimizde oyluyoruz” diyen Bilaloğlu, sağlık hakkının asıl temsilcilerinin bu KHK’yı oylaması gerektiğini ifade etti. Bilaloğlu, oylamaya geçti ve sonucunda hayır çıktığını ilan etti. Bilaloğlu “eğer taleplerimiz ve meclisimiz dikakta alınmazsa süresiz grevi örgütleyeceğiz” dedi.

 

Taşeron çalışanlar, memurlar, hekimler, hemşireler, öğrencilerin sağlık meclisinde konuşmasının ardından SES ve TTB üyeleri Ziya Gökalp’teki miting alanına doğru yürüyüşe geçti.

 

“BAKAN KENDİ FOTOĞRAFINA DEĞİL , ALANA BAK”

Eğitim Sen’de Ankara 2 No’lu Şube Milli Eğitim Bakanlığı önüne yürüyerek basın açıklaması yaptı. Yürüyüşte “Yaşasın iş emek özgürlük mücadelemiz” pankartı taşınırken, “Savaşa değil, eğitime bütçe” , “Ücretli köle olmayacağız” sloganları atıldı. Açıklamada söz alan Nazım Alkaya Milli Eğitim Bakanı’na seslendi: “Sayın Bakan kendi fotoğrafınıza değil, alana bakın. Bu fotoğraflarda çocuklarına gemicik alan insanlar yok. Biz çocuklarımıza onurlu bir gelecek bırakacağız. Ya siz?” Açıklamadan sonra Eğitim Sen de sloganlarla alana geçti.

 

 

İSTANBUL

 

BES: “DALGA DALGA BÜYÜYEREK GREVE!”

Grevli Toplu Sözleşme, güvenceli istihdam, insanca yaşanacak temel ücret, ek ödemelerin emekli aylıklarına dahil edilmesi, baskı, ceza ve sürgünlerin durdurulması için ülke genelinde greve katılan BES üyeleri, sabahın erken saatlerinde Ulus Vergi dairesi önünde toplandı. Kolej güzarhına yürüyen BES üyeleri, yol boyunca iş bırakıp grevi destekleyen üyeleri ile birleşerek yürüdü.

Vergi dairesinden harekete başlayan BES, Abdi İpekçi Parkı’na giderken Greve TCDD’den yürüyerek gelen BTS işçileri ile bileşilerek hep birlikte Adliye Sarayı önünde iş bırakan BES üyelerinin yanına gidildi. İşyerlerinde “grev var, iş yok bugün” diyen BES üyeleri “Sadaka değil, toplu sözleşme”, “Yaşasın demokrasi mücadelemiz” sloganları ile Abdi İpekçi Parkı’nda BES ve BTS üyeleri hep birlikte halaylar çekti.

BES, üyeleri arasında KESK Flaması taşıyan 14 yaşındaki ayakkabı boyacısı Emrah “Ben de emekçiyim haklarımı istiyorum, okula da gitmedim bugün greve katılıp destek vermeye geldim” dedi.

 

BU BÜTÇE HALKIN DEĞİL SERMAYENİNDİR

Tüm emekçiler Ziya Gökalp’te birleşti ve burada ortak basın açıklaması okundu. KESK Genel Başkanı Lami Özgen’in okuduğu basın açıklamasında “en uzun karanlığı aydınlatmak için bir araya gelen sabahın sahipleri merhaba” diyerek emekçileri selamladı. Özgen konuşmasında şunlara değindi: “Bu ülkede çok uzun süredir gecenin karanlığı hâkim. Hak ve özgürlükleri için mücadele eden tüm kesimler bu karanlığa mahkûm edilmek isteniyor. AKP iktidarının yaptığı her icraat, attığı her adım bu ülkenin üzerine çöken karanlığı daha da artırıyor. Şimdi, şu saatlerde mecliste onaylanması için canla başla çalıştıkları bütçe bu karanlığı daha da zifiri hale getiriyor. Tüm yükün yine halkın sırtına yıkıldığı bu bütçe emekçilerin ve halkın değil, sermayenin bütçesidir. Yaratmak istediğiniz korku imparatorluğuna teslim olmayacak; emeğin, eşitliğin, adaletin ve barışın safında olmaya devam edeceğiz!“Durmak yok yola devam” diyerek, baskı ve şiddetle tüm toplumu tahakkümü altına almak isteyenlere karşı  “yılmak yok mücadeleye devam” diyerek dimdik ayakta duracağız.”

 

Kim ne dedi?

Eğitim Sen Genel Başkanı Ünsal Yıldız:  Türkiye genelinden arkadaşlardan aldığımız bilgilere göre her ildeki katılımın arkadaşlarımızın beklentilerini aşan düzeyde olduğunu öğreniyoruz. Aslında bunun bir anlamı ve mesajı var siyasal iktidarın bu ülkede 9 yıldır uyguladığı politikalara karşı kamu emekçilerinin KESK merkezli ortaya koyduğu, talep ve tepkiler sadece üyelerimiz değil taban tarafından da sahiplenildiğini ortaya koyması bakımından çok önemli. Bu bize bir uyarı grevi olmasından öte önümüzdeki dönemde de yükselteceğimiz mücadele hattının oluşturulmasında moral katkı sağlayacak.

 

KESK Genel Başkanı Lami Özgen:  Başta metropol iller olmak üzere küçük illerimiz de dahi büyük bir katılım vardır. Yani beklediğimizin üzerindeki katılım Türkiye’nin dört bir yanında alanlara yansıdı. Birçok hizmet kolunda iş yerlerinde bugün hizmet tamamen durdu. Bu bizler için önemli, kamu çalışanlarının temel haklarına yönelik saldırıların ne denli önemli olduğunun farkındalar, bu farkındalık bugün iş yerlerine yansımıştır ve greve yansıyan bu farkındalık alanlara yansıdı.

 

İstanbul’da dalga dalga greve yüründü

İstanbul’da grevin adresi Beyazıt oldu. TTB ve KESK’in çağrıcılığında  ülke genelinde yapılan eylem için İstanbul’da sağlık çalışanları sabah saatlerinde Çapa Tıp Fakültesi önünde toplandı. TTB, KESK, tüm sağlık örgütleri ve çalışanlarla birlikte siyasi partiler, emek ve meslek örgütleri buradan Millet Caddesi üzerinden sloganlar, dövizler ve pankartlarla Beyazıt Meydanı’na yürüdü. İstanbul Anadolu Yakası’nda çalışan sağlıkçılar ise vapurlarla karşıya geçti. Eminönü’nde toplanıp Beyazıt Meydanı’na yürüyen grev katılımcıları Milli Eğitim Müdürlüğü önüne geldiklerinde “burası müdürlük değil ticarethane bunlar eğitim emekçilerini muhbir  yapan ve çocuklarımızı fişlemek isteyenlerdir” diyerek ıslıklar ve yuhlamalarla MEB’i protesto ettiler.

 

Beyazıt Meydanı’nda bir araya gelen emekçilerin eylemi geçtiğimiz gün gözaltına alınan gazetecilerle dayanışmak için basın çalışanlarının üç dakika kamera ve fotoğraf makinalarını  bırakarak protesto eylemi gerçekleştirmesinin ardından başladı.

 

Eyleme katılan emekçiler yaptıkları konuşmalarda, insanca yaşanacak ücret eğitim ve sağlık hakkı için, taşerona karşı, güvencesizliğe karşı, haksız tutuklamalara ve gözaltılara karşı  bütün Türkiye’de eylemde olduklarını bir kez daha duyurdu.

 

‘YASALARINI SOKAKTA BOZACAĞIZ’

Türk İş adına konuşan Hava İş Genel Başkanı Atilay Ayçin, “AKP bizden korkmalıdır. Biz bu ülkenin ayaklarıydık ya biz artık baş olmaya karar verdik. Artık KESK, Türk İş, DİSK sokakta. AKP mecliste yasa yapmaya devam etsin bizler onu sokakta bozmaya devam edelim” dedi.

 

DİSK Genel Sekreteri Tayfun Görgün ise yaptığı konuşmada, grev alanındakilere atıfta bulunarak, “Bu tablo halkın birleşik gücünün tablosudur. AKP 12 Eylül’den aldığı karanlığı arttırarak devam ediyor. Bu tablo karanlığı aydınlığa çevirecek olanların tablosudur. ”şeklinde konuştu.

 

‘KİRİNİZİ ÖNLÜKLERİMİZ BİLE TEMİZLEYEMEZ’

TTB Merkez Konsey Üyesi Osman Öztürk de grev alanındaki emekçileri uyararak bugünlerde havalar bozuldu sağlığınıza dikkat edin. Ama havalardan daha da kötüsü var. Hükümetin eli cebimizde. Sağlık programının cicim ayları bitti. Artık sağlık primi ödemeyen hiç kimse sağlık hizmeti alamayacak diyerek şunları ifade etti: AKP deyince bize Ak  parti deyin diye kızıyorlar. Adınız ne olursa olsun. Ama alnınız ak değil. Sizin alnınızın kirini bizim önlüklerimiz bile temizleyemez. Bizlere sorulmadan çıkarttığınız KHK’yı da tarihin çöplerine gömmesini bileceğiz.

 

Son olarak konuşma yapan KESK Genel Sekreteri İsmail Hakkı Tombul ise konuşmasında “grev hakkınız yok diyenlere inat grev hakkımızı kullanıyoruz. Haklı ve meşru olan hakkımızı hiç kimse engelleyemez”dedi.

 

Beyazıt’taki eylem Grup Yorum’un türküleri ile sona erdi.

 

KATILIM ORANI YURT GENELİNDE YÜKSEKTİ

Samsun: Bir günlük iş bırakmaların iş yerlerinde bir grev rüzgârı hissettirdi. Saat 11’de Samsun Çiftlik Postanesi önünde toplanarak Mecidiye Konak Sineması önüne grevli toplu sözleşme, güvenceli istihdam, insanca yaşanacak temel ücret, ek ödemelerin emekli aylıklarına dahil edilmesi, baskı, ceza ve sürgünlerin durdurulması talepleriyle gerçekleştirilen yürüyüş sona erdi.

 

Hopa: AKP hükümetinin geleceğimizi karartmayı amaçlayan emek düşmanı politikalarla, kazanılmış haklarımızı gasp etmeye yönelik hesaplar peşinde koşmaya devam ettiğinin altını çizen Hopalı emekçiler, “bu böyle gittikçe çalışma ve yaşam koşullarının daha da kötüleşmesi kaçınılmazdır” dedi. Kamu emekçileri bu oyunu bozmaya kararlı olduğu vurgulanan açıklamada şu ifadelere yer verildi: “AKP hükümetini son kez uyarıyoruz: Emek düşmanı politikalardan vazgeçin! Kamu emekçilerinin uluslar arası sözleşmelerle sahip olduğu grevi toplusözleşme hakkını tanımak zorundasınız! Eğer taleplerimize olumlu bir yanıt alamazsak, eylemlerimizin artarak ve daha da güçlenerek devam edeceğini buradan kamuoyuna duyuruyoruz” ifadeleri kullanıldı.

 

Manisa: KESK Manisa Şubeler Platformu ve Manisa Tabip Odası üyelerinin öncülüğünde Manisa’da yapılan 21 Aralık GREV’i Manisa Merkez’de iki kolda toplanan emekçilerin Manolya Meydanına yürümesi ve Manolya Meydanı’nda GREV açıklaması yapılması ile son buldu.

Eğitim Sen’in kitlesel katılımının oldukça dikkat çektiği GREV’de alanda yaklaşık 1500 kamu emekçisi ve dostunun olduğu gözlendi.

 

Antalya: Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Atatürk Devlet Hastanesi, Eğitim ve Araştırma Hastanesi başta olmak üzere işyerleri önünde   sabahın erken saatlerinde toplanan sağlık ve sosyal hizmet emekçileri çeşitli etkinlikler düzendi. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde yüzde yüz katılımla iş bırakan  Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası, Devrimci Sağlık İşçileri Sendikası üyeleri ile  Akdeniz Üniversitesi Öğretim Üyeleri Girişimi, Asistan Hekimler, ve  Tıp Öğrencileri sloganlar, şarkılar, türküler eşliğinde bir süre eylemlerini sürdürdükten sonra hastaneden ayrılarak toplanma alanına sloganlar eşliğinde yürüdü.

 

Sivas: Cumhuriyet Üniversitesi Hastanesi önünde bir araya gelen KESK üyeleri, siyasi partiler, demokratik kitle örgütü üyeleri hastane önünde bildiri dağıtarak Grev’i anlattı. Ortak yapılan basın açıklamasında, insanca yaşanacak temel ücret, ek ödemelerin emekli aylıklarına dahil edilmesi, baskı, ceza ve sürgünlerin durdurulması talepleri vurgulandı.

 

Bolu: KESK Bolu şubesi bileşenleri İzzet Abant Meydanı’nda toplanmalarının ardından Kardelen Meydanı’na doğru yürüyüşe geçti. Eğitim ve sağlık emekçilerinin daha fazla katılım gösterdiği basın açıklamasında sömürü ve faşizme karşı direnişin devam edeceği belirtildi.

 

Eskişehir:  KESK üyeleri İşyerlerine gitmeyip saat 10’da İl Sağlık Müdürlüğü önünde toplanmaya başlayan emekçiler Hamamyolu güzergahından Saat Kulesi meydanına kadar sloganlarla yürüdüler. Çevrede izleyen Eskişehir halkının da zaman zaman alkışlarla destek verdiği yürüyüşün sonunda Saat Kulesi meydanında halaylar çekildi.

 

Mersin: Mersin’de gerçekleştirilen 21 Aralık grevi mitingi 8000 kişilik bir katılımla gerçekleştirildi. KESK’in bileşenleri dışında siyasi partiler de greve destek verdi.

 

 

 

Kaynak: BirGün

 

 

Birand: Özgür Gündem’i Korumalıyız

Featured

Posta gazetesi yazarı Mehmet Ali Birand, bugün köşesinde Özgür Gündem’e yapılan operasyonları değerlendirdi. 1990′ların karanlığını anlatan yazı şu şekilde:

 

“Kürt basınının simgesi sayılan Özgür Gündem, yeniden yayın hayatına döndü.

Hoşgeldi… Ancak, sempati mesajlarının ötesinde şimdi hepimize bir görev düşüyor. Bu gazete çalışanlarına borcumuzu ödeme zamanı geldi.

1990’ların o korkunç savaş ortamında, Özgür Gündem’in 76 çalışanı devlet tarafından öldürüldü. Muhabir ve editörleri 150 yıla varan cezalara çarptırıldı. 1994’de kapatıldı.

Tek suçu, Kürt sorununda resmi ideoloji yerine, PKK ve ona sempati duyanları desteklemesiydi. Ne fikir özgürlüğü, ne özgür basın ilkeleri önemsendi. Devlet bu gazeteyi resmen parçaladı.

Daha da ağır olanı, bizler Türk medyası olarak, bu cinayeti sadece seyrettik. Bazılarımız alkışladı ve susturulması gerektiğini yazdı.

Şimdi, günah çıkarma zamanı. Koşullar değişti, yeni bir Türkiye kuruluyor. Bundan böyle Özgür Gündem’lere kol kanat germemiz gerekiyor.”

 

 

Nüve

 

 

Orhan Doğan Eğitim ve Destek Merkezi: Batman’da Mağdur 950 Öğrenci

Featured

Batman Belediyesi’ne bağlı Orhan Doğan Eğitim ve Destek Merkezi dün valilik kararıyla kapatıldı. Ardından 950 öğrenci ve aileleri direnişe geçti. Evrak eksikliği nedeniyle rutin bir uygulama olduğu belirtilen bu kapatmanın ardından Batman Belediye Başkan Vekili Serhat Temel ile görüştük.

 

 

Nüve: Batman’da Orhan Doğan Eğitim Merkezi kapatılmak istendi ve öğrendiğimiz kadarıyla şubelerden direniş başlamış durumda. Şehirde son durum nedir?

 

Serhat Temel: Valinin aldığı bir karar var Orhan Doğan Eğitim ve Destek Merkezi’nin kapatılmasına ilişkin. Elimizde bir iki yazışma var. Ardından yüz yüze görüşmeler var. Protokolün yapılmasına ilişkin bizim tarafımızda bir sıkıntı oluşmadığını belirtmiştik. Tabi bunların hepsi bir iki ay önce olan görüşme trafiği. En son bu cuma günü kapatmaya girmişler. İki şubemiz var burada. Birini mühürlediler. Diğerinde ise öğrencilerin aileleri orayı terk etmedikleri için mühürleyemiyorlar.

 

N: Direniş sürüyor değil mi şu anda? 950 öğrenci ve aileleri direniyor haberi aldık.

 

S.T.: Evet, doğru. 950 öğrencimiz var. Aileleri oradalar şu anda.

 

N: Bu tarz toplumsal olaylarda destek artıyor şüphesiz. Bu son kapatma olayında size destek verenler oldu mu?

 

S.T.: Bir iki ulusal kanalla görüşme oldu ama çok fazla ulusal basına yansıma durumu olmadı. Daha çok yerelde sivil toplum örgütleri bu konuya duyarlılıklarını gösteriyorlar.

 

N: Bundan sonra ne olacak?

 

S.T.: Pazartesi günü yani yarın valilikte bir görüşmemiz var. Sorunun ortak akılla çözülmesine yönelik bir çalışma yürüteceğiz. Eğer oradan bir şey çıkmazsa elbette yasal haklarımız var, onları kullanacağız. Biz zaten yerel yönetimler yasasına dayanarak eğitim destek hizmetini veriyoruz. Kanunsuz bir iş yapmıyoruz.  Yürütmeyi durdurmaya dahil bütün yasal haklarımızı kullanacağız. Tabi ortada çok ciddi bir mağduriyet oluşacak. Yürütmeyi durdurma kararı bir hafta gibi bir sürede çıkmazsa 2-3 ay gibi bir sürece yayılırsa öğrenciler bu haliyle mağdur olacaklar. Zamanla yarışıyorlar, bir program dahilinde yürüyor her şey.

 

N: Sizin bir B planınız var mı? Nasıl ve nereye yerleştirilecek bu öğrenciler? Çocukların mağduriyetleri nasıl giderilecek?

 

 

S.T.: Valinin bize şöyle bir teklifi vardı: bu kapatma durumunda çocukları dershanelere gönderir, parasını da biz öderiz gibi. Ama direnen öğrencilerin bu uygulamadan sonra böyle bir tavrı gelişti ve teklifi kabul etmediler. Çok ahlaki bulmuyoruz böyle bir durumu. Onun dışında alternatifleri görüşüp tartışıyoruz şu anda. Bu dönemi kazasız belasız atlatabilirsek önümüzdeki döneme daha profesyonelce gireceğimizi düşünüyoruz.

 

N: Fırat News’in haberine göre Fetullah Gülen’in bölgede bu konuda da etkili olduğu söyleniyor. Oradan bir emir geldiğine dair sizin elinizde bir belge var mı, ya da buna dair bir algınız oluştu mu?

 

S.T.: Somut bir belge yok. Ama daha çok eğitimle ilgili bir yapılanma bu. BDP’nin şu anda 34 belediyesinde bu hizmeti verdiğini biliyorum.  Bunu kendilerine rakip olarak görmüş olabilirler. Nitekim Orhan Doğan Eğitim Merkezi’nin geçen sezonki başarısı, hedeflenen okula gönderme oranı %70-80’lerde. Birçok özel dershaneden bile daha başarılı bir grafik sergiliyoruz. Bunun önüne geçme girişimidir, biz böyle değerlendiriyoruz. Hukuki bir durum olduğunu düşünmüyoruz.

 

Protokol yapılmadığı için böyle bir kapatmaya gittiklerini söylüyorlar. Bu bizim açımızdan yeterli ve doyurucu bir açıklama değildir.

 

***

 

Ayrıca Batman Valiliği’nden yapılan açıklamada öğrencilerin mağduriyetlerinin giderileceği ve Orhan Doğan Eğitim Merkezi’nin evrak eksikliği nedeniyle kapatıldığı duyuruldu.

 

İlgili Link: http://www.batman.gov.tr/haberDetay.asp?ID=1234

 

 

Nüve

 

 

Kim Bu Selim Türkhan?

Featured

Herkesin peşinde koştuğu, son dönemin popüler kitabı ‘AKP Neden Kazanır? CHP Neden Kaybeder?’in kahramanı Selim Türkhan’a Nüve ulaştı.

 

-Kim bu Selim Türkhan?

-Onu böyle gizemli yapan nedir?

-Neden AKP’ye oy veriyor?

-Gün gelir CHP’ye oy verir mi?

-Selim Türkhan’ın öncelikleri nedir?

-Siyasetçilerin göremediği Selim Türkhan’ın gördüğü gerçek ne?

-Selim Türkhan Partisi’nin programına hangi maddeleri yazdırdı?

 

Elini attığı partiyi iktidara taşıyan Selim Türkhan Nüve’ye konuştu.

Pek yakında…

 

 

 

Nüve Tanıtım

Sol Partilerden AKP’ye Sert Tepki

Featured

Uludere’de 35 kişinin bombalanarak öldürülmesinin ardından sol partilerden sert tepki geldi. ÖDP’nin ‘AKP Kardeşimden Elini Çek’ başlığıyla yaptığı basın açıklamasında durum değerlendirmesi yapıldı. Ayrıca partililer ve basın emekçileri Taksim tramvay durağında yapılacak eyleme davet edildi.

 

TKP’den yapılan açıklamada ise ‘Kürt sorunu, gizli pazarlıklar, savaş tellallığı ve izlenmesi mümkün olmayan “açılım” ve “çözüm” bolluğu içinde, yoksulların can verdiği bir gündem oluşturmaya devam ediyor’ denildi. TKP’liler bugün akşam saat 19:30’da Ankara Yüksel Caddesi’nde toplanıp Sakarya Caddesi’ne yürüyecek. Burada bir basın açıklaması yapılacak.

 

Ayrıca EMEP, Genel Başkan Selma Gürkan imzasıyla bir basın açıklaması yaptı. Resmi internet sitesinden yapılan açıklamada ‘Halka yönelik bu saldırının ana sorumlusu uyguladıkları politikalarla, sorumsuz söylemleriyle hükümettir, TSK’dır. Hükümet ve TSK sorumluları derhal istifa etmelidir. Yetkililer; bir an önce açıklama yaparak bu saldırının sorumlularını ve sonuçlarını açığa çıkarmalıdır. Emri verenler ve uygulayanlar hemen yargı önüne çıkarılmalı ve halka karşı işlenen bu vahşetin hesabı verilmelidir’ denildi.

 

 

Nüve

 

 

İzmir’de Evrim Sergisi

Featured

19. yüzyılda Charles Darwin, canlıların oluşumuna dair bir görüş ortaya attı. Buna göre: “Türler belirli sayıda ve değişmez değildir. Canlıların çeşitli formları, atasal türden köken alan ve değişiklikler taşıyan nesillerden ortaya çıkmıştır. Doğadaki sınırlı kaynakları kullanmak açısından bir popülâsyondaki bireyler arasında rekabet vardır ve bu rekabette galip gelen, kalıtsal özelliklerini yeni nesillere aktarabilir.” Darwin’in bu sıra dışı görüşleri birçok çevre için kabullenilemezdi. Günümüze dek tartışılan ve hala tartışılmakta olan evrim düşüncesinin bilimselliği yeni kanıtlarla desteklenmektedir.  Düşünbil Dergisi olarak biz de bu tartışmalara katılarak evrim düşüncesini çeşitli fotoğraf ve resimlerle görsel bir anlatıma dönüştürdük. Bu kapsamda 4,6 milyar yıl önceden günümüze dek geçen süreçte canlıların nasıl evrimleştiğini anlatmaya çalıştık.

 

 

Konak Belediyesi ve Düşünbil Dergisi tarafından organize edilen “the story of Evolution / evrimin öyküsü” adlı serginin danışmanlığını Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümünden Doç. Dr. Cemal Ün, Dokuz Eylül Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji bölümünden Yrd. Doç. Dr. Ahmet Uhri ve Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Tabiat Tarihi Müzesinden Dr. Serdar Mayda üstlendi. “The Story Of Evolution” adlı evrim sergisi 3 Ocak 2012 Salı günü Saat:18:00 da Selahattin Akçiçek Kültür Merkezinde açılacaktır.

 

Bilim ve sanatın aydınlığını, keyfini, coşkusunu birlikte yaşayalım.

 

Açılış: 3 Ocak 2012 Saat: 18:00

Sergilenme Tarihi :3-16 Ocak 2012

Yer :Selahattin Akçiçek Kültür Sanat Merkezi / Eşrefpaşa – İZMİR

Halka Açık ve Ücretsiz

Selahattin Akçiçek Kültür Sanat Merkezi

Adres: Adres : İnönü Caddesi No:2/1 Bayramyeri – İzmir. Telefon: 0232 262 45 90

 

 

Ceza Evine Mektup Gönder

Featured

Şimdiye kadar çokça mektup kampanyaları düzenlendi, fakat ‘katılacağım’ diyenlerin milyonda biri aldı kağıt kalemi eline. Dört ülke arasındaki tutsaklığın getirdiği gündem öylesine yoğun ki, acıları layikiyle yaşamayı, yoldaşlarla dayanışmayı bile öteletiyor insana. Olan dört duvar arasındaki insana oluyor, unutuluyor.

 

Biz istiyoruz ki; TC’ye ‘Ez li vir im’ derken bunu duymaya ihtiyacı olan dört duvar arasına mahkum edilmiş arkadaşlarımızı, dostlarımızı, canlarımızı da unutmayalım…

 

Kampanyanın amacı;

1-Cezaevinde yakını olanların, yakınlarının cezaevi adres bilgilerini cezaevinemektup@gmail.com mail adresi üzerinden bize ulaştırması ve bize ulaşan adres bilgilerini yayımlamak.

2-Listeleri her dem güncel tutmak, tutsaklığı sona eren arkadaşların isimlerini silmek ve güncel tutsakları eklemek

3-Site aracılığıyla çeşitli mektup gönderme aktiviteleri düzenlemek, her ay için farklı bir organizasyon tasarlamak

Sizden gelen ve bizde var olan listelerin birleşiminden tutsak arkadaşlarımızı, bulundukları cezaevlerine göre listeledik. Siz yakınınızın isim, soyismini ve cezaevi adresini yolladığınız sürece biz eklemeye devam edeceğiz.

Tutuklama terörü devam ettiği müddetçe tutsak arkadaşlarımızla dayanışmaya devam edeceğiz. Kürtlerin toplatıldığı gettolar halini alan hapishanelere; umutlarımızı ve hayallerimizi yollayacağız. Kawa’nın torunlarının, esaret zincirini kıracağı güne kadar sözcüklerimizle dayanışmamızı sürdüreceğiz.

‘Akıl tutulması’ olarak seyreden tutuklamalar devam ettiği sürece, onurunu satmayan her Kürd, potansiyel “suçlu” olduğunu, ve yarın kendisinin de alıkonabileceğini unutmamalı!

 

Yarın mektup bekleyen siz olabilirsiniz…

 

Mektup Adresleri Linki: http://www.cezaevinemektup.com/gonder/

 

 

 

230 Kadın Örgütü Bakanlığa Karşı Bayrak Açtı

Featured

Kadın ve aile bireylerinin şiddetten korumaya yönelik yasa taslağı büyük tartışmalara sahne oluyor.

Uzun zamandan bu yana Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ve sivil toplum kuruluşları ile birlikte hazırlanan yasa taslağında öne çıkan birkaç unsur kafaları karıştırmaya devam ediyor. Korunacak kişilerin arasından ‘Yakın İlişki Yaşayan’ ifadesi çıkarılarak ve korunma tedbirleri için yetkileri hakim ve savcılara alıp ‘Mülki İdare Amirlerine’ verilmesi büyük tartışmalar yaratıyor. Tüm bu gelişmelerin üzerine İstanbul Feminist Kolektif, 6 Ocak Cuma akşamı kadınlara ‘toplanma çağrısında’ bulundu. 230 kadın örgütünün imzalayarak Şiddete Son Platformu olarak, oluşturdukları yasa taslaklarının tamamen değiştirildiğini duyurdular. Taslak metinlerinin toplantılarda olumlu görüldüğü ve kabul edildiğini fakat bakanlığın başbakanlığa sunarken değiştirildiğini savunan İstanbul Feminist Kolektif bakanlığın işlevini yitirdiğini belirtti. 4320 sayılı kanunun iyileştirilmesi için çabaladıklarını fakat bu yasanında aşağısında bir yasa tasarısı ile karşı karşıya olduklarını dile getirdiler. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı 12 Ocak Perşembe günü kadın örgütleri ile tekrar toplantı talebinde bulunurken kadın örgütleri artık taslak metinlerini hazırladıkları gibi kabul edilmemesi durumunda masaya hiçbir şekilde oturmayacaklarını duyurdular. Feminist Kolektif, bakanlığın toplantı talebinden önce kadınların geniş katılımı ile çarşamba sabahı basın açıklaması yapacak. Meclisteki partilerin oylamasına sunulmadan önce Ankara’ya gidileceğini duyurarak kadınları örgütlenmeye çağırdı. Mor Çatı’dan görüştüğümüz, bakanlığın toplantılarına da katılan Çiğdem Hacısoftoğlu’nun taslak hakkındaki notlarını paylaşıyoruz.

 

“Olumsuz yönde değişenler:

 

19 .09 .2011 tarihinde Bakanlık Taslağında Mevcut Olan ;

 

“Temel İlkeler”  başlığı altında dördüncü maddede mevcut düzenleme kaldırıldı :

 

Bu madde ( eksiklikleri vardı ki buraya ayrımcılığa ilişkin sağlık, yaş, medeni hal ve cinsel yönelim ifadelerinin eklenmesini istemiştik)  ;

a)Hizmetin sunulmasında insan haklarına dayalı, adil, etkili ve süratli bir usul izlenmesi,

b) Hakkında koruma tedbir kararı alınan kişilere, hizmet sunulmasının insan onuruna yaraşır şekilde yerine getirilmesi,

c) Hizmetin sunulması ve yürütülmesi sırasında kişiler arasında ırk, dil, din, mezhep, milliyet, renk, cinsiyet, siyasal veya diğer fikir yahut düşünceleri, felsefi inanç, millî veya sosyal köken, doğum, ekonomik ve diğer toplumsal konumları yönünden ayrım yapılmaması,

ç) Koruyucu tedbir kararı verilmesi ve uygulanması sırasında hakkında koruma tedbiri verilen kişilerin durumları dikkate alınarak özel ihtimam gösterilmesi,

d) Bu Kanun kapsamında öngörülen tedbirlerin alınması ve uygulanması sırasında; kamu kurum ve kuruluşları, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, üniversiteler, yerel yönetimler, vakıf, dernek ve diğer sivil toplum kuruluşları, gönüllü gerçek ve tüzel kişiler ile özel sektörün işbirliği içinde çalışması ve bu konuda toplumsal sorumluluğun paylaşılmasının sağlanması,

e) Bu Kanun kapsamında verilen hizmetin ülke çapında eşit ve dengeli sunulması şeklinde düzenlenmekteydi.

“ Görevlilerin Eğitimi” başlığı altında on sekizinci maddede mevcut düzenleme kaldırıldı:

Bu madde Aile mahkemesi hâkimleri, Cumhuriyet savcıları, kolluk görevlileri, sosyal çalışma görevlileri ile denetimli serbestlik ve yardım merkezi müdürlüğünde görevli denetim görevlilerinin ve diğer ilgililerin görevlerine başlamadan önce veya görevleri süresince gerekli eğitimi almalarına ilişkin bir düzenlemedeydi ve kadınların uygulamada yaşadığı sorunların çözümünde etkin bir rol oynayacağı düşünülmekteydi. Ancak bu madde de taslaktan çıkarılarak Başbakanlığın onayına sunuldu.

“Uygulamanın Takibi” başlığı altında yirminci maddede mevcut düzenleme kaldırıldı ve buna gerekçe olarak da bütçenin olmadığı gösterildi.

Oysa, Sayın Bakan, Bakanlığın adının değişmesine karşı yapmış olduğumuz tüm eleştirilere karşılık olarak, en azından bu haliyle Bakanlığın icracı bir Bakanlık olduğunu ve bütçesinin son derece arttığını beyan etmişti. Ancak buna rağmen kadına yönelik şiddetle mücadelede son derece önemli bir işleve sahip olacağını düşündüğümüz, izleme mekanizmalarının kurulmasını sağlayabilecek bu madde bütçe nedeniyle kaldırıldı. Kadın Örgütleri bu maddenin geliştirilerek yasada yer almasının gerektiğini ısrarla vurgulamışlardı.

“Mahkeme” başlığı altında yirmi ikinci maddede mevcut düzenleme kaldırıldı:

Bu madde ile halen yürürlükte olan 4320 sayılı yasada, tedbir kararlarının ihlal edilmesi halinde ceza davasının görülmekte olduğu Sulh Ceza Mahkemelerinin yerini Asliye Ceza Mahkemeleri almışken, yapılan değişiklikle maalesef bu düzenleme de kaldırıldı.

“Gizliliğin İhlali “  başlığı altında 23. maddede mevcut düzenleme, daha ayrıntılı ve bu yükümlülüğünü ihlal edeceklere ilişkin cezai yaptırımı içermekte iken, taslağın Başbakanlığa sunulan son halinde, bu maddenin daha soyut olarak düzenlendiğini ve bu hali ile de caydırıcı olmaktan uzaklaştığını görüyoruz.

19.09.2011 tarihli toplantı ve sonrasında belirtmiş olduğumuz hususlar doğrultusunda Bakanlık taslağında olumlu yönde düzenlemeler de yapılmıştır.

Örneğin:

Kadın Örgütlerinin taslağında gerekçeleriyle birlikte ayrıntılarıyla yer alan stalking – ısrarlı takip mağduru olan kişiler de yasanın kapsamı içine alınmışlardır.

Bakanlık taslağının ilk halinde “Koruyucu Tedbirler” başlığı altında düzenlenen maddede, şiddet uygulayan veya şiddet uygulama ihtimali bulunan kişinin kamu görevlisi olması halinde silah veya benzeri araçlarını mesai saatleri dışında kurumuna teslim etmesi düzenlenmiş iken, kadın örgütlerinin itirazları sonucu bu madde düzeltilmiş ve kamu görevlisi olsa dahi mesai saatleri ayrımı yapılmaksızın silah veya benzeri araçlarını teslim edeceğine ilişkin düzenleme getirilmiştir.

Her ne kadar 19 Eylül’deki Bakanlık Taslağında bulunmasa da Ekim ayında yapılan değişiklikle Bakanlık taslağına girmiş olan ve “Haber Verme Sınırlarını Aşma” başlığı ile düzenlenen madde, Kadın Örgütlerince sansür olarak değerlendirmiş ve itiraz edilmiş olup, ilerleyen günlerde Bakanlık tarafından bu madde taslaktan çıkarılmıştır. (Maalesef, 28.11.2012 tarihli gazetelerde, başbakanlığa sunulan taslakta “kadın sömürüsü halinde basına 30.000 TL. ceza geliyor” şeklinde verilen haberler nedeniyle bu konunun yeniden taslağa alındığı görülmüştür.)

“Koruyucu Tedbirler” başlığı altında düzenlenen, şiddet uygulayan veya şiddet uygulama ihtimali bulunan bireyin, korunan bireyin konut, okul ve işyerine yaklaşmamasına ilişkin bölümüne, kadın örgütlerinden gelen öneriler üzerine “bulunduğu yer” ifadesi de eklenmiştir.

Kadın örgütlerinin başından itibaren yasada mutlaka bulunması gerektiğini belirttiği ancak hala taslakta yer verilmeyen kimi önerilerimiz ise şunlardır:

Kadına yönelik şiddetin, kadınlar ve erkekler arasındaki fiili eşitsizlikten kaynaklandığının ve bu yasa ile de bunun giderilmesinin hedeflendiğinin açıkça ifade edilmesi,

Yasanın amacının şiddetin ortadan kaldırılması, şiddetin soruşturulması, cezalandırılması ve kadının güçlendirilmesi olarak açıkça yasada yer alması,

Mağdurun yakınlarının ve şiddetin tanıklarının da bu yasa kapsamında olduğunun açıkça belirtilmesi,

Aleyhine tedbir kararı alınabilecek kişilere azmettiren ve yardım edenlerin eklenmesi,

18 yaş altı kız çocuklarının da bu yasa kapsamında olduğunun açıkça belirtilmesi,

Dijital şiddetin yasada şiddet türlerinden biri olarak açıkça yazılması,

Yasada cinsel yönelimi ve cinsiyet kimliği, sağlık, medeni hal vb. nedenlerle ayrımcılık yapılamayacağının ve bu kişilerin yasa kapsamı dışında bırakılamayacaklarının açıkça yer alması,

Şiddete maruz kalan kadınların, destek ve hizmetler ile yasal tedbirler hakkında ana dillerinde, yeterli ve zamanında bilgi edinmeleri için gereken düzenlemelerin yapılması,

Koruma kararının süresinin tehlike esası gözetilerek belirlenmesi, bu anlamda tehlike devam ettiği sürece koruma kararının süresiz olarak uzatılabileceği hususunun düzenlenmesi,

Kadına Yönelik şiddet suçlarının tümünde şikayet koşulu aranmaksızın soruşturmanın başlaması, kovuşturmanın devam etmesi.

Kadına yönelik şiddet suçlarının arabuluculuk ve uzlaşma hükümlerine tabi olamayacağının açıkça belirtilmesi,

Suçların kabul edilemez gerekçeleri başlığı altında; şiddet eylemleri ile ilgili olarak alınacak tedbirler ve başlatılacak cezai işlemlerde kültür, örf ve adet, gelenek veya “namus” gerekçelerinin kabul edilemeyeceğinin düzenlenmesi,

Kadınları güçlendiren politikalar çerçevesinde yeterli sayıda sığınak açılması, cinsel şiddet kriz merkezleri ve 7/24 hizmet verecek acil şiddet telefon hattının oluşturulması ve ivedilikle işler hale getirilmesi,

Yasanın uygulanmasını takip için, KSGM koordinasyonunda, kadın örgütleri temsilcilerinin de içinde bulunduğu bir izleme ve denetim mekanizması kurulması,

Bakanlığın ilk taslağında yer alan ancak sonradan kaldırılan “Görevlilerin eğitimi” maddesinin yeniden düzenlenmesi, verilecek eğitimin standartları ve içeriği ayrıntılarıyla belirlenmesi,

“Bildirim yükümlülüğü” başlığı altında 8. maddede yer bulan düzenleme ile “herkese” getirilen herhangi bir şekilde öğrendikleri şiddet eylemlerini bildirme yükümlülüğünün kadın örgütlerini de içine alması nedeniyle kabul edilmesi hiçbir koşulda mümkün olmadığından, söz konusu maddenin bu yükümlülüğü sadece kamu gücünü kullananlara getirecek şekilde değiştirilmesi, (Bu bölümün çıkarılacağı şifahen söylendi ama netlik yok)

Kadına karşı şiddet suçlarına ilişkin davalarda, kadın örgütlerinin davaya müdahil olabileceğine dair açık bir düzenlemenin getirilmesi,

24,04.1985 yılında Türkiye tarafından imzalanmış bulunan “Şiddet Suçu Mağdurlarına Devlet Tarafından Tazminat Ödenmesine Dair Avrupa Sözleşmesi” çerçevesinde şiddet suçu mağduru ve mağdur yakınlarına tazminat ödeneceğine dair düzenlemenin yer alması,

Yasa uyarınca yapılan başvuruların gereken aciliyet ve gereken dikkat ve özenle yerine getirilmemesinden sorumlu olan kamu görevlileri hakkında cezai ve hukuki soruşturma yollarının açık olduğuna dair düzenlemenin yapılması,…”

 

Nüve

 

 

Kadınlar Eyleme Çağırıyor

Featured

Bakanlığın yasalarda değişikliğe gitmesi üzerine kadın örgütleri eylem örgütleme kararı aldı. Basın toplantısının ayrıntıları şu şekilde:

 

Basın Toplantısına Çağrı

 

Konu: Şiddete karşı yasa taslağı

Tarih: 11 Ocak 2011

Saat: 12:00

Yer: TMMOB Makina Mühendisleri Odası

Katip Mustafa Çelebi Mah. İpek Sok. No:9/2 Beyoğlu

 

Feminist hareketin ve kadın örgütlerinin; uzun yıllardır süre giden mücadelesinin,  birikimlerinin ve erkek şiddetine karşı edindiği deneyimlerin ışığında 234 kadın örgütünden oluşan Şiddete Son Platformu tarafından hazırlanan taslağı, pek çok kez bakanlığa sunduk ve tümüyle yasalaşmasını talep ettik.

 

4320 sayılı “Ailenin” korunmasına dair kanunda değişiklik yapılmasının gündemde olduğu üstelik yeni düzenlemenin kadın örgütleriyle birlikte yapılacağının duyurulması, kadına yönelik erkek şiddetinin rakamlara sığmadığı şu günlerde, hükümet tarafından nihayet adım atılacağına dair bir umudun doğmasına neden olmuştu. Bu nedenle kadın örgütleri Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın çağrılarına olumlu cevaplar verdi, toplantılara katıldı. Görüş, öneri ve taleplerini ısrarla iletti. Ne var ki geldiğimiz nokta ancak hayal kırıklığı olarak tanımlanabilir. Görüşmelerdeki olumlu havanın aksine her görüşme sonrası taslak kadınların aleyhine kimi ekleme-çıkarmalarla yeniden düzenlendi. Son taslak kadının statüsü genel müdürlüğü tarafından 05.01.2012 tarihinde yayınladı. Şaşırarak ve öfkelenerek gördük ki; taslak bu zamana kadar yapılan önerilerin birçoğunu dikkate almadığı gibi, daha önce var olmayan pek çok sorunu da içeriyor ve bu haliyle kabul edilemez.

 

Kadın örgütleri, taslakla ilgili görüşme yapmak üzere 12.01.2011 tarihinde yapılacak yeni bir toplantıya çağrıldı. Bu toplantı öncesi, son taslakla ilgili görüşlerimizi sizlerle paylaşmak istiyoruz.

 

Katılımınızı bekliyoruz.

 

 

İstanbul Feminist Kolektif

Kadın Cinayetlerine Karşı İsyandayız Kampanyası

Amargi

Bağımsız Feministler

Filmmor

Kadav

Kadının İnsan Hakları  – Yeni Çözümler Derneği

Morçatı

Sosyalist Feminist Kolektif

 

 

Samanyolu Tv’den Müthiş Bir Haber Daha

Featured

Geçtiğimiz günlerde, Oda Tv davası kararını henüz hakim açıklamadan 21 dakika önce açıklayarak herkesi şaşırtan Samanyolu Tv, yine müthiş bir habere imza attı.

Frito Lay firması tarafından üretilen ve dağıtılan Doritos Fritos adlı ürünün üzerindeki domatesi işaretleyerek, hıristiyanlarca kutsal sayılan ‘hac’ işaretini yakaladı.

 

 

Haberde ‘Çocukların Aldığı Doritos Ürününde HAÇ İşareti‘ başlığı kullanıldı.

 

Nüve

 

 

Ankara’da Uluslararası 2. El Film Festivali

Featured

Festival Fena Halde Futbola Benzer!

 

“Elemiyoruz, Ellemiyoruz” sloganıyla yola çıkan ve daha önce en az bir film festivalinden elenmiş filmlerin katılabildiği, “Uluslararası 2. el Film Festivali”, yoluna yeşil sahalarda devam ediyor.

 

Festival Bu Sene Futbolu Konuşuyor!

 

2007 yılında kurulan 2.el Film Festivali, beş yıldır ön elemede elenen filmlere ev sahipliği yapıyor. Daha önce herhangi bir film festivalden elenen, bir kenara atılan 1.000’e yakın film beş yıl boyunca festival gösterimlerinde yerini aldı ve almaya devam ediyor.

 

Geçtiğimiz yıl son kez düzenlenen ANKAmall 2.el Kısa Film Festivali kapanış töreninde uzun metraj filmlere el atılacağını açıklayan festival ekibi; kısa filmleri toplamaya ve seyirciyle buluşturmaya devam edileceğini vurgulamıştı.

 

Bu sene 29 Şubat- 4 Mart 2012 tarihleri arasında Ankara’da ‘Futbol Konsepti’ ile düzenlenecek olan festival; yarışmasız, jürisiz gösterim koşulu olmaksızın, 2007 yılından itibaren ulusal ve uluslararası film festivallerinden elenen uzun metraj filmlerin gösterimini üstlenecek. Film başvuruları ise 1 Aralık 2011’de başlayıp 1 Şubat 2012’de son bulacak. Mahalle Maçlarından Birinci Lige!

 

Yıllar önce düşük bütçelerle ve sınırlı taraftar sayısıyla düzenlenen festival, yıllar sonra ilk kez birinci lige çıkmanın gururunu yaşıyor. Birinci ligin “köklü”, “güçlü” takımlarının arasında, dört büyüklere inat, düşük bütçesiyle mücadelesine devam etmek istiyor. Festival bu isyanını şöyle özetliyor: Birinci ligde, bizim takım da var! Bundan sonraki yıllarda, her yıl farklı bir konseptin yer alacağı festival içeriği, 2012 yılı için ‘Futbol Konsepti’ üzerine kurulacak. Festivalde başlıklar ise Film Asla 90 Dakika Değildir, Önümüzdeki Festivallere Bakacağız, Dar Bütçeyle Kısa Film Çekmeler, Şike Var, Hakem Hatası olarak şekillendirilecek.

İkinci Olmak Zordur!

 

Festival kapsamında atölye, söyleşi, imza günü, konser gibi etkinliklerin yanı sıra bir futbol turnuvası düzenlenecek. Yönetmenler, oyuncular, sinema yazarları, festivalciler, kısacılar ve destekçiler olmak üzere festivalin 6. yılına özel olarak 6 kişiden oluşan 6 takım oluşturulacak ve festivale renk katılacak. Maçlar festivalin ana sponsoru olan ANKAmall Alışveriş Merkezi’nde gerçekleştirilecek. Turnuva sonunda ise kupa; 1. olan takıma değil 2. takıma verilerek 2.el Film Festivali’nin ismine vurgu yapılacak.

 

Detaylı bilgi için:

2.el Film Festivali Basın Koordinatörü:

Duygu Gür: +090.0538.649.74.65

d@ikincielfestivali.org | info@ikincielfestivali.org | http://www.kisafilm.com/www.ikincielfestivali.org

Kaynak: http://www.kisafilm.com/

Başbakan Erdoğan’ı Frodo’ya Benzettiler: New York Times Operasyon Yer Mi?

Featured

Nüve Yorumu: Türkiye cezaevlerinde 97 gazeteci yatmakta ve savcılar muhaliflere cadı avı başlatmış durumdalar. Gazetelerin operasyon yediği bir dönemde New York Times çalışanlarını daha dikkatli olmaları konusunda uyarmayı borç biliyoruz.

 

‘Erdoğan ateşe atması gereken yüzüğü taktıkça rahat ediyor’

 

Amerikan New York Times gazetesi, İlker Başbuğ’un tutuklanması ve CHP lideri Kılıçdaroğlu hakkında savcılık tarafından fezleke hazırlanması konusunda bir yorum yazısı yayınladı. 20 yıldır Türkiye’de yaşayan ve Türkiye konusunda birçok kitaba imza atan Andrew Finkel imzalı yazıda AKP için Yüzüklerin Efendisi filmindeki başrol oyuncusu Frodo Baggins benzetmesi de yapıldı. İşte o yazıdan satırbaşları:

 

Başbuğ suçlu çünkü…

 

Türk ordusu yıllardır kendi görev tanımı içinde ‘hizmet ettiği hükümetten ülkeyi koruma’ gibi bir sorumluluğu da bulunduruyordu. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana 3 kez darbe yaptılar. Bu nedenle eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un hapse atılması tam bir “adamın köpeği ısırması” durumuydu. Şimdi de 94 yaşındaki darbeci general Kenan Evren’in ömür boyu hapisle yargılanması gündemde. Başbuğ aslında başında bulunduğu kurumun propagandasına inandığı için suçlu, yani Türk ordusunun Türk siyasetinde ayrıcalıklı bir yeri olduğuna yönelik propagandaya…

 

Gözü açık demokrasi

 

Hükümet, ordunun bu müdahalelerini önlemek konusunda ne kadar doğruysa, generallerin yarattığı yapıyı dağıtmak konusunda da o kadar yavaş kalıyor. Türkiye’nin sivil liderleri sistemi reforme etmeli. Bu hafta ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu, sadece savcıların siyasi motivleri olduğunu söylediği için soruşturmaya maruz kaldı. İfade özgürlüklerine yönelik bu tür müdahaleler son bulmazsa Türk demokrasisi bir gözü açık uyumak zorunda kalacak.

 

AKP geçen yıl 1982 Anayasası’nı değiştirme vaadiyle büyük bir zafer kazandı. Ancak Türkiye’nin kutuplaşmış yapısı düşünüldüğünde bu tutulması zor bir söz. Eski yapının önemli pozisyonlarını büyük ölçüde ele geçirdikten sonra kendi otoritesini kısıtlayacak reformları yapmak konusunda şimdi isteksiz davranıyor. Bu, Yüzüklerin Efendisi filmindeki Frodo Baggins’in içinde bulunduğu durumu andırıyor. Yüzüğü ateşe atması gerektiğini biliyor, ancak yüzüğü taktıkça kendini giderek daha rahat hissediyor.

 

Yüzüğün sırrı

 

Film uyarlaması milyonlarca kişi tarafından izlenen Tolkien’in ünlü romanı Yüzüklerin Efendisi’nde yüzük kötülüğün simgesidir. Kötülüğü simgeleyen güç, yüzüğü ele geçirerek gezegenin tümüne hakim olmak ister. Ona karşı çıkanlar ise yüzüğü imha ederek kötülükten kurtulmak için çabalar. Frodo yüzüğü imha etme görevi, gezegendeki genç hobbit Frodo’ya verilir. Frodo zaman zaman yüzüğün büyüsüne kapılsa da sonunda yüzüğü imha ederek gezegeni kötülüklerden kurtarır.

 

 

Kaynak: Vatan

 

 

Mimarlar Derneği 1927′de Ankara’nın Heykelleri ve Anıtları Söyleşisi

Featured

Mimarlar Derneği 1927, 17 Ocak’ta Ankara’nın Heykelleri ve Anıtları adlı bir söyleşi düzenleyecek. Dernekten yapılan söyleşi çağrısı şu şekilde:

 

17 Ocak 2012 Salı günü saat 19.30′da, Nevin Apaydın (KORDER adına) tarafından gerçekleştirilecek olan “Ankara’nın Heykelleri ve Anıtları” konulu söyleşiye bekleriz.

 

Sunu Özeti

 

Türkiye’de çok uzun bir geçmişi olmayan heykelin Ankara’daki öyküsü. Gezgin heykeller, kaldırılanlar, hatıra fotoğraflarında yer alanlar…

 

Mimari ile heykelin bağı çok yoğun. İkisinde de kütle ve mekan anlayışı var. İkisi de üç boyutlu bir sanat. Ama mimarlar biraz unutmuş heykeli. Azıcık anımsatmakta yarar var.

 

Ankara’da kaç tane anıt ve heykel  var acaba dedik ve çıktık yola. Bir süredir heykel avcılığı yapıyoruz.

 

Kimi heykeller şanslı, çevresi kalabalık, insanlar gelip yanında oturuyor, fotoğraf çektiriyor.

Kimilerininse bahtı açık değil;, bir parkın köşesinde bekleyip duruyorlar. Kuşlardır çoğu zaman tek ziyaretçileri.

 

Bazıları ise sanki yoklar, görünmezlik pelerinine bürünmüşler. Yanından geçenlere sorarsınız, hiç farkında değillerdir sessizce çığlık atan heykellerin.

 

Heykeller kağıtlar uçmasın diye üstüne koyduğumuz ağırlıklar gibidir. Kentin belleğinin uçmaması için önemli bir işlev görür.

 

 

Mimarlar Derneği 1927

Birlik Mahallesi 406. Sokak No:9/B

06610 Çankaya /Ankara

Tel: +90 (312) 495 06 64 – 65

Fax: +90 (312) 495 06 66

Gsm: 0530 314 16 95

e-mail: info@md1927.org.tr

web: www.md1927.org.tr

 

 

19 Ocak 2012 Perşembe: Taksim’den AGOS’a

Featured

Hrant Dink’i yok ettikleri günden bu yana tam beş yıl geçti. Beş yıl önce onu yüz binler İstanbul caddelerinde akarak, milyonlar ağlayarak uğurladı.

Beşinci yılında o büyük dayanışmayı, o sessiz çığlığı, o çok büyük anlam taşıyan demokratik çıkışı tekrarlamak dileği ve umudundayız.

Beş yıl boyunca cinayetin yargılanma sürecini hepimiz içimiz burkularak, öfkelenerek, isyan ederek izledik. Karşımıza üç beş tetikçi çıkardılar ve bununla yetinmemizi istediler.

O yüzden 19 Ocak 2012 Perşembe günü Hrant Dink’i olabildiğince büyük bir kitlenin katılımıyla anmak daha da bir anlam ve önem kazanıyor.

Ama bunu olabildiğince geniş kesimlere duyurmakta ve katılımlarını özendirmekte sizin yardımınıza, desteğinize şiddetle ihtiyacımız var. Katkılarınız olmadan bunu başaramayız.

19 Ocak Perşembe günü saat tam 13’de Taksim Meydanının Elmadağ’a olan yönünde toplanacağız ve AGOS’un önüne yürüyeceğiz.

Slogan yok. Örgütsel flama, bayrak yok. Bu sessiz bir çığlık.

Önümüzdeki Pazartesi, Salı ve Çarşamba boyunca ulaşabildiğiniz herkese, üyesi olduğunuz her mail grubuna, meslek örgütüne, STK’ya bu çağrıyı duyurmakta bize omuz verin.

19 Ocak günü kendinizin de o yürüyüş kolunda saf tutun.

Şimdiden teşekkürler…

 

Hrant’ın Arkadaşları

 

 

19.Adalet ve Demokrasi Haftası Başlıyor

Featured

um:ag öncülüğünde ve demokratik kitle örgütlerinin birlikteliği ile yürütülen Adalet ve Demokrasi Haftası etkinliklerinin 19.su başlıyor.

 

Bu yıl 24 Ocak-31 Ocak tarihleri arasında; ‘Yargısız Adalet Adaletsiz Hukuk‘ temasıyla toplanacak etkinlikler öncesinde um:ag’dan yapılan açıklama ve program şu şekilde:

 

Bu yıl on dokuzuncusunu gerçekleştirdiğimiz Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı önderliğinde ve 50’den fazla sivil toplum örgütünün katkılarıyla hazırlanan “Adalet ve Demokrasi Haftası” başlıyor. 

Uğur Mumcu’nun öldürüldüğü 24 Ocak ile Muammer Aksoy’un öldürüldüğü 31 Ocak tarihleri arasında gerçekleştirdiğimiz etkinliklerde Atatürkçülüğün tam bağımsızlık ilke ve inancıyla, her türlü gerici, baskıcı ve sömürücü güce karşı koyacağımızı; ülkemizde yaşanan faili meçhul cinayetler, haksızlıklar, yolsuzluklar karşısında suskun kalmayacağımızı ve aydınlarımızı unutmayacağımızı bir kez daha dile getireceğiz.

19. Adalet ve Demokrasi Haftası’nın ana başlığını “Yargısız Adalet Adaletsiz Hukuk” olarak belirledik.

Akademisyenlerin, sanatçıların, gazetecilerin, düşünürlerin katılımlarıyla paneller, sergiler, söyleşiler, konferanslar, belgesel film gösterimleri ve müzik dinletileri ile geçecek hafta 24 Ocak 2012 Salı günü Uğur Mumcu’nun evinin önünde saat 12:00’de toplanmamızla başlayacak.

Tüm dostlarımızı bekliyoruz…

 

PROGRAM

 

24 OCAK 2012 SALI

Uğur Mumcu Anıtına Çelenk Bırakma

Saat, Yer: 11.00, Batıkent Uğur Mumcu Parkı

Düzenleyen: Batıkent Birlikteliği

*

UĞUR MUMCU SESLENİYOR: YARGISIZ ADALET ADALETSİZ HUKUK

Saat, Yer: 12.00

KARANFİL VE MUMLARIMIZLA UĞUR MUMCU’NUN SOKAĞINDAYIZ

Düzenleyen: um:ag

*

Anıtmezar Ziyareti

Saat, Yer: 14.30, Cebeci Asri Mezarlığı

*

Sergi-Belgesel Film Gösterimi

Saat,Yer: 18.00, Cumhuriyet Kültür Merkezi

Sergi: Uğur Mumcu’nun Kaleminden Siyasi Cinayetler “ÖLDÜRÜLÜRKEN BİZLER…”

Belgesel Film Gösterimi: İz Sürerken

Düzenleyen: Cumhuriyet Gazetesi

 

——————————————————————————————–

Sergi: Neden Öldürüldüler?

Çağdaş Sanatlar Merkezi, 24-31 Ocak 2012

Düzenleyen: um:ag

*

Fotoğraf Sergisi: Uğur Mumcu’nun Ardından

Hazırlayan: Gürsel Gökçe

ODTÜ Mezunları Derneği Vişnelik Tesisleri, 25-31 Ocak 2012

Düzenleyen: ODTÜ Mezunları Derneği

———————————————————————————————

 

25 OCAK 2012 ÇARŞAMBA

Fotoğraf Gösterisi: Uğur Mumcu’nun Ardından

Saat, Yer: 13.30, Çağdaş Sanatlar Merkezi

Hazırlayan: Gürsel GÖKÇE

Düzenleyen: um:ag

*

Açıkoturum: Gazetecilerin Gözünden Eğitim Sorunları

Saat, Yer: 14.00, Çağdaş Sanatlar Merkezi

Yöneten: Erdal ATICI

Konuşmacılar: Ünal ÖZMEN, Mahmut LICALI, Kıvanç EL

Türkü Dinletisi: Berkant KAVAK

Düzenleyen: Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı

*

Drama: Sesleniş-Uğur Mumcu

Saat, Yer: 16.30, Çağdaş Sanatlar Merkezi

Hazırlayanlar: Doç. Dr. Ömer ADIGÜZEL, Serap ANTEPLİ

Düzenleyen: Çağdaş Drama Derneği

*

Açıkoturum: Kadına Şiddeti Nasıl Önleriz?

Saat, Yer: 18.00, Çağdaş Sanatlar Merkezi

Yöneten: Ayşe CEYLAN

Konuşmacılar: Birgül Ayman GÜLER, Sevgi ÖZEL, Şenal SARIHAN

Düzenleyenler: Cumhuriyet Kadınları Derneği, ÇYDD Ankara Şubesi, Dil Derneği

 

*

Söyleşi: Uğur Mumcu’nun İzinde Bugün

Saat, Yer: 18.00, Cumhuriyet Kültür Merkezi

Konuşmacı:  Işık KANSU, Ahmet TAN

Düzenleyen: Cumhuriyet Gazetesi

*

Belgesel Film Gösterimi

Saat, Yer: 19.30, ODTÜ Mezunları Derneği Vişnelik Tesisleri

Bir Adım Ötesi

Yönetmen: Tülin DAĞ

Taşlaşan Vicdanlar

Yönetmenler: Cenk ÖRTÜLÜ, Zeynel KOÇ

Düzenleyenler: Dünya Kitle İletişim Vakfı, ODTÜ Mezunları Derneği

 

26 OCAK 2012 PERŞEMBE

Belgesel Film Gösterimi: Oğlunuz Erdal

Saat, Yer: 12.00, Çağdaş Sanatlar Merkezi

Yönetmen: Tunç ERENKUŞ

Yapım: Sosyal Araştırmalar Vakfı

Düzenleyen: Dünya Kitle İletişim Vakfı

*

Açıkoturum: Nasıl Düşünelim? -Düşünmenin Pratik Yöntemleri

Saat, Yer: 14.00, Çağdaş Sanatlar Merkezi

Yöneten: Nazım MUTLU

Konuşmacılar: Prof. Dr. Hüseyin BAŞAR, Haydar ATEŞ

Düzenleyen: Ulusal Eğitim Derneği

*

Açıkoturum: Basın Özgürlüğü

Saat, Yer: 14.30, A.Ü. Ziraat Fakültesi Salonu

Konuşmacılar: Ahmet ABAKAY, Suheyl BATUM, Emine Ülker TARHAN, Nur SERTEL

Düzenleyen: Atatürkçü Düşünce Derneği

*

Söyleşi: Herkes İçin Adalet

Saat, Yer: 16.30, Çağdaş Sanatlar Merkezi

Konuşmacı: Rıza TÜRMEN

Düzenleyen: CHP Ankara İl Başkanlığı

*

Fotoğraf Gösterisi: Yaşamak Direnmektir

Saat, Yer: 18.00, Çağdaş Sanatlar Merkezi

Hazırlayanlar: Nazender SÜZER; Gürsel GÖKÇE

Düzenleyen: um:ag

*

Söyleşi: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Diplomasi

Saat: 18.30, Çağdaş Sanatlar Merkezi

Konuşmacı: Prof. Dr. Hüner TUNCER

Düzenleyen: ÇYDD Ankara Şubesi

*

Açıkoturum: Uğur Mumcu’nun İzinde Bugün – Neden Öldürüldüler?

Saat, Yer: 19.00, Büyük İncirli Köy Derneği Salonu

Konuşmacılar: Işık KANSU, Orhan TÜLEYLİOĞLU

Düzenleyen: Yozgat Demokrat Dernekleri Federasyonu

 

27 OCAK 2012 CUMA

Belgesel Film Gösterimi: İbret Olsun Diye

Saat, Yer: 11.00, Çağdaş Sanatlar Merkezi

Yönetmen: Necati SÖNMEZ

Düzenleyen: Dünya Kitle İletişim Vakfı

*

Açıkoturum: Anayasa ve Eğitim

Saat, Yer: 12.30, Çağdaş Sanatlar Merkezi

Yöneten: İsmet YALÇINKAYA

Konuşmacılar: Mustafa DEMİR, Mustafa GAZALCI, Ali KURT

Düzenleyen: Eğit-Der

*

Söyleşi: Emperyalizm, Adalet ve Hukuk

Saat, Yer: 15.00, Çağdaş Sanatlar Merkezi

Konuşmacı: Ali Rıza AYDIN

Düzenleyenler: NÜSED, Ankara Tabip Odası, Tüketici Hakları Derneği

*

Açıkoturum: Türkiye’nin Dönüşümü: KHK’lı Yönetim

Saat, Yer: 18.00, Mülkiyeliler Birliği Salonu

Yöneten: N. İlter ERTUĞRUL

Konuşmacılar: Yard. Doç. Dr. Sonay Bayramoğlu ÖZUĞURLU, Ali SOMEL, Dr. Kamil KARATEPE, Doç. Dr. Yücel ÇAĞLAR

Düzenleyen: Mülkiyeliler Birliği

*

Söyleşi: Uğur Mumcu’nun İzinde Bugün

Saat, Yer: 18.30, Yenimahalle Belediyesi Çayyolu Semt Birimi Konferans Salonu

Konuşmacı: Işık KANSU

Düzenleyen: Atatürkçü Düşünce Derneği

 

28 OCAK 2012 CUMARTESİ

Açıkoturum: Basın Özgürlüğü ve Tutuklu Gazeteciler

Saat, Yer: 10.00, Çağdaş Sanatlar Merkezi

Yöneten: Ahmet ABAKAY

Konuşmacılar: Kemal GÖKTAŞ, Emine ALTUNKAYA, Kerem ALTIPARMAK

Düzenleyen: Çağdaş Gazeteciler Derneği

*

Söyleşi: Cumhuriyet Ekonomisinin İnşasında Gazi Mustafa Kemal’in Stratejik Önderliği

Saat, Yer: 12.00, Çağdaş Sanatlar Merkezi

Konuşmacı: Serdar ŞAHİNKAYA

Düzenleyen: TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası

*

Söyleşi: Yargısız Adalet Adaletsiz Hukuk

Saat, Yer: 13.30, ODTÜ Mezunları Derneği Vişnelik Tesisleri

Konuşmacı: Av. Mehdi BEKTAŞ

Düzenleyen: ODTÜ Mezunları Derneği

*

Açıkoturum: Teokratik Faşizm ve Ulusal İstenç (Milli İrade)

Saat, Yer: 14.00, Çağdaş Sanatlar Merkezi

Sunum: Muzaffer İlhan ERDOST

Yöneten: Av. Halil SEVİNÇ,

Konuşmacılar: Prof. Dr. Korkut BORATAV, Ömer Faruk EMİNAĞAOĞLU, Şenal SARIHAN, Mustafa GAZALCI

Düzenleyen: TİHAK

*

Söyleşi: Hukuksuzluğun Hukuku

Saat, Yer: 14.00, Eğitim-İş Ankara Şubesi Salonu

Konuşmacı: Ali Nejat ÖLÇEN

Düzenleyen: Eğitim-İş Ankara Şubesi

*

Açıkoturum: Basın Özgürlüğü Sorumluluğu- Araştırmacı ve Soruşturmacı Gazetecilik

Saat, Yer: 16.30, Çağdaş Sanatlar Merkezi

Yöneten: Uğur DÜNDAR

Konuşmacılar: Bekir COŞKUN, Haluk ŞAHİN

Dinleti: Sabahat AKKİRAZ, Tolga ÇANDAR

Düzenleyen: um:ag

*

Fotoğraf Gösterisi: Uğur Mumcu’nun Ardından – Yaşamak Direnmektir

Saat, Yer: 18.30, Ahmet Taner Kışlalı Kültür Merkezi

Hazırlayanlar: Gürsel GÖKÇE, Nazender SÜZER

Düzenleyen: Batıkent Birlikteliği

*

Açıkoturum: Yargısız Adalet Adaletsiz Hukuk

Saat, Yer: 19.00, Ahmet Taner Kışlalı Kültür Merkezi

Yöneten: Gökhan GÜNAYDIN

Konuşmacılar: İlhan CİHANER, Nusret SENEM

Düzenleyen: Batıkent Birlikteliği

 

29 OCAK 2012 PAZAR

Belgesel Film Gösterimi: Bir Adım Ötesi

Saat, Yer: 11.30, Çağdaş Sanatlar Merkezi

Yönetmen: Tülin DAĞ

Düzenleyen: Dünya Kitle İletişim Vakfı

*

Açıkoturum: Bana Yargını Söyle

Saat, Yer: 13.00, Çağdaş Sanatlar Merkezi

Yöneten: Haluk YALVAÇ

Konuşmacılar: Prof. Dr. Birgül Ayman GÜLER, Av. Metin FEYZİOĞLU, İlhan TAŞÇI

Düzenleyen: Ankara Cumhuriyet Okurları

*

Açıkoturum: Bağımsız Yargı

Saat, Yer: 14.00, Sincan ADD Lokali

Yöneten: Çağdaş SAYAN

Konuşmacılar: Şahin MENGÜ, Tuncay ALEMDAROĞLU

Düzenleyen: Atatürkçü Düşünce Derneği

*

Açıkoturum: Kürt Sorunu ve Çözüm Önerileri

Saat, Yer: 15.30, Çağdaş Sanatlar Merkezi

Konuşmacılar: Doç Dr. İbrahim KAYA, Sezgin ÖZTÜRK

Düzenleyen: ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu

*

Film Gösterimi: Adalet Oyunu

Saat, Yer: 18.00, Çağdaş Sanatlar Merkezi

Yönetmenler: Mahur ÖZMEN, Ali ÖZUYAR

Düzenleyen: Mülkiyeliler Birliği

 

30 OCAK 2012 PAZARTESİ

Belgesel Film Gösterimi: Taşlaşan Vicdanlar

Saat, Yer: 13.00, Çağdaş Sanatlar Merkezi

Yönetmenler: Cenk ÖRTÜLÜ, Zeynel KOÇ

Düzenleyen: Dünya Kitle İletişim Vakfı

*

Açıkoturum: Demokratik Yaşamda Anayasa Değişiklikleri ve Özgürlükler

Saat, Yer: 14.00, Çağdaş Sanatlar Merkezi

Açılış Konuşması: Masum TÜRKER

Yöneten: Erol TUNCER

Konuşmacılar: Hikmet Sami TÜRK, Fikret BİLA, Prof. Dr. Sina AKŞİN

Düzenleyen: Demokratik Sol Parti

*

Açıkoturum: 12 Mart, Uğur Mumcu ve Devrim Dergisi

Saat, Yer: 16.30, Çağdaş Sanatlar Merkezi

Yöneten: Ekrem KABAY

Konuşmacılar: Uluç GÜRKAN, Ersan BARKIN

Düzenleyen: Nasıl Dergisi

*

Belgesel Film Gösterimi: Köy Enstitüleri – Bir Meçhul Öğretmen

Saat, Yer: 18.30, Çağdaş Sanatlar Merkezi

Yönetmen: Tarık AKAN

Düzenleyen: Bahçelievler Deneme Lisesi Mezunları Derneği

*

Söyleşi: Köy Enstitüleri’nden Günümüze

Saat, Yer: 19.00, Çağdaş Sanatlar Merkezi

Konuşmacı: Suay KARAMAN

Düzenleyen: Bahçelievler Deneme Lisesi Mezunları Derneği

*

Açıkoturum: Uğur Mumcu ve Mülkiyeli Çalışma Arkadaşları

Saat, Yer: 18.00, Mülkiyeliler Birliği Salonu

Konuşmacılar: Altan ÖYMEN, Uluç GÜRKAN, Vecdi SEVİĞ, Ahmet TAN, Doğan AKIN

Düzenleyen: Mülkiyeliler Birliği

 

31 OCAK 2012 SALI

 

Muammer Aksoy’u Anma-Anıtmezar Ziyareti

Saat, Yer: 12.30, Cebeci Asri Mezarlığı

*

Açıkoturum: Yargısız Adalet Adaletsiz Hukuk

Saat, Yer: 14.30, Çağdaş Sanatlar Merkezi

Konuşmacılar: Av. Metin FEYZİOĞLU, Av. Celal ÜLGEN, Av. Şükrü GÜNEL

Düzenleyenler: Türkiye Barolar Birliği, Ankara Barosu, Türk Hukuk Kurumu

*

Belgesel Film Gösterimi: Bir Yudum İnsan-Uğur Mumcu

Saat, Yer: 18.30, Çağdaş Sanatlar Merkezi

Yönetmen: Nebil ÖZGENTÜRK

Düzenleyen: um:ag

*

Geleneksel Kapanış Gecesi

Müzik Dinletisi: SUAVİ

Saat, Yer: 19.00, Çağdaş Sanatlar Merkezi

Düzenleyen: Tüm Katılımcılar

 

ETKİNLİK YERLERİ

Uğur Mumcu Parkı: Uğur Mumcu Mahallesi, Batıkent

Uğur Mumcu’nun Sokağı: Gaziosmanpaşa

Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi: Kennedy Cd. No:4 Kavaklıdere

Ahmet Taner Kışlalı Kültür Merkezi: Yenibatı Mah. 513. Sokak Koşuyolu Arkası Batıkent

Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Konferans Salonu: Dışkapı

Eğitim-İş Ankara Şubesi Salonu: Mithatpaşa Cad. No:28/7 Kızılay

ODTÜ Mezunları Derneği Vişnelik Tesisleri: 1540.Sokak No:58 100. Yıl Balgat

Yenimahalle Belediyesi Çayyolu Semt Birimi Konferans Salonu: Otobüs son durağı No:94 Kat:4 Çayyolu

Cumhuriyet Kültür Merkezi: Ahmet Rasim Sok. No: 14 Çankaya

Büyük İncirli Köy Derneği Salonu: Şahintepe Mah. 672.Sk No:9 Mamak

Mülkiyeliler Birliği Salonu: Konur Sokak No:1 Kızılay

 

Nüve

 

 

Radyo ODTÜ’de Neler Oluyor?

Featured

Radyo ODTÜ’de hiçbir açıklama veya duyuru yapılmaksızın kültür pazarı programları Aralık ayında yayından kaldırıldı. Yayıncılarına birer telefonla bildirilen karar hem yıllardır radyoya emek veren programcıları, hem de kültür pazarı kuşağının Ankaralı dinleyicilerini üzdü.

 

1994’te ODTÜ Radyo Topluluğu’nun çalışmaları ile yayın hayatına başlayan Radyo ODTÜ, Pop-Rock, Alternatif-Rock tarzı yabancı müzik yayınları ile Ankara’nın köklü özel radyolarından. Müzik yayınının yanında “kültür pazarı” kuşağında Pazar günleri  arkeolojiden, tangoya, eski kırkbeşliklerden, rock tarihine, politikaya çeşitli konularda programlar yayınlanmaktaydı. Aralık ayında kültür pazarı kuşağı programları aniden yayından kaldırıldı.

 

Neler olduğunu anlamak için görüştüğümüz, kurulduğu ilk dönemden bu yana Radyo ODTÜ’nün içinde yer alan programcılardan birisi Gazete Solfasol’a şunları söyledi: “Bu 1,5 yıllık bir mesele. Geçen sene bir borç meselesi yüzünden tüm yayın kurulu istifa edip ayrılmıştı. Sonra işleri daha fazla sayıda ve tecrübesiz bir ekip ele aldı. Bunun yanında yıllardır ODTÜ rektörlüğünden sağlanan desteğin yeni rektörle beraber kaybedilmiş olması da radyoyu çok etkiledi. Yani radyo artık sahipsiz. Ama onca birikimin ardından ölüsü bile yetiyor, ödüller almaya. Radyonun kimliğini oluşturan kültür programları geçen yıl boyunca yayınlanamamıştı. Bu sene de 9 hafta yayınlanabildi ve hiçbir kurumsal yaklaşımı, ahlaki ve etik boyutu yansıtmayan şekilde sonlandırıldı. Bu konuda yazılmış tek satır yazı yok, gerekçe yok, Programların sonlandırıldığı yayıncılarına birer telefonla bildirildi. Yıllardır gidiyoruz radyoya, gönüllü olarak program yapıyoruz. İş tanımımız da yok. haklarımız vb. durumlar da belirsiz. Üzgünüz.”

 

Sonuçta pek çok ulusal radyo kanalına da ilham kaynağı olan kültür pazarı kuşağı programları artık yok. Radyo ODTÜ’nün gelecek planları ise belirsiz. Başta sorduğumuz sorunun peşinde olmayı sürdüreceğiz: Radyo ODTÜ’de neler oluyor?

 

Kaynak: Gazete Solfasol

 

 

Çocuk Hakları Merkezi Açılıyor

Featured

Gündem Çocuk dergisi tarafından; Ankara, Tunalı Hilmi Caddesi’nde Çocuk Hakları Merkezi açılıyor.

 

Yapılan açıklama ve davet şu şekilde:

 

2005 yılından bu yana çocuk hakları alanında her çocuğun hak sahibi, eşit, özgür ve onurlu birer birey olarak, barış içerisinde, iyi ve mutlu bir yaşam sürmesi için çocukların yararına bütüncül bir dönüşümü ısrarla savunan Gündem:Çocuk, çalışmalarını artık Gündem: Çocuk! Çocuk Hakları Merkezi çatısı altında daha örgütlü ve güçlü bir şekilde sürdürecek.

 

Dostlarımızın, üyelerimizin desteği ve katkısı ile kurduğumuz merkezimizin; GÜNDEM ÇOCUK! ÇOCUK HAKLARI MERKEZİ’nin açılışında sizinle bir arada olmak bizleri onurlandıracaktır.

 

Sevgiyle,

Mehmet Onur Yılmaz

 

28 OCAK 2012 Cumartesi

Saat: 17:00 – 20:00

Dinleti: GeçErken Trio

 

ADRES:

Tunalı Hilmi Caddesi No: 54 Kat:4 Daire:8

06660 Kavaklıdere/ Ankara

www.gundemcocuk.org

 

LCV :

0 312 437 76 41

0 536 956 64 26

 

Nüve

 

 

SE’den Erdoğan’a: Artık Yeter!

Featured

Sosyalist Enternasyonal’den Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a “Ya Basta” (Artık Yeter) kararı çıktı. Erdoğan için kınama 11 bin 487 kilometre öteden geldi.

 

Dünya çapında 162 siyasi partiyi temsil eden ve 1951 yılında şimdiki halini alan Sosyalist Enternasyonal’in (SE) Kosta Rika’nın Başkenti San Jose’de yapılan 2 günlük toplantısında Türkiye’deki son siyasi gelişmeler de ele alındı. Toplantıda CHP’yi Parti Meclisi üyesi ve İstanbul Milletvekili Umut Oran temsil etti.

 

Sosyalist Enternasyonal, Türkiye’deki anti-demokratik uygulamaları eleştirmek için hazırladığı “İfade Özgürlüğü ve Yargı Bağımsızlığının Türkiye’deki Durumu” başlıklı bildirgede CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik fezlekeyi kınadı.

 

Bildirgede Sosyalist Enternasyonal’in Kılıçdaroğlu’na yönelik fezlekeyi 2007 yılından beri süren baskıların son adımı olarak gördüğü ifade edilirken, parasız eğitim isteyen öğrencilerden hidroelektrik santrallere karşı çıkan köylülere kadar uzanan bir listede baskıların sürdüğü, Çağdaş Gazeteciler Derneği’ne (ÇGD) göre Türkiye’de 60’ın üzerinde gazetecinin tutuklu olduğu ve 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan referandum sonucunda Türkiye’deki yargının da yürütme tarafından ele geçirildiği belirtildi.

 

Sosyalist Enternasyonal sert bir şekilde, düşünce ve ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun temel değerlerinden olduğunu ifade ederken, Türk Hükümetini ifade özgürlüğüne ve yargı bağımsızlığına saygı duymaya, demokratik değerleri de korumaya çağırdı.

 

Sosyalist Enternasyonal bildirisinin çıktığı toplantıya CHP adına katılan ve burada SE Başkanı George Papandreou dahil olmak üzere birçok ülkeden gelen sosyal demokratlarla temaslarda bulunan İstanbul Milletvekili Umut Oran’ın konuyla ilgili açıklaması şöyle: “Sosyalist Enternasyonal dünyadaki sol, özgürlükçü, demokrat ve ilerici güçlerin en büyük çatı organizasyonu. Tüm dünyada 162 üyesi var. Dünyadaki emekçilerin, yoksulların, her tür baskıya uğrayanların hakkını savunduğu gibi, daha iyi bir hayatı, daha adil bir dünya özlemini de simgeliyor. Dolayısıyla Enternasyonal dünyadaki sorunları çok ciddi bir şekilde takip ediyor. Yapılan toplantılarda Türkiye’de yaşanan son gelişmeler de değerlendirildi. En sonunda da Sosyalist Enternasyonal bir kınama mesajı yayınlama gereği duydu. Bildiriyle AKP’nin otoriter, baskıcı ve anti demokratik uygulamaları güçlü bir şekilde kınandı. Görüyoruz ki artık mızrak çuvala sığmıyor, bütün dünya AKP’nin baskıcı rejiminden rahatsızlığını dile getiriyor.

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Mayıs 2011’de AKP’nin Sosyalist Enternasyonal’e de katılabileceğini ifade etmişti. Öyle bir şey söylediler ki sanki Sosyalist Enternasyonal kendilerini davet etmiş… Elbette böyle bir şey söz konusu bile değil, AKP her zamanki gibi halkı yanıltmaya çalıştı ama Sosyalist Enternasyonal’i yanıltamadı.”

 

 

Kılıçdaroğlu’na Fezleke Kınandı

 

 

Daha önce Atina’da yapılan toplantıda, 8 Milletvekilinin tutukluluğu üzerine bir kınama mesajı yayınlayarak Sosyalist Enternasyonel’in ilk sarı kartı gösterdiğini hatırlatan Oran şöyle devam etti: “Bugün de ikinci kartı göstermiş oldular. Türkiye’de yargı bağımsızlığının kaybolduğunu, yüzlerce insanın AKP rejimi tarafından haksız bir şekilde özgürlüğünden mahrum bırakıldığını söylediler. CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik fezlekeyi de 2007’den beri devam eden bu baskıcı sürecin çıktığı bir seviye olarak görüyorlar.

 

AKP’nin otoriter yönetimlere özenmeyi bırakması, totaliter rejimini kurmak yerine demokrasiye, temel insan haklarına saygı göstermesi lazım. Bugün Türkiye AKP yönetimi altında hala hibrid rejim statüsünde. Statüde özgürümsü, özgürümtrak olarak geçiyor. İfade özgürlüğü ortadan kaldırılmış, prangalar ve hapishane tehdidiyle korkutulmuş bir basın var. CHP olarak özgürlük mücadelesi verirken, AKP’nin kurduğu ve menfaat sağladığı bu rejimin de tam karşısında yükseliyoruz. Bu durum uluslar arası toplumun da dikkatini çekiyor ve AKP’ye yönelik eleştiriler de artık dağları aşıyor. Bakın bir haftada önce PES, arkasından Avrupa Sosyal Demokratlar Grubu şimdi de Sosyalist Enternasyonal kınama mesajı yayınladı. Biz yine de hiçbir şekilde umudumuzu kaybetmiyoruz. Tarihin haklı tarafında olmanın bilinciyle, daha özgür, daha mutlu ve demokrat bir Türkiye mücadelesi asla bitmez diyoruz. 2014 yılından sonra AKP Tayyip Erdoğansız bir döneme hazırlanırken daha özgür, daha adil bir Türkiye’ye uyanmak için var gücümüzle çalışıyoruz.”

 

Kaynak: Milliyet

 

 

Baransu Delil Mi Sakladı?

Featured

Mehmet Baransu, Oda TV Duruşması’nın ardından Twitter’da açıklamalar yaptı. Nedim Şener ile ilgili bir belgeden söz etti ve adı geçen davada yargılanan gazetecilerin çağrısına uyacağını belirtti.

 

Yaptığı açıklamalarda söz ettiği belgenin hukuk kuralları dahilinde “delil saklama” olup olmadığı ise merak konusu oldu.

 

Yargılama sürerken sanıklar aleyhindeki bir belgeye sahip olup da bunu bir “zamanlama” ile mahkemeye sunacağını kendi ifadelerinden anladığımız Baransu’nun delil olarak göstereceği belgeyi merakla bekliyoruz.

 

Baransu’nun attığı tweetler:

 

” Tutuklu yargılanıyorsunuz diye susacağız ama siz mahkemede hakkımızda yalanlarınızı sıralayacaksınız. Bir, iki, üç. Yetti ve artık yazacağım”

“Sizi, çocuklarınızı, eşlerinizi düşünüp yazmadıkça, yalanlarınızı savunmalarınızın içine yerleştirdiniz. Madem siz üç kez konuştunuz…”

“Ben bir kez ve belgeli konuşacağım. Altında sizin imzanızın olduğu belgeyle gerekli cevapları alacaksınız. O belge mahkemeye de gidecek…”

“Savunmanız mahkemedeyse, hakkımdaki yalanlarınız onun içine sıkıştırılmışsa, belge de o dosyanın içinde olacak. Mahkeme davetinize okey.”

 

Görsel

 

 

Özel Haber

Tunç Toker

 

 

Haydarpaşa Kararmasın!

Featured

1906 Mayıs’ında yapımına başlanan Haydarpaşa Garı, 19 Ağustos 1908 tarihinde hizmete açıldığı günden beri  “İstanbul’un kapısı” oldu. Anadolu’dan gelenlerin İstanbul’u ilk gördüğü nokta olan Haydarpaşa, nice anıya, filme sahne oldu. Son olarak geçen yıl yaşadığı yangına rağmen hala dimdik ayakta tarihi yapı.

Hızlı tren çalışmaları nedeniyle ülkenin ulaşımında yüzyılı aşkın bir süre çok önemli bir rol oynayan tarihi Haydarpaşa Garı 31 Ocak gece yarısı Anadolu’ya son trenlerin kalkması ile hiç alışık olmadığı uzun bir sessizliğe gömülecek.

Sosyal medyanın gücünü de kullanarak bir araya gelmeyi planlayan bir grup aktivist 30 Ocak akşamı Haydarpaşa Gar’ında belki de son kez “Haydarpaşa Kararmasın” diyerek rakı içme etkinliği düzenleyecek. Etkinliğin duyurularına Twitter üzerinden

https://twitter.com/#!/search/%23Haydarpasakararmasin

Linki ile ulaşabilirsiniz.

Yitik Ülke’nin de katılımcılara birer edebiyat kitabı armağan ederek desteklediği bu etkinliği biz de Nüve olarak destekliyor ve takipçilerimizi katılıma çağırıyoruz.

Son olarak büyük ozan Nazım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları kitabından Tadımlık şiirinin bir bölümünü okuyucuyla paylaşıyoruz :

Haydarpaşa garında
1941 baharında
saat on beş.
Merdivenlerin üstünde güneş
yorgunluk
ve telaş.
Bir adam
merdivenlerde duruyor
bir şeyler düşünerek.
Zayıf.
Korkak.
Burnu sivri ve uzun
yanaklarının üstü çopur.
Merdivenlerdeki adam
— Galip Usta —
tuhaf şeyler düşünmekle meşhurdur :
“Kâat helvası yesem her gün” diye düşündü …

 

Nüve

 

‘Tek Suçumuz Yunanistan’da Türk Olmak’

Featured

Batı Trakya Türkleri Dayanışma Derneği, 1990 yılında Yunanistan’da Türklere yapılan ırkçı saldırıları unutmadıklarını yaptıkları basın açıklamasıyla ortaya koydu.

BTTDD Genel Başkanı Burhaneddin Hakgüder yaptığı basın açıklamasında Avrupa Birliği üyesi Yunanistan’da gerçekleşen ırkçı olaylarda 400′den fazla Türk’ün dükkanlarına saldırıldığını, yüzlerce Türk’ün darp edildiğini belirtti.

Türkiye’de yaşayan aydınların 29 Ocak’ta yaşanan olaylara karşı tepkisiz ve ilgisiz kalmasını eleştirdi.

Yaklaşık 300 kişinin katıldığı eylemde Batı Trakya Türkleri, Taksim’deki Atatürk anıtına çelenk bıraktı.

BTTDD İzmit Şubesi “Tek suçumuz Yunanistan’da Türk olmak” pankartı açarak eyleme katıldı. Eyleme İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal de bir Batı Trakya Türkü olarak katıldı.

 

Nüve

 

 

TKP’liler İman Tazeledi

Featured

BirGün gazetesi yazarı Ahmet Meriç Şenyüz, geçtiğimiz Pazar Ankara’da yapılan Sosyalizm Kazanacak etkinliğini yazdı.

 

Moda’da bir Boğa Heykeli’nin bulunması ne güzel şey… Boğa’nın önünde buluşalım dedin mi herkes biliyor nerede olduğunu.  Boğa’nın önünde soL Portal Yayın Yönetmeni Alper Birdal’ı bekliyorum, birlikte TKP’nin Ankara’da düzenleyeceği ‘Sosyalizm Kazanacak’ etkinliğine doğru yola çıkmak üzere Eski Salı Pazarı’na gideceğiz.

 

DİSİPLİN DEDİN Mİ TKP

Salı Pazarı’ndan otobüslere biniyoruz her şey, daha önce çeşitli vesilelerle tanık olduğumuz TKP disiplinine yakışır şekilde örgütlenmiş. Otobüs sorumluları, kimin hangi otobüse bineceği vs. gayet düzenli bir şekilde belirlenmiş. En ufak bir aksamaya yer yok. Planlandığı gibi saat tam 9.00’da otobüsler hareket ediyor. Hareket saati geldiğinde otobüs mikrofonundan TKP Genel Merkezi’nin açıklaması okunuyor. Etkinlik programından, yolculuğa kadar merak edilecek her şey düşünülmüş Genel Merkez açıklamasında…

Mola yerine vardığımızda Alper’in başını yeterince şişirdiğimi düşünüp bir başka arkadaşımın, soL Portal Haber Müdürü Yiğit Günay’ın bulunduğu otobüse geçiyorum. Yolculuk bu tür parti yolculuklarından bekleneceği üzere neşeli, bol sohbetli, şarkılı türkülü geçiyor ve tam zamanında Ankara’dayız…

 

SLOGANLAR SALONU İNLETİYOR

Ankara Arena Spor Salonu’na girdiğimizde salonun şimdiden dolduğunu görüyoruz. Güçlükle de olsa, kendimize sahneyi görebileceğimiz rahat bir yer buluyoruz.  13 bin kapasiteli salon, pota arkası hariç  tıka basa dolu, ben bu sayı işlerinden pek anlamam ama yaklaşık 10 bin kişi var desem çok uçmuş olmam diye umuyorum. Salona girince gözümüze ilk çarpan “YAŞASIN MARKSİZM LENİNİZM, YAŞASIN ENTERNASYONALİZM” yazan dev pankart oluyor. Tam karşımızdaki pankartta ise “İŞÇİLER, AYDINLAR, ÖĞRENCİLER… PARTİ, SİZLERİ SAFLARINA ÇAĞIRIYOR” yazıyor. Sahnede “EŞİTİLİK, ÖZGÜRLÜK” yazılı, TKP amblemli bir flama var. Salona girdiğimiz sırada, Dünya işçi sınıfının ortak marşı olan Enternasyonal çalıyor, ekranda “TKP işçi sınıfının aklı, halkın vicdanı, memleketin geleceğidir” yazılı. Enternasyonal’in ardından “Yağma Yok Sosyalizm Var” şarkısı çalıyor. Salonun akustiği müthiş, atılan sloganlar insan sağlığı için geçerli desibel sınırlarını zorluyor.

 

Derken, TKP’li Öğrenciler bir kortej halinde, “Gençlik gelecek, gelecek sosyalizm!” sloganını atarak salona giriyor, salonda coşku had safhada, tüm tribünlerden sloganlar yükseliyor. Venseremos marşı çalışırken, salon hep bir ağızdan “Fabrikalar, tarlalar, siyasi iktidar, her şey emeğin olacak!” sloganını haykırıyor. Kısa bir sinevizyon gösterisinin ardından, 81 yıl önce 29 Ocak’ta yitirdiğimiz TKP kurucuları, Mustafa Suphi ve yoldaşları için bir dakikalık saygı duruşunda bulunuyoruz. Klasik ritüel değişmiyor, saygı duruşu sırasında gür bir ses, Nazım’ın ‘Akın var güneşe akın’ dizelerini okuyor. Saygı duruşunun ardından gelen slogansa bekleneceği üzere; “Devrim şehitleri ölümsüzdür…”

 

ÇULHAOĞLU, BU SALONA FAZLA ‘TEORİK’

Nihat Behram’ın okuduğu şiirin ardından gecenin ilk konuşmasını yapmak üzere gazetemiz yazarı ve TKP MK üyesi Metin Çulhaoğlu mikrofon başına geçiyor. Çulhaoğlu’nun konuşmasının gecenin havasına yakışır coşkuda olduğunu söylemek epey güç, Türkiye solunun en yetkin teorisyenlerinden Çulhaoğlu ne kadar çabalasa da ajitatif konuşmalar yapmayı beceremiyor, tüm basitleştirme katkılarına karşın yine teorik bir konuşma var karşımızda. Sigara arası vermek üzere balkona çıktığımda bu düşüncemde yalnız olmadığımı görüyorum, Çulhaoğlu’nun konuşmasından kaçan TKP’li arkadaşlar balkonu doldurmuş. Yine de salonda çakılı vaziyette dinleyen partililerin de sayısı azımsanamayacak ölçüde çok başka bir partinin toplantısında böyle olur muydu, emin değilim…

 

‘SURİYE TESLİM OLMAYACAK!’

Acaba daha önce duymadığım, okumadığım bir şey duyabilecek miyim diye sıkıntıyla yerime otururken, mikrofona Suriye Komünist Partisi temsilcisi Abdullah Halil geliyor. TKP, yabancı konukların konuşmaları için pratik bir yol benimsemiş. Kürsüye gelen komünist parti temsilcisi kendi dilinde salonu selamladıktan sonra, kürsüde dururken, daha önceden hazırlanan yazılı metni düzgün bir Türkçeyle okunuyor, temsilci veda ederek kürsüden ayrılıyor. Böylelikle, simultane tercümenin getireceği zaman kaybı ve hatalı çeviri gibi olumsuzluklar bertaraf edilmiş oluyor. Suriyeli komünist Halil söze, “Size Suriyeli komünistlerin, onların emperyalizme karşı mücadele eden yoldaşlarının selamlarını getirmekten onur duyuyorum” diye başladı salondan bir alkış tufanı koptu. Halil’in konuşmasındaki asıl vurgu, ABD ve Türkiye destekli şeriatçı teröristlerin yurtsever Suriyelilere yönelik katliamlarıydı. Suriyeli komünistlerin Baas yönetimini eleştirmekle beraber, halkın güvenliğini tehdit eden terörist faaliyetlere karşı da mücadele ettiğini vurgulayan Halil, Türkiye’nin Özgür Suriye Ordusu adındaki terörist oluşumu destekleyerek emperyalizmin maşası gibi davrandığını vurguladı. Halil “Suriye halkı diz çökmeyecek. Emperyalistler saldırırsa Suriye onarla mezar olacak” dedikten sonra sözlerini “Biji Sosyalizm” diye bitirdi. Ben, “Allah Allah, ‘biji’ sözcüğü Arapça’da da ‘yaşasın’ anlamına mı geliyor diye düşünürken, Yiğit Günay yardıma yetişiyor. Abdullah Halil Kürt milliyetinden bir Suriyeli devrimciymiş. Bu bilgi bile Suriye’ye ilişkin liberal ezberleri bozmaya yetiyor. O sırada slogandan TKP’ye ilişkin liberal ezberleri bozan bir slogan yükseliyor; ‘Biji Biratiya Gelan,’ tüm salon hep bir ağızdan ‘Yaşasın Halkların Kardeşliği’ anlamına gelen bu sloganı atarken TKP’ye yönelik ‘milliyetçi-ulusalcı’ eleştirisi de başka açıklamaya yer bırakmayacak şekilde tuzla buz oluyor.

 

50 YILLIK PİLAV BİR DAHA ISITILIYOR

Ardından mikrofona Aydemir Güler geliyor. Güler’in konuşmasına Mustafa Suphi’lerden söz ederek başlıyor; “Suphi ve Nejat öldürüldüklerinde sadece 38 yaşındalardı. Genç öldüler, boşuna ölmediler. Türkiye komünist hareketine önce genç olmayı öğrettiler. TKP, hep genç kaldı. Suphi’nin, Nejat’ın hatırası için hep genç kaldık, genç kalmalıyız, genç kalacağız.” Çulhaoğlu’nunkine kıyasla çok daha coşkulu bir konuşma bu. Konuşmanın ana çatısı ise ‘Tam Bağımsızlık ve Gerçek Demokrasi’ mücadelesine vurgu yapan ‘aşamalı ve kesintisiz devrimi’ savunan kesimlerle tartışma üzerine kurulmuş. Anlaşılan o ki, tüm teorik yayınlarında, yaklaşık 35 yıldır hiç sıkılmadan (onlar yazmadan sıkılmadı ama biz okumaktan baygınlık geçirdik doğrusu) ‘aşamalı, kesintisiz devrim’ stratejisine karşı ‘sosyalist devrim’ stratejisinin doğru olduğunu yazmakla meşgul TKP saflarında bu konuda halen bir kafa karışıklığı var ki, Güler tüm konuşmasını bunun üzerine bina etmek lüzumunu hissetmiş. Öte yandan, bu konuda fikrini sorduğum TKP MK Üyesi Erkan Baş, saflarında bu konuda bir kafa karışıklığının zerresinin yaşanmadığından emin, o Güler’in konuşmasının daha çok halihazırda geleneksel komünist partiler arasında süren uluslararası bir tartışmayla ilgili olduğunu söylüyor.  ‘Kesintisiz devrim’ stratejisinin doğruluğuna inanmış bir devrimci olarak Güler’in sözlerinden yeni bir şey öğrendiğimi söylersem yalan olur. Zira, Güler’in konuşması 50 yıldır tekrarlanan ve ‘kesintisiz devrim’ ekolü tarafından 50 bin kere çürütülen SD’ci tezlerin tekrarından ibaret. Mahir Çayan’ın Kesintisiz Devrim ciltleri, bu konuşma karşısında hâlâ dimdik ayakta duruyor ve Güler bu ciltlerden tek bir satırı bile boşa çıkarmayı başaramıyor.

 

‘ORDU’ ALERJİSİ TKP’YE DE Mİ BULAŞTI?

Bu ‘iman tazeleme’ seansı da sona erdikten sonra, sahnede Nazım Hikmet Kültür Merkezi (NKHM) Müzik Topluluğu hüzünlü bir Portekiz ezgisi seslendiriyor. Kürsüye gelen Portekiz Komünist Partisi temsilcisinden Pedro Guerreiro’dan bunun, Jose Alfonso’nun Grandola Vila Morena adlı şarkısı olduğunu ve Portekizli devrimciler için özel bir önemi olduğunu öğreniyoruz. Guerro, konuşmasına geçmeden İngilizce olarak şunları söylüyor; “Bu şarkı ordunun Salazar faşizmine karşı harekete geçmesi için yapılan işaret çağrısıydı.” Guerreiro, açık bir şekilde İngilizce ‘military’ sözcüğünü kullanıyor, ne var ki, simültane çevirmen ‘military’ yerine ‘ordu’ sözcüğünü kullanmaktan çekindiğinden olsa gerek bunu ‘devrim güçleri’ diyerek tercüme ediyor. Liberal cepheden gelen ‘askerci, orducu, darbeci’ yönündeki yoğun saldırı, bu konuda şerbetli olduğunu sandığımız TKP’li dostlarımızı bile etkilemiş olacak ki, çeviride böyle bir aksaklık meydana geliyor. Bunu basit bir dil sürçmesi olarak görüp geçmek mümkün değil, zira Freud’un isabetle belirttiği gibi “dil sürçmeleri bilinç dışının yansımalarıdır.” Öte yandan, Erkan Baş, bu konuda saflarında hiçbir yalpalama bulunmadığı konusunda ısrarlı. Olsun biz yine de ‘kızım sana söylüyorum gelinim sen anla’ diyelim ve aslına şöyle bir değinelim; Nasıl ki Türkiye’de 27 Mayıs Devrimi’nde halk ve ordu beraberliği Menderes faşist diktasını devirdiyse, (27 Mayıs’ta inisiyatifin süreç için NATO’cuların eline geçmesi ayrı bir konu elbette)  25 Nisan 1974’teki Portekiz Karanfil Devrimi’nde de halk ve ordu beraberliği Salazar faşist diktasını devirmişti. Bu devrimlerde ordunun rolünü örtmeye çalışmak Marksist bir tutum olmaz, TKP’li dostlarımızın da bu tutumda olmadıklarını biliyoruz. Ne var ki, bu yanlış çevirinin bu güzel etkinliğe hiç yakışmadığını da belirtmek durumundayız.  Her neyse, ‘o kadar kusur kadı kızında da olur’ diyerek geçelim. Guerreiro’nun konuşmasının geri kalanında çok da ilginç bir şey yok, küresel kapitalizm ve buna karşı Portekiz’deki direnişi anlatıyor Guerreiro.  Guerreiro’nun konuşmasında tek dikkatimi çeken Yunanistan Komünist Partisi’ne yaptığı özel vurgu oluyor. Üstü kapalı konuşmasından anlayabildiğim kadarıyla Guerreiro, ‘demokratik devrim – halk devrimi’ tezlerini savunmaya devam ediyor ve bu tezleri reddedip Sosyalist Devrim hülyasına kapılan YKP’yi nazikçe eleştiriyor.

 

BİZİM BEHİCE BORAN’LARIMIZ NEREDE?

NHKM Müzik Topluluğu Kürtçe bir ezgi olan “Rewenda” ve Brecht’in bir şiirinden bestelenen “Asker Karısı Ne İster?” şarkılarını seslendiriyor, şarkı seçimleri çok güzel ama müzik topluluğunun yeterli yetkinlikte olduğunu söylemek güç. Ardından kürsüye Yunanistan Komünist Partisi Genel Sekreteri Aleka Papariga, çıkıyor. Papariga şimdiye kadar kürsüye çıkanlar arasında en büyük alkışı alıyor. Dile kolay, karşımızda dünya üzerinde iktidarı alma ihtimali en yüksek komünist partinin bir numaralı ismi var. Papariga, açık söyleyelim güzel bir kadın değil, çene yapısının çarpıklığından olsa gerek ses tonunun da etkileyici olmaktan çok uzak olduğunu vurgulamalı. Ancak seçtiği sözcükler, kararlı duruşu garip bir şekilde etkiliyor dinleyeni… İnanılmaz bir karizması var, bu, ‘devrime en yakın’ komünist parti genel sekreterinin… Onun konuşması devam ederken kendi kendime soruyorum “Nerede bizim Behice Boran’larımız, biz niye önderlikleri tamamen erkeklerden oluşan bir sol hareket olduk?” diye. Papariga’nın en önemli vurgusu, “Yunanistan’ı sözüm ona kurtarmak için burjuva partileri tarafından yapılan çağrıyı en baştan reddettiklerini” belirtmesi oluyor. Özcesi, Papariga, “Sosyalizmden aşağısı kurtarmaz” diyor.

 

HİTABET USTASI KEMAL OKUYAN

Araya bir takım ajitatif faaliyetler giriyor, bu izlenim yazısı zaten halihazırda yılan hikayesine döndüğünden bu kısımları izninizle geçiyorum. Nihayet, günün en önemli konuşmasını yapmak üzere sahneye (kendisi kürsüden değil sahnede dolaşarak konuşmayı seçmişti) TKP MK Üyesi Kemal Okuyan geliyor. Partinin en önemli hatibi olan Okuyan, muazzam bir konuşma yapıyor. Okuyan da tıpkı Aydemir Güler gibi ‘kesintisiz devrim’ tezlerine karşı SD’ci bir iman tazelemeyle başlıyor konuşmasına ancak Okuyan’ın konuşmasının partilerine yönelik mesnetsiz eleştirilere yanıt verdiği kısmı çok daha önemli.

 

TKP’DEN ÖNEMLİ ÇAĞRI

Günün en önemli konuşması Kemal Okuyan’ınki demiştik ama yargıya varmakta erken davranmışız zira, TKP sürpriz pastayı sona bırakmış. Sahneye gelen bir kadın yoldaş etkileyici ses tonuyla TKP’nin çağrısını okuyor. Çağrının birkaç tane muhatabı var. Önce parti dostlarına sesleniliyor; “Partinin son yıllarda toplumsal etkisini yeterince artıramasa da önemli bir siyasi ya da ideolojik hataya imza atmadığı, dostlarını utandırmadığı” belirtiliyor ve “TKP’nin daha fazla enerjiye gereksinimi var” vurgusuyla parti dostları TKP’yle daha yakın bir ilişki içinde olmaya çağrılıyor. Ardından, bir zaman parti üyesi olup da çeşitli nedenlerle uzaklaşmış olanlara da “sevgili yoldaşlarımız” diyerek sesleniliyor. Mücadelede kişisel gerilimler, kolektif hatalar yaşanabileceği, ancak partinin kendini sürekli geliştirmek ve iyileştirmek becerisine sahip olduğu vurgulanan açıklamada, eski TKP üyeleri hiçbir rezerv koymaksızın tekrar üyeliğe davet ediliyor. Son çağrı ise en dikkat çekici olanı. Bilindiği üzere TKP, referandumda oluşan birlikteliğin daha ileri bir boyuta taşınması için ÖDP, Halkevleri ve EMEP’e ‘Cepheleşme Çağrısı’ yapmış ama yanıt alamamıştı. TKP seçimden sonra ‘Cepheleşme’ye yanıt gelmemesini değerlendirerek, bundan böyle bu tür çağrılar yapmayacağını ima eden bir tür ‘küstüm oynamıyorum’ açıklaması yayımlamıştı.  Ancak, TKP’nin küskünlüğü geçmiş olacak ki, ‘Sosyalizm Kazanacak’ kürsüsünden ÖDP ve Halkevleri’ne yine son derece samimi olduğunu düşündüğüm bir çağrı yapılıyor. TKP, bu iki yapıyla cephe, blok, platform gibi bir kurumsal birliktelik arayışı olmaksızın, güç ve olanakların birleştirilmesi için iki hareketle de görüşmeye hazır olduğunu beyan ediyor. İşbirliği adına sendikalar, hukuk, yayıncılık gibi alanlarda kimi ortak projelerin geliştirilmesi, bazı siyasi başlıklarda birlikte istişare olanağının yaratılması gibi başlıklar anılıyor. Etkinlik hep bir ağızdan söylenen Entenasyonel Marşı’yla son buluyor. Tüm konuşmacılar sahnede marşı kendi dillerinde söylerken, Aleka Papariga’nın sosyalizmin zaferine duyduğu inanç ve Türkiyeli yoldaşlarının onu bağrına basmasından duyduğu mutluluk gözlerinden okunuyor.

 

İŞİ GÜCÜ TKP OLANLARA BİR SORU

TKP’nin “500 bin boyun eğmeyen insan” arayarak başladığı ancak 80 küsur binlerde bir oy oranıyla tamamladığı 2010 Genel Seçimleri, arkadaşlarımızın moralini epey bozmuştu. Seçim sonrasında dürüst bir özeleştiri yapan TKP, bir kongre sürecinden geçtiyse de bu moral bozukluğunun etkisiyle olacak eski dinamik görüntüsünden çok uzak bir profil çiziyordu. İşte, Ankara’daki ‘Sosyalizm Kazanacak’ etkinliği sanırız TKP saflarındaki bu dağınıklığa bir yanıt olarak yapıldı ve benim izlenimimim odur ki amacına da ulaşacak. Bu başarılı etkinlikle, ‘iman tazeleyen’ TKP’li arkadaşların, hepimizi bekleyen zorlu süreçte, eskiden görmeye alıştığımız coşkusu, militanlığı ve disipliniyle devrim mücadelesine katkı vermesini canı gönülden istiyorum. Başta sosyal medya olmak üzere ellerine geçirdikleri her fırsatta TKP’ye çamur atmakla geçiren ‘über solcu’ arkadaşlara ise şu soruyu soruyorum: TKP, inandığı ‘sosyalist devrim’ ideali için canla başla çalışıyor ve ‘Sosyalizm Kazanacak’ diyor. Peki, siz ne yapıyorsunuz?

 

 

Başbakan Yine Ayrımcılık Yaptı! Özür Bekliyoruz!

Featured

Gündem Çocuk! Çocuk Hakları Merkezi, Başbakan Erdoğan’dan özür bekliyor. Merkezden yapılan açıklamanın ayrıntıları şu şekilde:

 

Çocuklar ve sorunları yine ve ancak kısır siyasi polemiklerin arasında gündeme gelebildi. Dindar nesil yetiştirmek polemikleri arasında Türkiye, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın sorunu görmezden gelen tamamen yanlış bir üslupla, uçucu madde bağımlısı çocukları konu ederek “dindar olmasınlar da tinerci mi olsunlar” deyip ayrımcılık yaparak konuyu gündeme taşıması ile, suça sürüklenmiş, sokakta yaşayan ve uçucu madde bağımlısı çocukları hatırladı.

 

Gündem: Çocuk! Çocuk Hakları Merkezi olarak Başbakan’ın yaptığı yanlışın altını çizmek ve içinde bulundukları durum dinle ve dindarlıkla ilgisi olmayan bu çocuklarla ilgili bazı doğruları kamuoyu ile paylaşmak istiyoruz.

 

1- “TİNERCİ” DEĞİL, MADDE BAĞIMLISI

Başbakan’ın “dindar gençlik yetiştirmek” konulu siyasi manevrasını meşru kılmak için bir kalemde ”tinerci” diyerek yaftaladığı çocuklar sokakta yaşayan madde bağımlısı çocuklardır.  Öncelikle onları bu şekilde yaftalamak ve ötekileştirmek; onların neden sokakta yaşadıklarını, madde bağımlısı olduklarını ya da suça sürüklendiklerinde başlarına ne geldiğini anlamamızı imkansız kılar.

Bu çocuklar bizden çok uzakta, çok farklı değiller; hepsi bu toplumun hak sahibi bireyleri. Tek farkları bu çocukların haklarının seri bir şekilde ihlal ve gasp ediliyor olması.

 

Sayıları tam olarak bilinmemekle birlikte Türkiye’de çok sayıda çocuğun sokakta yaşadığı ve bunların birçoğunun madde bağımlısı olduğu tahmin ediliyor.  Sokakta yaşamalarının ve madde bağımlısı olmalarının sebebi de dinsizlik değil sosyal devletin yokluğu ve bir dizi hak ihlalinin sonucudur.

 

2- NEDEN TİNER?

BAŞEDEBİLMEK, ÜŞÜMEMEK VE UTANMAMAK İÇİN

Yapılan araştırmalar da sokakta yaşayan madde bağımlısı çocuklara neden tiner kullandıkları sorulduğunda ortaya çıkan en önde gelen sebepler şunlar:

-    kendilerini değerli ve önemli hissetmek

-    yaşadıklarını unutmak,

-    yaşamak için cesaret bulmak

-    düştükleri durumla başedebilmek,

-    üşümemek

-    utanmamak (dilenirken)

 

3- MADDE BAĞIMLISI OLMAK

DİNDAR OLMAK YA DA OLMAMAKLA İLGİLİ DEĞİL?

Çeşitli araştırmalara göre, Türkiye’de toplumun yarıdan fazlası kendisini muhafazakar ve/veya dindar olarak nitelendirmektedir.  Bu çocukların sokakta yaşamalarının da madde bağımlısı olmalarının da sebebi ne kendilerinin ne de ailelerinin “dindar” olmaları ya da “dindar olmamaları” değil: Kendilerine, ailelerine borçlu olunan, hakları olan sosyal hizmetlerin verilmemekte olmasıdır.

 

4- SEBEP, SOSYAL HİZMETLERİN İFLAS ETMİŞ OLMASIDIR!

Sosyal hizmetler sadece sosyal yardıma indirgendiği için, sorun çözmeye değil sorunu örtmeye yönelik politikalar yüzünden sokaklarda hala binlerce çocuk yaşamaktadır. Bu çocukların tamamı madde bağımlılığı, cinsel istismar ve suça sürüklenmek gibi riskler ile karşı karşıya, başedemeyecekleri zorlukta bir yaşamı sürdürmeye çalışmaktadırlar.

 

Bütün bu süreç içinde Başbakan’ın sorun olarak sadece uçucu madde bağımlılığını görmesi ve sorunu daha dindar bir nesil yetiştirerek çözebileceğini düşünmesi bizleri dehşete düşürmektedir. Bir Başbakan’ın konuya bu kadar uzak kalmış olması sokakta yaşayan, uçucu madde bağımlısı çocukların sorunlarının çözümünde yakın gelecek için umutsuz bir tablo çizmektedir.

 

Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına dair Sözleşme’nin gereklerini yerine getirmeye söz vermiş bir ülkenin Başbakanı olarak Tayyip Erdoğan’a düşen çocukları yaftalamak değil onlara borçlu olduğumuz haklarını vermek, ihtiyaçlarını karşılamaktır.

 

Sosyal çevresi ile birlikte bir konutta, ailesi ile yaşama şansı bulamayan, hakkı olan eğitimi alamayan, sorunla karşılaştığında korunmayan, gözetilmeyen, ailesine gerekli ekonomik ve sosyal hizmet desteği verilmeyen ve sonuçta madde bağımlısı olan bir çocuğun başına gelenlerden onları “tinerci” diye yaftalayanlar ve ayrımcılık yapanlar sorumludur.

 

Gündem: Çocuk! Çocuk Hakları Merkezi olarak talebimiz, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti Başbakanı’nın bir an önce BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin şartlarını Türkiye’nin tüm çocukları için, hiçbir ayrımcılık yapmadan, nasıl gerçekleştireceğini açıklaması, kamuoyunun ilgisiz polemiklerle meşgul etmemesi ve yaftaladığı çocuklardan da bir an evvel özür dilemesidir.

 

Basının saygıdeğer emekçilerine duyurulur.

 

 

Gündem: Çocuk!, her çocuğun hak sahibi, eşit, özgür ve onurlu birer birey olarak, barış içerisinde, iyi ve mutlu bir yaşam sürmesi için çocukların yararına bütüncül bir dönüşümü ısrarla savunan bir sivil toplum örgütüdür. Çalışmalarını çocuk hakları alanında yaşanan sorunların temelindeki paradigmanın değişmesi, savunuculuk, ağ çalışmaları ve katılım programları altında, öncelikli çalışma arkadaşları olan çocuklarla birlikte sürdürür.

 

Nüve

 

 

Genç Akademisyenlerden Başbakan’a Cevap

Featured

Genç Akademisyenler Başbakan’a cevap verdi. İşte o açıklama:

 

Sayın Başbakan,

 

Bizler; Müslüman, Hristiyan, Yahudi ya da Zerdüşti, Alevi veya Şafii, dindar ya da dinsiz, Ateist veya Agnostik, laikliğin gerekliliğine yürekten inanan genç ve akademisyenler olarak dindar ve muhafazakar bir gençlik yetiştirmeye dair son açıklamalarınızı son derece tehlikeli ve ürkütücü buluyoruz.

 

Turan Dursun’un fikirlerinden dolayı katledilmesi, Aziz Nesin’in maruz kaldığı baskılar, Maraş ve Sivas katliamları ve son olarak Rahip Santoro ve Zirve Yayınevi cinayetleri hafızalarımızda bu kadar tazeyken, toplumu inanç üzerinden bölen, dahası yüzbinlerce vatandaşımızın benimsediği Ateizmi tüm kötülüklerin anası olarak hedef gösteren ayrımcı söyleminiz bizim açımızdan kabul edilemez. Bir Başbakan olarak sizin, tüm vatandaşlarınıza eşit mesafede yaklaşmanız gerektiğini ve bu tutumun demokrasinin birincil şartı olduğunu hatırlatırız.

 

Öte yandan, çok zor şartlar altında ve her an istismara açık şekilde yaşayan sokak çocuklarını (medya adı ile tinerci çocukları) söyleminizle bir kez daha yaralamanızı kınıyoruz. Bu çocukların bulundukları koşullar “maneviyat eksikliğinin” değil, sizin de on yıldır yönetiminde olduğunuz ülkemizin derin sosyal ve ekonomik sorunlarının sonucudur.

 

Sayın Başbakan,

 

Sizin görev ve sorumluluğunuz, öncelikli değeri insan ve doğa sevgisi olan ve eleştirel düşünebilen nesillerin yetişebilmesi için gerekli eğitim olanaklarının herkese eşit bir şekilde sunulabilmesi ve tüm bireylerin insanlık onuruna yaraşır bir yaşam sürmeleri için gereken koşulları sağlamaktır.

 

Son olarak, bu metni imzalarken hapislerde tutsak yatan yüzün üzerinde gazeteci, binlerce siyasetçi, milletvekilleri, Büşra hocamız ve beş yüzden fazla öğrenci arkadaşımızın durumundan endişe duyuyor ve tam da bu korku heyulasını yıkmak için imzamızı atıyoruz.

 

Saygılarımızla,

 

İmza İçin:

http://www.dilekceonline.com/genc_akademisyenlerden_babakana_yant

 

 

Yunanistan Yanıyor – Video

Featured

Medya Tutkunu (www.medyatutkunu.com), Yunanistan’daki sokak gösterilerini ekranlarına taşıdı. İşte o haber ve video:

 

Youtube Video İçin Tıklanıyız: Yunanistan Yanıyor

 

Yunanistan’da 80 -100 bin kişi hükümetin kemer sıkma politikalarını görüştüğü sırada parlamento binasını kuşattı. Polis gazla müdahale etti, Milletvekili Mikis Theodarakis de gaza maruz kaldı. Göstericiler merkezde bulunan tarihi “Atikon” sinema salonunu ateşe verdi. Başkent Atina’nın meydanında şiddetli çatışmalar ve vandalizm olayları yaşanmakta.

 

Yunanistan’da binlerce kişi anlaşma karşılığında hükümetin onayladığı yeni kemer sıkma önlemlerini protesto etmek için parlamentonun bulunduğu meydana geldi.

Yunanistan’da 130 milyar avroluk ikinci kredi anlaşması ile ilgili kanun tasarısı parlamentoda tartışılırken, binlerce kişi anlaşma karşılığında hükümetin onayladığı yeni kemer sıkma önlemlerini protesto etmek için parlamentonun bulunduğu Sintagma meydanına geldi.

 

Sendikalar tarafından yapılan protesto çağrısı ile biraraya gelen binlerce kişi parlamento önünde polisle karşı karşıya geldi. Polis göstericileri gözyaşartıcı gazla dağıtırken gazdan etkilenenler arasında müzisyen Mikis Theodorakis ile eski siyasetçi Manolis Glezos da yer aldı.

 

Daha sonra göstericilerden ayrılan ve kendilerini anarşist olarak adlandıran maskeli gruplarla polis arasında çatışma çıktı. Polise taş, şişe, mermer parçaları ve molotofkokteylleri ile saldıran gruba, polis gözyaşartıcı gaz ve ses bombaları ile karşılık verdi.

 

Bir polisin yaralandığı öğrenilirken göstericiler arasında yaralananlar ambulansla hastaneye götürüldü. Anarşist gruplar, Stadiu ve Akademias caddesindeki bazı dükkanların da camlarını kırdı, bir banka şubesini ve bir alışveriş merkezini ateşe verdi.

 

Polis yetkilileri yaralananlar olduğunu belirtirken, ayrıca birçok kişinin gözaltına alındığını bildirdi.

 

Yunanistan Komünist Partisi (KKE) Mücadeleci İşçi Kolları Birliği (PAME) üyeleri ise Omonia meydanında başladıkları yürüyüşlerini çatışmalar nedeniyle Sintagma meydanında sonlandıramadı, tekrar Omonia meydanına dönmek zorunda kaldı.

Sintagma meydanı çevresinde benzer çatışmalar devam ederken gösterilerin parlamentodaki tartışmalar ve oylama süresince de devam etmesi bekleniyor.

120 oy yeterli olacak.

 

Parlamentoda tartışılan tasarı, ülkenin borcunun 100 milyar avro kadar silinmesini sağlayacak “PSI tahvil takası anlaşması”, sert tasarruf tedbirlerini içeren “ikinci kredi anlaşmasını imzalamak üzere başbakan ve maliye bakanına yetki verilmesi” ve “bankaların yeniden sermayelendirilmeleri” şeklinde üç madde halinde milletvekillerinin onayına sunulacak.

 

Tasarının 300 sandalyeli Yunan parlamentosundan geçmesi ve yasalaşması için 120 milletvekilinin oyu yeterli olacak.

Oylama öncesinde Başbakan Lukas Papadimos başkanlığındaki geçici işbirliği hükümetini oluşturan üç siyasi parti içinde tepkiler sürerken, toplamda 236 sandalyeye sahip PASOK ve Yeni Demokrasi Partisi (ND) milletvekillerinin tasarıya ”evet” oyu vermesinin, paketin onaylanması için yeterli olacağı belirtiliyor.

 

Medya Tutkunu

 

 

Genç Akademisyenler 3000 İmzayı Başbakan’a Postalayacak

Featured

Geçtiğimiz günlerde Başbakan’a cevap veren genç akademisyenler 3000 imza topladı. Yaptıkları açıklama şu şekilde:

 

Öncelikle ülkemizin hızlı değişen, bu hızla da hafızasızlaştıran gündemi içinde duyarlılığımızı paylaşarak tepkilerini gösterdikleri ve tarihe bir kayıt düştükleri için tüm imzacılara teşekkür ediyoruz. 3000 kişinin desteğini geçmiş durumdayız. Dilekçemizi bugün imzaya kapatıyoruz. Pazartesi günü bir basın açıklaması ile imzalar Başbakanlık’a postalanacak.

 

Kampanyamızı hep beraber sonlandırmak için sizleri de basın açıklamamıza davet ediyoruz.

Basın açıklaması

Tarih: 20 Subat Pazartesi

Saat: 13:00

Yer: Eğitim-Sen 6. Şube – Sıraselviler Cad., No: 18/1, Sim Apt., Daire: 2, Taksim – İstanbul

 

Bilgi İçin: http://basbakanayanit.blogspot.com/

 

Nüve

 

 

Kaos GL’den Feminist Harekete Çağrı

Featured

Kaos GL Derneği, Türkiye, Akdeniz ve Orta Doğu’dan feminist oluşumları muhafazakârlığın farklı yüzleriyle halleşme deneyimlerini paylaşmaya ve ortak bir platformdan söz üretmeye çağırdı.

 

Homofobi Karşıtı Buluşma kapsamında 2006’dan beri gerçekleşen “Feminist Forum” bu sene uluslararası platforma taşınıyor.

 

Uluslararası Feminist Forum’u koordine edecek olan Kaos GL, 10-11 Mart 2012 tarihlerinde düzenleyeceği etkinlik için bir çağrı yayınladı.

“Hızla Muhafazakârlaşırken Ne Yaptığımıza, Nasıl Yaptığımıza, Nerede Durduğumuza Bakmak?” başlıklı çağrıyı Kaos GL Derneği Danışma Kurulu’ndan Prof. Dr. Simten Coşar kaleme aldı.

 

Kaos GL, Feminist Forum’da, feminist hareketlerin, gittikçe muhafazakârlaşan siyasal yapılar içerisinde nerede durduklarını, durdukları yerlerde nasıl durduklarını, muhafazakâr karar alma mekanizmalarıyla nasıl ilişkilendiklerini masaya yatırmayı amaçlıyor.

 

Başkent Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi Bölümünden Prof. Dr. Simten Coşar’ın kaleme aldığı Feminist Forum çağrı metnin tamamı şöyle:

 

Hızla Muhafazakârlaşırken Ne Yaptığımıza, Nasıl Yaptığımıza, Nerede Durduğumuza Bakmak?

 

“Son on yılda sadece Türkiye’de değil dünya genelinde toplumsal ve siyasal muhafazakârlaşma farklı biçimlerde ve farklı ölçülerde görünürlük kazandı. İşin ilginci, bu muhafazakârlaşmanın liberalliğin belirli bir versiyonunun içerisinden işlemesi.

 

Hâl böyle olduğunda, muhafazakâr toplumsal dinamiklerin tam göbeğinden konuşan muhafazakâr karar alıcılar, kimlik temelinde dillendirilen hak taleplerine liberal bireysel özgürlüklere referansla “hoşgörü” gösterebiliyorlar!

 

Hâl böyle olduğunda, kimlik talepleri, cemaat yapıları içerisinden kabul görebiliyor; ama politik söze dönüşme ihtimalinin önü alınıyor.

 

Hâl böyle olduğunda, devlete sıkıştırılmak istenmeyen politik öneriler, piyasaya sıkıştırılan sivil topluma havale edilebiliyor.

 

Hâl böyle olduğunda, hak talepleri muhafazakâr toplumsal dinamiklerin yeniden-üretimine eklenebiliyor.

 

Nam-ı diğer:

 

Şiddet münferitleştiriliyor.

LGBT’ye “ol, ama görünme” deniyor.

Kadınların hakları, aile içerisindeki kadınların haklarıyla kısıtlanıyor.

Yurttaşın hakları yine aile içerisinden okunabiliyor.

 

Bu sene uluslararası platforma taşıdığımız Feminist Forum’da, feminist hareketlerin, gittikçe muhafazakârlaşan siyasal yapılar içerisinde nerede durduklarını, durdukları yerlerde nasıl durduklarını, muhafazakâr karar alma mekanizmalarıyla nasıl ilişkilendiklerini masaya yatırmayı amaçlıyoruz. Bunu yaparken, hangi meselelerin, nasıl ön plâna çıktığını ve hangi meselelerin üzerine, neden süreğen bir şekilde perde indirildiğini soruşturmak istiyoruz.

 

Kısaca, Türkiye’den ve Akdeniz ve Orta Doğu’dan feminist oluşumları muhafazakârlığın farklı yüzleriyle halleşme deneyimlerini paylaşmaya ve ortak bir platformdan söz üretmeye çağırıyoruz.”

 

Kaynak: Kaos GL

 

 

Biri Binada Diğeri Sokakta: İki TKP’nin İlk Çatışması

Featured

Türkiye Komünist Partisi’nin ikincisinin açılmasının ardından ortam geriliyor. TKP’li bir grup ‘yeni’ kurulan TKP’nin önünde eylem yapıyor ve gazete dağıtıyor. 

 

‘Yeni’ kurulan TKP’nin toplantı çağrısı şu şekildeydi:

Haber Merkezinin Dikkatine!

Değerli Basın Yayın ve Medya Mensupları,

Varlığı Cumhuriyet öncesine dayanan, siyasal yaşamını 1920 yılından beri illegal olarak sürdüren Türkiye Komünist Partisi, 15 Şubat 2012 tarihinde bütün yasal işlemler tamamlanarak resmen kuruldu.

Türkiye Komünist Partisi Kurucular Kurulu ve Parti Sözcüleri, Ankara’da bulunan Parti Genel Merkezi’nde 18 ŞUBAT 2012 Cumartesi günü (Yarın) basın mensuplarının sorularını cevaplayacaktır.

 

Katılımınızı bekliyoruz.

Saygılarımızla,

Gerçek Link: http://tkp.org/?q=node/51

 

Bu açıklamanın ardından TKP Genel Merkezi’nden çok sert bir açıklama geldi. Resmi web sitesinden duyurulan açıklamada şöyle denildi:

 

Kurulduğu iddia edilen daha doğrusu “kurdurtulduğu” anlaşılan parti, komünist hareketi itibarsızlaştırmayı amaçlayan bir provokasyondan başka anlama gelmiyor. Türkiye Komünist Partisi de bu girişimi sadece bir provokasyon, bir sahtekarlık olarak dikkate alacaktır.

Bugün, ilk olarak Cihan Haber Ajansının geçtiği bir habere göre partimizle aynı adı taşıyan bir başka parti kurulmuş…
Kimileri işçi sınıfının partisinin bir devlet dairesine dilekçe vererek kurulduğunu zannedebilir. Böyle kurulan birtakım tabela partileri olabilir de… Ama Türkiye Komünist Partisi doksan iki yıllık tarihinde bütün atılımlarını sınıf mücadelesinin içinde hayata geçirmiştir.
Kurulduğu iddia edilen daha doğrusu “kurdurtulduğu” anlaşılan parti, komünist hareketi itibarsızlaştırmayı amaçlayan bir provokasyondan başka anlama gelmiyor. Türkiye Komünist Partisi de bu girişimi sadece bir provokasyon, bir sahtekarlık olarak dikkate alacaktır.
Today’s Zaman, Aksiyon ve Cihan Haber Ajansı’nın büyük bir heyecan ve süratle haberleştirdiği bu sahtekarlığın parçası olan, bilinçli bilinçsiz katkıda bulunan herkesi uyarıyoruz.

Gerçek Link: http://www.tkp.org.tr/yanlis-haber-kurulan-parti-degil-tezgah-1743

 

Polisin yeni kurulan (Ziya Gökalp Caddesi.Ankara) TKP Genel Merkez binasını koruduğu bildiriliyor.

 

Nüve

 

 

Nuray Mert’in Yazısı Nerede? #nuraymertinyazisinerede

Featured

Milliyet Gazetesi Demirörenlere geçtikten sonra Nuray Mert’in yazılarına süresiz olarak ara verildiği duyurulmuştu. Nuray Mert geçtiğimiz hafta içinde yaptığı açıklamayla kendisine yansıyan bir durumun olmadığını Pazar günü gazeteye yazısını yollayacağını belirtmişti.

Pazar günü geldi ancak Milliyet, Nuray Mert’in yazısını gazeteye koymadı.

Milliyet grubundan haftalardır olduğu gibi bir açıklama gelmezken durum sosyal medyada çok sert eleştiri konusu oldu. Geniş gazeteci kitlesi durumu kınarken Şamil Tayyar’ın yorumu soğuk hava estirdi….

@ETemelkuran #nuraymertinyazisinerede? Siz de sorun!

@umitalan Aköz, Alçı, Ardıç, Ilıcak, Kütahyalı;sadece bunlardan ibaret kalacak bir medya, ana akım da olsa kimi ikna eder ki #nuraymertinyazisinerede

@enginbas Demirören medyaya girdim ama bakın “Saygım sonsuz” demek mi istiyor Nuray Mert’i çıkartrak….

@umitalan Pazar pazar, sabah sabah, günaydın yerine sorulması gereken soru: #nuraymertinyazisinerede Çok geç olduğunda günaydın denmemesi için bizlere

@elifilgaz sustuk, sustuk başka bir ihtimal varmış gibi… Bir kere de şaşırtın be! #nuraymertinyazisinerede

@orayegin Ece Temelkuran’dan sonra Nuray Mert olayıyla da medyaya mesaj verildi: Kürt konusuna dokunmayın, yanarsınız. Mesaj alındı, herkes sustu.

@papazincayiri Mehmet Baransu, Engin Ardıç yerini korurken, Ahmet ile Nedim içeride, Nuray Mert gazeteden uzaklaştırılıyor daha da hala “medya” diyen var.

@MBekaroglu Nuray, BDP’ye destek veriyor diye atılmış, yani PKK’lı imiş. İşe bakın aynı Nuray Mert 28 Şubat günlerinde şeriatçıydı.

@enveraysever2 Ece nin ardından kılıfına uydurularak Nuray Mert te halledildi. Yasasın süresiz izin. Yasasın ileri demokrasi.

@esraarsan nuray mert’i de milliyet yönetimi süresiz izne çıkarmış. bu bir çeşit, “aman biz maaşını verelim, yeter ki sen yazma” durumu herhalde.

@vecide11 #nuraymertinyazisinerede? #nuraymerteneolacak?

@samiltayyar27 Üzülüyorum, dostlar, Nuray Mert’e muhtaç hale geldiler ya, ne diyeyim?

 

Medya Tutkunu / www.medyatutkunu.com

 

 

İrfan İnanç Yıldız Gözaltına Alındı

Featured

CHP Gençlik Kolları eski başkanı İrfan İnanç Yıldız İzmir’de gözaltına alındı.

 

Ne olmuştu?

İrfan İnanç Yıldız geçtiğimiz aylarda CHP Gençlik Kolları başkanlığı görevi sırasında bir web sitesinin iddiasına göre bir yolsuzluğun tespit edildiği Kuşadası Belediyesi’ne yapılan baskının ardından partili gençler arasında ‘bankamatik başkan’ sıfatıyla nitelendirilmişti. Adı, taşeron firmadan maaş alma suçlamasına karışmıştı. Nüve yazarı Erkan Bayır, olayın üzerine gitmiş, Nüve’de yayınlanan yazısının ardından Bugün gazetesi yazının altındaki okuyucu yorumlarını sayfalarına taşımıştı. Haberi yapan muhabir Ezelhan Üstünkaya, meclis koridorlarında İrfan İnanç Yıldız ve arkadaşları tarafından sözle taciz edilmişti. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Ezelhan Üstünkaya’yı telefonla arayıp özür diledikten sonra İrfan İnanç Yıldız’ı görevden almıştı.

 

DHA yeni gelişmeleri abonelerine şöyle geçti:

 

İzmir Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube ekipleri, Kuşadası Belediyesi’ne operasyon düzenleyerek, 8 kişiyi gözaltına aldı. ‘İhaleye fesat karıştırma, nitelikli dolandırıcılık ve rüşvet’ suçlarından gözaltına alınanlar arasında Belediye Başkan Yardımcısı Mehmet Zeki Fidandal, CHP Gençlik Kolları Eski Genel Başkanı İrfan İnanç Yıldız de bulunuyor.

 

Geçen Mayıs ayında İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Kuşadası Belediyesi’ne de operasyon düzenlendi. O operasyonun devamı niteliğinde Kuşadası Belediyesi’ne yönelik ikinci operasyon yapıldı. Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerinin İzmir ve Kuşadası’nda eş zamanlı baskınlarda aralarında Belediye Başkan Yardımcısı Mehmet Zeki Fidandal, CHP Gençlik Kolları Eski Genel Başkanı İrfan İnanç Yıldız, Kuşadası Belediyesi Temizlik İşleri Müdürü Yusuf Atak ile Kuşadası Belediyesi CHP Meclis üyesi Ahmet Kireç ile firma sahiplerinin de aralarında bulunduğu 8 kişi gözaltına alındı.

 

İzmir’e getirilen şüphelilerin ‘İhaleye fesat karıştırma, nitelikli dolandırıcılık ve rüşvetle suçlandıkları belirtildi. Şüphelilerin sorgularına başlanacağı, elde edilen bilgiler doğrultusunda da yeni gözaltıların olabileceği bildirildi.

 

Nüve

 

 

Nazım Dostları Buluşuyor

Featured

KYÖD’ün önderliğinde bir araya gelen Nazım Dostları 27 Şubat Pazartesi günü bir araya gelerek Büyük Usta’yı anacaklar.

Programda Nazım Hikmet’in hayatına dair bir slayt gösterisi yapılacak. Ardından, Araştırmacı yazar Dr.Hıfzı Topuz, Ressam İbrahim Balaban, Şair-yazar Güngör Gencay ve Araştırmacı yazar Erden Karabulut’un katılımcı olduğu söyleşi yapılacak.

İrfan Ertel, Ufuk Aşar, Funda İlhan ve Tarık Keskiner Usta’nın şiirlerini seslendirecek. Program Fethi Çeçen ve Seval Çizmeci’nin seslendireceği Nazım Hikmet Türküleri ile sona erecek.

İzmit Yahya Kaptan Mahallesi’nde bulunan SDKM’deki gece halka açık ve ücretsiz.

 

‘Biz Bu Oyunun Oyuncusu Da, Seyredeni De Olmayı Reddediyoruz’

Featured

Bugün Taksim’de gerçekleştirilen Hocalı katliamı protestosunda atılan sloganlar üzerine Türkiye Sosyalist Azerbaycanlılar Platformu tarafından bir açıklama yapıldı. Faşizmin kınandığı açıklama metni şu şekilde:

 

1991 yılında Sovyetler Birliği dağılıp Azerbaycan bağımsızlığını ilan ettikten sonra, Türkiye ve Azerbaycan arasında yeni ve yakın ilişkiler başlamıştır. Soy, dil ve kültür yakınlığı bulunan iki halkın yakınlaşması, ulus temelinde şekillenmiş dünya devletler sistemini göz önünde bulundurursak anlaşılır olmaktadır. Halkların kardeşliğine inananlar olarak bu yakın ve kardeşçe ilişkilerin olumlu taraflarını desteklemekle birlikte, bu ilişkilerin her iki ülkedeki milliyetçi, hatta kimi zaman faşizan duyguları tetiklediğini de belirtmek isteriz.

 

Özellikle, her iki ülkenin Ermenistan`la sorunları bulunması nedeniyle Ermeni halkına karşı kin ve nefreti körükleyen söylemler, bu ilişkilerin neredeyse vazgeçilmez parçasına dönüşmüş durumda. Türkiye`nin Ermenistan sınırını kapalı tutması için baskı yapan, Türkiye`nin bir iç ve vicdan meselesi olan kendi geçmişi ve Ermeni olaylarıyla yüzleşmesine müdahale etmeye çalışan Azerbaycanlı milliyetçilerle, Hrant Dink`in katli sonrası Türkiye`de vurgusu iyice alevlenen Hocalı katliamını siyasi malzeme olarak kullanan Türkiyeli milliyetçiler bu iki ülke arasında ikinci bir söz söylemeyi neredeyse bloke etmiş durumdalar.

 

Fransa`daki `Ermeni Soykırımını İnkar Yasası`nı fırsat bilen aynı milliyetçi çevreler, tekrar Hocalı katliamını `koz olarak` kullanmak istemektedirler. Yüzlerinde bu katliamdan dolayı en ufak acı ve keder bulunmayan bu insanlar, acıları birbiriyle tartarak gerçek niyetlerinin siyasi oyunda kendi ellerini güçlendirmek olduğunu göstermektedir. Bütün katliamlar gibi Hocalı katliamını gerçekleştirenlerin de bulunmasının ve cezalandırılmasının, bu tarz katliamların bir daha yaşanmaması için önemli olduğunu düşünüyor ve bu yolda atılan her adımı destekliyoruz. Fakat bu katliamların önüne geçmek için aynı zamanda halklar arasında düşmanlığı besleyen eylemlere de son verilmesini istiyoruz. Unutmamak gerekir ki, çıkarılan her savaşta kazanan yalnız burjuvazi ve onun araç olarak kullandığı devlettir. Halklar ise bu savaşlarda yalnız kaybeden taraflardır. Biz hiç bir katliamın diğerinin bahanesi olamayacağına, hiç bir acının diğerinden üstün olmadığına inanarak, Hocalı katliamının 1915`deki Ermeni olaylarıyla kıyaslanmasına, Ermeni trajedisini inkar etmek için malzeme olarak kullanılmasına itiraz ediyoruz. Hrant Dink`in katli sonrası karanlık güçlere karşı Türkiye`deki Ermeni azınlıkla dayanışma anlamında acı ve öfkeyle dile getirilmiş `Hepimiz Ermeniyiz` sloganını sulandırmak ve geçersiz kılmak için ortaya atılan `Hepimiz Azeriyiz` önermesine itiraz ediyoruz. Bu oyuna ortak olup Hocalı katliamının bu çevrelerin siyasi malzemesi olmasına göz yummak en başta Hocalı katliamında hunharca katledilen insanların anısına saygısızlık, Hocalıların acısına vurdumduymazlıktır. Biz bu oyunun oyuncusu da, seyredeni de olmayı reddediyoruz. Yaşasın Halkların Kardeşliği…

 

Nüve

 

 

230 Kadın Örgütü Fatma Şahin’e Karşı

Featured

Kadının ve aile bireylerinin şiddetten korunma dair kanun taslağı Cuma akşamı meclis başkanlığına sunuldu. Eylül ayından beri kadın örgütleri ile birlikte hazırlanan yasa taslağının yine bir anda meclis başkanlığına sunulması tartışma yarattı. Aile Ve Sosyal politikalar bakanı Fatma Şahin; 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nden önce kanun taslağının çıkmasını hedeflendiğini belirtti. Kadın örgütleri son bir toplantı olacağını düşünürken taslağın imzaya sunulması zaten bir tartışma yaratmıştı. Kadın örgütleri bu hali ile meclis başkanlığına sunulmasından rahatsız olurken, STK ‘lar ile birlikte hazırlandığını öne sürülmesinin de kamuoyuna aslında demokrasi sağlıyoruz anlayışı yaratmak için olduğunu belirtti. Aile ve sosyal politikalar bakanlığı ile hazırladıkları yasa taslaklarını daha önce kamuoyu ile paylaşan 230 kadın örgütünün bir araya gelerek oluşturduğu Şiddete Son Platformu, meclis başkanlığına sunulan kanun taslağının değişen kısımlarını ilk bakışta şöyle sıraladılar;

 

- İsim değişmiş, kadın ve aile bireylerinin şiddetten korunması idi, ailenin korunması ve kadına şiddetin önlenmesi olmuş.

- Amaç ve kapsam maddesi ile tanımla maddesi ayrıntılı idi toplumsal cinsiyetten tutun, ayrımcılık yapılamayacağına dair bu kalkmış son derece kısa hale getirilmiş, uluslararası sözleşmelere atıf yok.

- Mülki amirlerin verdiği kararları hakimde verebiliyordu, koruyucu tedbir olarak o düzenleme kalkmış.

- Tedbir kararının verilmesinde şiddetin belgesi aranmaz maddesi gerektiğinde şiddetin belgesi aranmaz gibi bir hale dönüşmüş.

- En çok 6 aya kadar tehlikelilik esasına göre süresiz düzenlemesinde, en çok 6 ay duruyor sonrasında ilgilinin  bakanlığın talebi veya resen değişir, kaldırılır veya aynen devam eder denmiş.

- Bizim içeriğini de belirttiğimiz eğitime ilişkin düzenleme kalkmış.

- ŞİM’ler için pilot iller yazılmıştı kalkmış yönetmeliğe ve bakanlığa atıf var.

 

 

Nüve

 

 

PSAKD Doğruladı: Adıyaman’da Alevi Evleri İşaretleniyor

Featured

CHP Milletvekili Hüseyin Aygün’ün Facebook’tan paylaştığı iletinin ardından sosyal medyada Adıyaman konuşulmaya başlanmıştı. Bugün Nüve, Pir Sultan Abdal  Kültür Dernekleri (PSAKD) Adıyaman Şubesi’ne ulaştı. Şube başkanı Mahmut Yapıcı kentte Alevi evlerinin işaretlendiği haberlerini doğruladı. Şube başkanı Yapıcı Nüve’ye şunları söyledi:

“Emniyet amiri ile birlikte toplamda 45 evin üzerinde işaret tespit ettik. Bu evlerde yaşayan herkes Alevi kökenli. Valilik ve Emniyet olayı soruşturuyor. Biz ise takipteyiz. 45 aileden imza topladık, yarın savcılığa suç duyurusunda bulunacağız. Evlerin üzerlerindeki işaretlerin hepsi birbirinden farklı.”

 

Hüseyin Aygün’ün Facebook’ta paylaştığı şu mesajdan sonra başta Twitter olmak üzere kullanıcılar olaya büyük tepki gösterdiler:

“Adıyaman’da Alevi mahallesinde 200 civarında evin kapısının işaretlendiği yönünde haberler alıyoruz, Hükümetin görevi “dindar nesil” yetiştirmek, yurttaşlar arasına kin ve nefret tohumları eken projeler üretmek değil, çoğulcu ve demokratik bir toplumsal düzen tesis etmektir, meydana gelmesi olası saldırıların sorumlusu “Suriye’de Alevi askerler cinayet işliyor” şeklinde konuşan hükümet olacaktır..

Arkadaşlar CHP Adıyaman yöneticileri Emniyet ve Vali ile görüştü, polise göre 20 civarında evin kapısına yazı yazılmış, ne yazdığı belli değilmiş, olay araştırılıyormuş, fotoğraflar ulaşırsa paylaşacağız…”

 

Ayrıca ilk fotoğraf Hüseyin Aygün tarafından yayınlandı. Fotoğrafa şu not düşüldü:

 

“Adıyaman’da Alevi nüfusunun yoğunlukta yaşadığı Karapınar Mahallesi’nde kapı ve duvarların işaretlendiğinin fotoğrafıdır. (29.02.2012)”

 

 

 

 

Nüve

 

 

Sivas Davası İçin Mücadeleyi Yükseltiyoruz: 13 Mart’ta Ankara Adliyesi’nde

Featured

2 Temmuz 1993 tarihinde 35 canımızın yanarak ölmesi sonucu tarihe Sivas Katliamı olarak geçen yangının yıllardır görülen davası zamanaşımına uğratılmaya çalışıyor.

 

Kamuoyunun da desteğini arkasında hissetmek isteyen Alevi Bektaşi Federasyonu mücadeleyi yükseltiyor. ABF Genel Merkezi, davanın zamanaşımına uğrayacağı 13 Mart günü Türkiye aktivistlerini Ankara Adliyesi’ne bekliyor. ABF’den yapılan açıklama şu şekilde:

 

“Sivas katliamı firarileri ile ilgili olarak Ankara Adliyesi’nde devam eden davada ciddi bir zamanaşımı talebi vardır. İnsanlık suçlarında zamanaşımı olmayacağına inanan ABF, katliamın bütün suçlularının yakalanıp gereken cezalara çarptırılması için davanın yakın takipçisidir. Katliam davasının zamanaşımına uğramaması için ABF Genel Yönetim Kurulu, 13 Mart 2012 Salı günü, adalet isteyen herkesi, Alevi Sünni, Türk Kürt ayırmadan Ankara Adliyesi’ne davet etme kararı almıştır.”

 

 

Nüve

 

 

Türkiye Denizciler Sendikası Eylemde

Featured

Türkiye Denizciler Sendikası’na bağlı Şehir Hatları İşletmesi Çalışanları’na işverenin uygulamış olduğu baskı tehdit ve hak edişlerini ödememesi sonucu imzaladığı toplu iş sözleşmesine aykırı eylemlerde bulunduğu için Türkiye Denizciler Sendikası yarın saat 9:30′da ikişer dakikalık düdük eylem kararı aldı.

 

Nüve

 

 

TKP’de Eskiler Yol Gösterdi: ‘Doğru Olan Parti’ye Omuz Vermek’

Featured

TKP adıyla ikinci bir yasal parti kurma yönündeki girişim, tarihsel TKP’nin bir dizi üyesinin tepkisini çekmiş, bir grup eski yönetici bir deklarasyon yayınlamışlardı. Çok sayıda tarihsel TKP üyesi girişimin komünist harekette yersiz bir bölünmeye neden olacağını söyleyen deklarasyonu imzaladı.

 

TKP adıyla ikinci bir yasal parti kurma yönündeki girişim, tarihsel TKP’nin bir dizi üyesinin tepkisini çekmiş, ilk olarak Almanya’da yaşayan bir grup eski yönetici bir deklarasyon yayınlamışlardı. Açıklama metninde ikinci bir parti kurma girişiminin komünist harekette yersiz bir bölünmeye neden olacağına ilişkin kaygı dile getiriliyordu.

 

“Bir dönemin yenilgisiyle zaten parçalanmış ve dağılmış olan Komünist hareketi bir kez daha bölmek tehlikesini göre göre, bir başka ‘Komünist’ partisi daha kurmak mı doğrudur; yoksa, uzun süre önce köşeye bırakılarak terk edilen ‘Komünizm bayrağını’ tekrar ayağa kaldıran, ‘Komünist’ adıyla politik sahneye çıkma cesaretini ve becerisi gösteren, seçimlere katılabilecek düzeyde örgütlenmeyi başaran ve on yıldır acılı süreçlerden geçerek, büyük olanaksızlıklara karşın direnerek, saflarına birçok genç insanı toplamakta olan bir Partiye omuz vermek mi?” ifadesiyle mevcut TKP’yi açıkça işaret eden açıklamaya yüzü aşkın eski partili desteklerini iletti.

 

Destek verenler arasında Şahabettin Bakırsan, Rasih Nuri İleri gibi saygın komünistlerin yanısıra, 1970′lerde Merkez Komite üyeliğinde bulunmuş Ulvi Oğuz ve Attila Aşut dikkat çekiyor.

 

Deklarasyonun imzacıları şu şekilde:

 

Abdurrahim Botan

Abdurrahim Erdim – İGD Üyesi (Edirne)

Adem Yaralı – TKP Üyesi (İstanbul – Bağlarbaşı)

Adil Sonkaya – TKP MK Üyesi, 5.Kongre Delegesi

Ahmet Sarıcan – TKP Bursa İl Komitesi Üyesi, Maden İş GYK Üyesi

Akın Öztürk

Alev Akçin – Barış Derneği Üyesi

Ali Akgül – TKP Üyesi

Ali Anılmış – TKP Üyesi, Otomobil İş Sendikası Bufer İşyeri Temsilcisi

Ali Çiftçi – TKP Fabrika Komitesi Üyesi

Ali İhsan Şimşek

Ali Rıza Biter

Ali Rıza Dikmen

Ali Yaşar Korkmaz

Attila Aşut – TKP MK Üyesi

Avni Sevinç – TKP Bakırköy Sorumlusu, Marmara Genel Der Sorumlusu

Aydın Doğer

Ayfer Güçlü Aras

Ayhan Karahan

Bediye Kadak

Belma Nur Kartal – İGD Üyesi

Bülent Akünal

Bülent Ufuk Ateş – TBKP Kurucular Kurulu Üyesi

Cafer Işın          Bremerhaven

Celal Erdem – TKP Üyesi, Maden İş Sendikası 4.Bölge Temsilcisi

Cemal Aydın – TKP Üyesi, Otomobil İş Sendikası Mecidiyeköy Şube Başk.

Cemal Ediz

Cemil Deveci – TÜSDER Başkanı

Cemil Fuat Hendek – TKP FAC Yöre Komitesi Üyesi

Cemil Gerçek

Cemile Yalçın

Çeka Unutmaz – TKP 5.Kongre Delegesi

Çetin Uras

Dilek Günsel Doğan – İKD Üyesi (Edirne)

Emine Suna – TKP Üyesi, Eski Tekel İşçisi

Enver Açıcı

Erdal Arslan – İGD Üyesi (Edirne)

Ertan Köymen – TKP Üyesi (İstanbul – Maltepe)

Etem Yalçın

Galip Çevik

Gani Cansever

Güner Tunca – İKD Üyesi (Edirne)

Güray İyi

Hamdi Maskar – TBKP Kurucu Üyesi ve GYK üyesi

Hasan Aktaş – Eğitimci

Hasan Bülent Yılmaz

Hasan Ergün

Hasan Kaya – İGD Üyesi (Edirne)

Hayrettin Torun- TKP Üyesi, Aksan İşyeri Sendikası Temsilcisi

Hıdır Çevik – TBKP Üyesi

Hüseyin Ay

Hüseyin Maho

Hüseyin Nurali – TKP Üyesi, Maden İş Sendikası 4.Bölge Organizatörü

Hüseyin Pekgöz

Hüsnü Çuhadar – TKP 12 Eylül sonrası Ankara İl Komite Üyesi, TBKP İç Anadolu Bölge Komitesi Üyesi

İbrahim Bulut

İbrahim Çetin – TKP Üyesi, Otomobil İş Sendikası Meta Elektronik İşyeri Temsilcisi

İbrahim Güler

İbrahim Özmen – TKP Üyesi (İstanbul – Tuzla)

İbrahim Özyürek – Maden-İş 25. Bölge Gebze YK üyesi, Politika gazetesi Anadolu yakası sorumlusu, TBKP kurucusu

İlhami Durmazkeser

İlhan Gündüz – TKP Üyesi, Maden İş Egesan İşyeri Temsilcisi

İlhan Tunca – İGD Üyesi (Edirne)

İlyas Yüksel

İrfan Ertel

İrfan Tunca – İGD Üyesi (Edirne)

İskender Doğer

İsmail Aykaç – TKP Üyesi (İstanbul – Kartal)

İsmet Çelik – TKP 5.Kongre Delegesi

Kadir Karabulak

Kamber Söğüt – TKP Üyesi (İstanbul – Kartal)

Kemal Bulut – Maden İş Sendikası Profilo Telgra İşyeri Temsilcisi, TKP Lavrion (Yunanistan) Kampı Sorumlusu

Kemal Çevik – TKP Üyesi (İstanbul)

Kemal Gürbüz – TKP Gaziosmanpaşa Pancar Motor Fabrika Komitesi Üyesi

Kemal Kırac

Kemal Parlak – TKP Üyesi, Otomobil İş Sendikası Meta Elektronik İşyeri Baştemsilcisi, BMİS Alumag İşyeri Baştemsilcisi

Kenan Doğan – TKP Üyesi (Edirne)

Kenan Yılmaz

Keriman Guşa – İKD Uzunköprü Şube Başkanı

Levent Bakaç

Levent Koyubenbe

Lütfü Dilek – Ürün Dergisi (1997 Kurucularından)

Mehmet Adıgüzel

Mehmet Atlıhan

Mehmet Emin Görgülü – TKP Semt Komitesi Sekreteri

Mehmet Kale

Mehmet Keçeci – TKP Üyesi (İstanbul – Pendik)

Muammer Durmuş

Murat Alp

Musa Kızılay – İGD Üyesi

Mustafa Bakır – İGD Üyesi (Edirne)

Mustafa Bektes

Mustafa Kuş – Samsun İGD

Mustafa Sarıbaş

Mustafa Üçtepeler

Muzaffer Sarıcan – TKP Bursa Kadın Komitesi Üyesi

Mülayim Akkaya

Naci Macit – TKP Üyesi, Eski Dikimevi İşçisi

Naci Ortaç

Naciye Babalık

Nadir Uygun – TKP Üyesi (İstanbul – Pendik)

Nail Azazi

Necla Çelik – TKP Fabrika Komitesi Üyesi

Nedim Elmas

Nedim Türkkan

Neşe Erdem – İKD üyesi (İstanbul – Maltepe)

Nurettin Fırat

Nuri Kadak – TKP Batman İl Sorumlusu

Olgun Temizsoy

Osman Celil Çetok

Ozan Özgür

Ömer Faruk Yenigün

Özen Aşut

Paşa Erbey – İGD Üyesi (Ankara)

Ramazan Yücel

Rasih Nuri İleri – TBKP Denetleme Kurulu Üyesi

Rauf Cankurtaran

Recep Zengin – TKP Üyesi, Aksan İşyeri Sendikası Temsilcisi

Refiye Başaran – İKD Üyesi

Remzi Kaya – TBKP Diyarbakır İl Komitesi Üyesi

Remzi Öztürk -    TKP Fabrika Komitesi Üyesi

Sabahattin Topuz – DİSK ve Maden iş Karadeniz Bölge Temsilcisi

Sami Baykut – Bank-Der Batı Karadeniz Bölge Temsilcisi

Sedat Özen – TBKP Üyesi, BMİS MAG İşyeri Temsilcisi

Selahattin Ötgen – TBKP Üyesi

Sevim Çelik – İKD Üyesi (Samsun), Kadınların Sesi Dergi Sorumlusu

Seyit Mehmet Yalçın

Sinan Eriş

Sükun Öztoklu – İGD Ankara Sıhhiye Örgütlenme Sorumlusu

Süleyman Dolaşık – Maden İş 4. Bölge Denetim Kurulu Üyesi

Şaduman Özyürek

Şahabettin Bakırsan

Şenol Tekin

Şerafettin Özarun

Tarık Özen

Tayfun Arkayın

Tayfun Doğan – Torbalı Bölge Sekreteri

Tevfik Taş

Tuğrul Bal

Tunç Tatoğlu – İleri Gençlik Örgütü

Turgay Feza

Turgut Karadere – TKP Üyesi, Eski Maden İş Üyesi

Turhan Kurban

Uğur Bektaş

Ulvi İçil

Ulvi Oğuz – TKP MK Üyesi

Ünal Bayav – İGD – TBKP İzmir İl Gençlik Sekreteri

Yahya Oskay – TKP Üyesi (İstanbul – Maltepe)

Yaşar Çelik – TKP Fabrika Komitesi Üyesi

Yusuf Ziya Cansız

Zeynel Tuna

 

Kaynak: sol.org.tr

 

 

Sosyal Medya ‘İki Fotoğraf Arasındaki Yedi Farkı’ Arıyor

Featured

Türk Lirası’nın yeni logosu geçtiğimiz gün Başbakan’ın da katılımıyla dünyaya duyuruldu. İstikrarı ve güvenli bir limanı temsil edildiği iddia edilen yeni logonun Ermenistan ile ilişkilendirilmesi sosyal medyada kullanıcıların farklı yorumlarına neden oluyor. İşte iki logo:

 

Ermeni Dramı                                                    Türk Lirası

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SDÜ’de 51 Öğrenciye Ceza

Featured

(Haber görseli temsilidir)

 

Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi’nde 3 Ekim 2011 tarihinde basın açıklaması gerçekleştirilen 51 üniversiteliye, basın açıklaması gerçekleştirdikleri gerekçesiyle 15 gün uzaklaştırma cezası verildi

 

Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) öğrencileri, sene başında YÖK’ün uygulamaya sokmak istediği, fakat öğrenci hareketinin ülke genelindeki tepkileri nedeniyle geri çekilmek zorunda kalan harç zamlarına karşı bir basın açıklaması gerçekleştirmişti. Üniversitelilerin basın açıklaması, özel güvenlik birimleri ve polisler tarafından provoke edilmiş, ancak üniversiteliler kararlı bir biçimde açıklamalarını yapmıştı.

 

51 öğrenciye ceza, 100′den fazlasına soruşturma

Üniversiteye atandığı günden bu yana üniversiteliler üzerindeki baskısını artıran rektör Hasan İbicioğlu’nun talimatı ile harç zamlarına karşı basın açıklaması yapan üniversitelilere soruşturma açıldı. Soruşturma sonucunda 51 öğrenciye 15 gün uzaklaştırma cezası verildi. Ceza alanlar arasında basın açıklamasına katılanların yanı sıra basın açıklamasını uzaktan izleyenler de bulunuyor.

 

SDÜ yönetimi, Uludere Katliamı’nı protesto etmek amacıyla basın açıklaması gerçekleştiren öğrencilere de soruşturma açtı. Rektörlüğün soruşturma açtığı öğrenci sayısı 100′ü geçerken, sayının her geçen gün arttığı belirtildi.

 

‘Disiplin Yönetmeliği de AKP de 12 Eylül ürünü’

Soruşturmaya neden olan eyleme katılan SDÜ Öğrenci Kolektifi üyeleri, yaptıkları açıklamada soruşturma ve cezaların üniversitelilerin çalışma alanlarını engellemeye yönelik olduğunu belirttiler. Kolektifler, YÖK Başkanı Gökhan Çetinsaya’nın “Öğrenci Disiplin Yönetmeliği 12 Eylül ürünüdür” sözünün de samimiyetsizliğinin bir kez daha ortaya çıktığını ifade ettiler. Üniversiteliler, haklarını aramaya ve mücadelelerini sürdürmeye devam edeceklerini de açıkladılar.

 

Kaynak: sendika.org

 

 

237 Kadın Örgütü Mücadeleyi Meclise Taşıdı

Featured

237 Kadın Örgütü, tüm kadınları ve erkekleri taleplerine destek olmaya çağırdı. İşte Şiddete Son Kadın Platformu’nun Milletvekillerine ve kamuoyuna duyurdukları o metin:

 

 

TBMM’DEKİ TÜM PARTİLERDEN MİLLETVEKİLLERİNE, TÜM KAMUOYUNA,

Şiddete Son Kadın Platformu’nu oluşturan 237 kadın örgütü ve platformun taleplerini destekleyen tüm diğer kadın platformları ve kadınlar olarak bir kez daha belirtmeliyiz ki, aylardır tartışılan şiddet yasa taslağının, Bakanlıkta, Başbakanlıkta ya da TBMM’de bir odadan diğerine giderken bile uğradığı aleyhe değişikliklerden son derece rahatsızız.

Bakan Fatma Şahin’in TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu’nda (KEFEK) verdiği sözlere ve gösterdiği gayrete rağmen, aynı gün ve devamında TBMM Adalet Komisyonu’nda yapılan toplantılarda taslakta yine yasanın özüne zarar verecek değişiklikler yapılmış bulunuyor.

Şu andaki haliyle yasanın adının kadın değil aileyi koruma üzere düzenlenmiş olmasına; şiddete uğrayan kadınların tek adımda yardım ve korunma alabileceği 7 gün 24 saat ve tek adım ilkesiyle çalışacak merkezlerinin teşkilat, görev ve kadrolarının kadın örgütlerinin talepleri doğrultusunda düzenlenmemiş olmasına; yasada sığınaklar ve cinsel şiddet kriz merkezlerinin yer almamasına; kadın örgütlerinin şiddet ve cinayet davalarına müdahilliğinin kabul edilmemiş olmasına itiraz ediyoruz. Bunlarla birlikte diğer tüm taleplerimiz saklı kalmak üzere; bu yasa üzerinde kadın örgütleri ile mutabık kalınmış konularda artık değişiklik yapılmamasını ve TBMM Genel Kurulu’nda, başta aşağıdaki konular ve diğer taleplerimiz olmak üzere, sadece yasayı amacına uygun hale getirecek değişikliklerin yapılmasını talep ediyoruz.

Günde en az 5 kadının yaşama, çalışma, evlenme, boşanma, giyinme ve benzeri hakları için öldürüldüğü dünyanın tek ülkesi olan Türkiye’de, buna dair rahatsızlığı olan tüm kadınları ve erkekleri bu konudaki taleplerimize destek vermeye çağırıyoruz.

237 Kadın Örgütü Adına ŞİDDETE SON KADIN PLATFORMU

 

5 MART ADALET KOMİSYONU’NUN KABUL ETTİĞİ TASLAK

 

MADDE 1- Amaç, kapsam ve temel ilkeler

Madde metnine aşağıdaki fıkra eklenmelidir.

Bu kanun kapsamındaki şiddet vakalarına ilişkin başvurularda, başvurunun yapıldığı andan başlayarak takip edecek tüm süreçlerde şiddet konusunda arabuluculuk ve uzlaşma girişimlerinde bulunulamaz.

 

 

MADDE 2- Tanımlar

Bu maddeye toplumsal cinsiyet tanımı eklenmelidir.

ı) Toplumsal cinsiyet: Toplum tarafından kadın ve erkeğe yüklenen ve sosyal olarak kurgulanan cinsiyetçi roller, beklentiler, tutum ve davranışları, ifade eder.

 

Teknik bir düzenleme olarak merkezlerin tanımı maddenin en sonuna taşınmalıdır.

“g) Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri: Şiddetin önlenmesi ile koruyucu ve önleyici tedbirlerin etkin olarak uygulanmasına yönelik destek ve izleme hizmetlerinin verildiği, çalışmalarını yedi gün yirmidört saat esası ile yürüten merkezleri,”

 

Madde 7’deki ihbar maddesi ile uyumlu olarak h) fıkrasına aşağıdaki ek yapılmalıdır.

h) Tedbir kararı: Bu Kanun kapsamında, şiddet mağdurları ve şiddet uygulayanlar hakkında hâkim, kolluk görevlileri ve mülkî amirler tarafından, istem veya ihbar üzerine veya resen verilecek tedbir kararlarını, ifade eder.

 

 

 

MADDE 3- Mülkî amir tarafından verilecek koruyucu tedbir kararları

Aşağıdaki hükümden “veya uygun göreceği benzer tedbirlere” ifadesi çıkarılmalıdır.

Bu Kanun kapsamında korunan kişilerle ilgili olarak aşağıdaki tedbirlerden birine veya birkaçına veya uygun görülecek benzer tedbirlere mülkî amir tarafından karar verilebilir.

 

 

 

Maddenin ç fıkrasına aşağıdaki şekilde “ihbar” kelimesi eklenmelidir.

ç) Hayatî tehlikesinin bulunması hâlinde, ihbar, ilgilinin talebi üzerine veya resen geçici koruma altına alınması.

 

Maddenin d fıkrasınında yer alan kreş desteğinin bu kadar daraltılarak göstermelik hale getirilmesi kabul edilemez. Düzenleme, “çalışma olgusuna bakılmaksızın tedbir kararı süresince”  olmalıdır.

d) Korunan kişinin, çalışması durumunda varsa çocukları için tedbir kararı süresince; çalışma yaşamına katılımını desteklemek üzere varsa çocuklarına iki aylık süre ile sınırlı olmak kaydıyla, tedbir kararı süresince, gerektiğinde ücreti bu Kanun kapsamında karşılanmak üzere kreş imkânının sağlanması.

 

 

 

MADDE 5- Hâkim tarafından verilecek önleyici tedbir kararları

Aşağıdaki hükme “veya uygulama ihtimali bulunan bireyler” ibaresi eklenmelidir.

Şiddet uygulayan veya uygulama ihtimali bulunan bireylerle ilgili olarak aşağıdaki tedbirlerden birine, birkaçına veya uygun görülecek benzer tedbirlere karar verilebilir.

 

 

 

MADDE 8- Tedbir kararının verilmesi, tebliği ve gizlilik

Aşağıdaki hükme diğer maddelerle uyumlu olacak şekilde “ihbar” ibaresi eklenmelidir.

(1)Tedbir kararı, ihbar, ilgilinin talebi, Bakanlık veya kolluk görevlileri ya da Cumhuriyet savcısının başvurusu üzerine verilir. Tedbir kararları en çabuk ve en kolay ulaşılabilecek yer hâkiminden, mülkî amirden ya da kolluk biriminden talep edilebilir.

 

Maddenin 2. fıkrasının aşağıdaki şekilde değişmesi gerekmektedir.

(2) Tedbir kararı ilk defasında en çok altı ay için verilebilir. Ancak şiddet veya şiddet uygulanma tehlikesinin devam edeceğinin anlaşıldığı hallerde, tedbir kararı süresiz olarak da verilebilir. Süresiz verilen tedbir kararları, korunan bireyin ya da Bakanlık görevlilerinin talebi üzerine değiştirilebilir veya kaldırılabilir.

 

Maddenin 3. fıkrasına yasanın amacıyla uyumlu olacak şekilde “derhal” ifadesi eklenmelidir.

(3) Hâkim tedbir kararını, derhal, duruşma yapmaksızın ve şiddetin uygulandığı hususunda delil veya belge aramaksızın verir. Zorunlu hallerde duruşma yapılabilir.

 

Maddenin 4. fıkrası yasa metninden çıkartılmalıdır.

(4) Korunan kişinin talebi olmaksızın verilen koruyucu tedbir kararları, ancak korunan kişinin hâkim önündeki kabul beyanıyla uygulanır. Şu kadar ki, lehine koruyucu tedbir kararı verilen kişinin kararı kabul etmemesi, hâkimin gerekli gördüğü hallerde tedbiri hükümden düşürmez.

 

 

 

 

 

MADDE 12- Teknik yöntemlerle takip

12. madde aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir.

“Bu Kanun hükümlerine göre verilen tedbir kararlarının takibi, şiddete uğrama ve şiddet tehlikesinin ağırlığı konuları gözetilerek ve hakim kararıyla, teknik araç ve yöntemler kullanılmak suretiyle de yapılabilir.”

 

 

 

MADDE 13- Tedbir kararlarına aykırılık

Aşağıdaki fıkraya “ayrıca” ibaresi eklenmelidir. Bununla birlikte, “Zorlama hapsi kararı için talep, tedbir kararı verilen veya tedbir kararına aykırılığın gerçekleştiği ya da şiddet mağdurunun bulunduğu yer aile mahkemesine yapılabilir.” ibaresi de mutlaka eklenmelidir. Aksi takdirde, yasanın tek yaptırım gücü olan zorlama hapsinin hangi mahkemeden, nasıl isteneceği konusu havada kalacak ve yasanın tümünün caydırıcılığı riske atılacaktır.

(1) Bu Kanun hükümlerine göre hakkında tedbir kararı verilen şiddet uygulayan birey, bu kararın gereklerine aykırı hareket etmesi halinde, fiili suç oluştursa bile ayrıca ihlal edilen tedbirin niteliğine ve aykırılığın ağırlığına göre hâkim kararıyla üç günden on güne kadar zorlama hapsine tabi tutulur. Zorlama hapsi kararı için talep, tedbir kararı verilen veya tedbir kararına aykırılığın gerçekleştiği ya da şiddet mağdurunun bulunduğu yer aile mahkemesine yapılabilir.

Madde metnine aşağıdaki hüküm mutlaka eklenmelidir. Aksi takdirde, TCK anlamında ağır suç oluşsa bile, bu tür ihlaller konusunda bugüne dek olduğu gibi, re’sen hiçbir işlem yapılmayacak ve daha da kötüsü, tasarının suçlara ilişkin saklı tutulan hükümler başlıklı 6. maddesinde yazıldığı gibi tecavüz vb. cinsel saldırılar dahil en ağır suçlarda bile adeta ağaç dikmek, kitap okumak gibi cezaların verilebileceğine ilişkin hukuk sisteminde ve kamuoyunda algı / yaptırım karışıklığı yaratılacaktır.

Tedbir kararının gereklerine aykırılık aynı zamanda bir suç oluşturuyorsa, bu suçla ilgili olarak gerekli kanuni işlemlere gecikmeksizin başlanır.

 

 

 

MADDE 14- Şiddet önleme ve izleme merkezlerinin kurulması

Maddenin 1. fıkrasına “tek adım ve” ibaresinin eklenmesi gerekmektedir.

(1) Bakanlık, gerekli uzman personelin görev yaptığı ve tercihen kadın personelin istihdam edildiği, şiddetin önlenmesi ile koruyucu ve önleyici tedbirlerin etkin olarak uygulanmasına yönelik destek ve izleme hizmetlerinin verildiği, çalışmalarını tek adım ve yedi gün yirmidört saat esasına göre yürüten çalışma usûl ve esasları yönetmelikle belirlenen, şiddet önleme ve izleme merkezlerini kurar.

Maddenin 2. fıkrasına kadın örgütleri ile ilgili aşağıda yer alan cümle eklenmelidir.

(2) Kurulan merkezlerde şiddetin önlenmesi ile koruyucu ve önleyici tedbirlerin etkin olarak uygulanmasına yönelik izleme çalışmaları yapılır ve destek hizmetleri verilir. Bu merkezler alanda çalışan kadın örgütleri ile işbirliği hainde çalışmalarını sürdürürler.

 

 

 

MADDE 16- Kurumlararası koordinasyon ve eğitim

Maddenin 2. fıkrasındaki “ile diğer gerçek ve tüzel kişiler” ve “Konuyla ilgili tüm” ifadeleri metinden çıkartılmalıdır.

(2) Kamu kurum ve kuruluşları ile diğer gerçek ve tüzel kişiler, bu Kanunun uygulanmasıyla ilgili olarak kendi görev alanına giren konularda işbirliği ve yardımda bulunmak ve alınan tedbir kararlarını ivedilikle yerine getirmekle yükümlüdür.  Konuyla ilgili tüm diğer gerçek ve tüzel kişiler, bu kanun kapsamında Bakanlık çalışmalarını desteklemek ve ortak çalışmalar yapmak üzere teşvik edilir.

 

 

 

 

 

MADDE 17- Geçici maddi yardım yapılması

Kadın örgütleri olarak maddenin aşağıda yer alan fıkrasının 31 Ocak’taki aşağıda yer alan haline bile karşı olduğumuzu belirtmiş idik. Adalet Komisyonu’nda daha kötü bir hale gelmiş. Şiddet uygulayan erkekler, eğer bir de ödeme güçleri yoksa, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ve bir ay içinde Maliye Bakanlığı’ndan kendilerine gelecek “parasal” yükümlülük konusunda, devlete değil, öncelikle kadına saldıracaktır. Kadına karşı şiddeti önleme amaçlı bir yasanın, kadına karşı şiddeti artıracak bir hükme yer vermemesi gerekir. Öte yandan, gerçekten şiddet uygulayan erkeğin hiçbir maddi gücü olmayabilir. Kaldı ki, bu düzenleme gerek Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın ve gerekse de Maliye Bakanlığı’nın üzerindeki iş yükünü gereksiz yere artıracaktır. Bu düzenlemeye tamamen karşı olduğumuz halde, en azından 31 Ocak’taki aşağıdaki haline dönülerek “Bakanlığın gerekli görmesi ve başvurusu üzerine” işlem yapılacağı kuralının getirilmesini önermekteyiz.

(2) Bu ödemeler, Bakanlık bütçesine, geçici maddi yardımlar için konulan ödenekten karşılanır. Yapılan ödemeler, Bakanlığın gerekli görmesi ve başvurusu üzerine 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre, şiddet uygulayan veya şiddet uygulama ihtimali bulunan kişiden tahsil edilir.

 

 

 

MADDE 18- Nafaka

Madde metninden 31 Ocak’ta yer alan aşağıdaki ifade tamamen çıkarılmış. Tekrar konulacağı sözü verildiği halde konulmamış. İcra dairelerini işyükü külfetinden kurtarmak için yapılmış olan bu değişiklik, 17. madde ile tamamen çelişki içindedir. Maddi gücü olan erkekten gerekli nafakanın tahsil edilmesini Devlet 18. madde içinde sağlamaya çalışmalı, bu mümkün olmadığı takdirde (ve 17. maddede açıkladığımız koşularda) kadına ödeme yaparak, bundan kaçınan erkeğe rü’cu etmelidir. Aşağıdaki ifade madde metnine eklenmelidir.

“Nafaka yükümlüsünün taşınır veya taşınmaz malı, kendi işyeri olması, bankada para veya sair menkul değerler birikimi bulunması ya da üçüncü kişilerden alacağı olması durumunda da, nafakanın tahsili için icra müdürlüğü tarafından buralara gerekli yazılar yazılır, gerekli icrai işlemler yapılır.”

 

 

 

MADDE 19- Sağlık giderleri

Hakkında koruyucu tedbir kararı verilen kişi, şiddet uygulayandan kaynaklı olarak sağlık sigortasına sahipse bu durumda , şiddet mağdurunun herhangi bir şekilde aldığı sağlık hizmetine ilişkin bilginin şiddet uygulayana ulaşma ihtimali veyahut bu yolla takip etme ihtimali  yüksektir bu da gizlilik ilkesini ihlal edecektir. Bu nedenle maddeye aşağıdaki fıkranın eklenmesi gerekmektedir.

Şiddet mağdurunun , şiddet uygulayanın bakmakla yükümlü olduğu kişiler kapsamında olması nedeniyle sağlık sigortasından yararlanma hakkına sahip olduğu durumlarda da  bu madde hükmü uygulanır.

 

 

 

MADDE 20- Harç ve masraflardan muafiyet, davaya katılma

Kadın örgütlerinin şiddet ve cinayet davalarına katılmasının madde metnine eklenmemiş olması kabul edilemez. Bu ifadenin madde metinine eklenmesi gerekmektedir. Ayrıca maddenin 2. fıkrasında yer alan “şiddet tehlikesi” ifadesi “şiddet uygulanması ihtimali” şeklinde değiştirilmelidir. Bu hususlar dikkate alınarak maddenin 2. fıkrası aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir.

(2) Bakanlık ve kadın örgütleri, gerekli görmesi hâlinde kadın, çocuk ve aile bireylerine yönelik olarak uygulanan şiddet veya şiddet uygulanması ihtimali şiddet tehlikesi dolayısıyla açılan idarî, cezaî, hukukî her tür davaya ve çekişmesiz yargıya katılabilir.

 

 

MADDE 21- Kadrolar

Kadrolar önceki düzenlemede 5557 iken 362’ye indirilmiştir. Kadına yönelik şiddetin bu denli yüksek oranlara ulaştığı ve günden güne arttığı bir ülkede 362 kadro ile kadına yönelik şiddetin ortadan kaldırılamayacağı çok açıktır. Bu nedenle kadrolara ilişkin düzenlemenin eski hale uygun şekilde yani 5557 şeklinde tekrar düzenlenmesi gerekmektedir. Bu kadro ihtiyacının ASTEP projesinde istihdam edilmesi düşünülen sosyolog ve diğer uzmanlar ile telafi edileceği iddiası tamamen kamuoyunu yanıltma amaçlıdır.

 

 

MADDE 22- Yönetmelik

Maddede yer alan bakanlıklar arasına Milli Eğitim bakanlığı da eklenmelidir.

(1) Bu Kanunun uygulanmasına ilişkin usûl ve esaslar altı ay içinde, Adalet, İçişleri, Milli Eğitim, Maliye ve Sağlık Bakanlıklarının görüşleri alınmak suretiyle Bakanlık tarafından hazırlanan yönetmeliklerle düzenlenir.

 

 

 

GEÇİCİ MADDE 2

Maddenin aşağıdaki şekilde düzenlenmesi gerekmektedir.

(1) Bu Kanunun 14 üncü maddesinde kurulması öngörülen merkezler, Kanunun yayımından itibaren bir yıl içinde, bakanlıkça belirlenecek en az 15 ilde, kurulur. Pilot/ön uygulama amaçlı olarak kurulan bu merkezler, tüm illerde ve Bakanlıkça ihtiyaç tespiti yapılacak tüm ilçelerde kuruluncaya kadar, merkezlerin bu görevleri Bakanlığın il ve ilçe teşkilatlarınca yürütülür.

 

 

 

GEÇİCİ MADDE 3-

Yasa metnine aşağıdaki geçici madde eklenmelidir.

Bakanlık, bu yasanın uygulanması için, bir yıl içinde en az beş kentte cinsel şiddet kriz merkezleri açar. Merkezlerin çalışma usulleri Bakanlık tarafından hazırlanacak yönetmelikle düzenlenir.

 

 

 

GEÇİCİ MADDE 4-

Yasa metnine aşağıdaki geçici madde eklenmelidir.

Kadın cinayetlerinin önlenmesi için Bakanlık bünyesinde bir yıl içinde, ilgili kamu kurumları ile sivil toplum örgütlerinin eşit temsili kuralını da gözeterek özel bir birim kurulur. Kadın cinayetleri biriminin kuruluşu ve çalışma usulleri Bakanlık tarafından hazırlanacak yönetmelikle belirlenir.

 

 

Nüve

 

 

Evid-Sen Kapatılıyor: “Bize Bunu Açıklayın Vali Bey!”

Featured

Ev İşçileri Dayanışma Sendikası’na İstanbul Valiliği tarafından dava açılarak, 2821 sayılı Sendikalar Kanunu’n 6. ve 54. maddelerine dayanarak kapatılma kararı alındı. Mahkemeden çıkan sonuçta Ev İşçilerinin “kendi işlerinin” patronu oldukları vurgulanıyor. Mahkeme kapatma gerekçesinde ‘Sendika kurucularının aile ekonomisine katkı sağlamak amacı ile evlerinde parça başı fason veya sipariş üzerine gündelik türü ev işlerine dayanan kendi hesaplarına ve bağımsız olarak çalışan’ tanımlamasında bulunuldu. Fakat Ev işçileri Dayanışma Sendikası Başkanı Gülhan Benli ile konuştuğumuz da bunun ileri sürülmesinin bile komik olduğunun ve hiçbir temele dayanmadığının altını çiziyor.  Kendileri ile konuşup görüşülmediğini dile getiren Benli, “adeta bizimle sendika içinde tebligatları ulaştırmamak adına köşe kapmaca oynandı ve her defasında işçilerimizin evine görüşmelere gittiğimiz anlar tercih edildi” diye beyan etti. Tebligatların ulaşmaması ve sendikanın dinlenmeden kapatma kararı alınması çok manidar olurken artan sendika kapatmalar ise dikkat çekmeye başladı.

Ev işçileri sendikası başkanı Gülhan Benli mart ayı başında temyize gidildiğini belirtti. Kapatma kararının gerekçelerinin zaten 54. maddeye aykırı olduğunu bildiren Benli, “bizleri köşeye sindirmeye çalışıyorlar ama bu bizi durdurmayacaktır” dedi.  Sivil toplum kuruluşlarının da belirttiği üzere “iktidar kadını ev içerisinde tanıyor” sözü böylece akıllara bir kere düşmüş oldu.

Ayrıca CHP’li vekiller konuyu meclise taşımayı planlarken her defasında kadın haklarının yanında olduğunu belirten Fatma Şahin’den ses çıkmaması dikkatleri çekmekte. EVİD-SEN başkanı Gülhan Benlinin görüşleri şu şekilde;

 

Nüve: Sendikayı kapatma nedenleri öğrenebilir miyiz? Süreci anlatabilir misiniz?

Gülhan Benli: Sendikamızın kapatılma kararı, ev işçilerinin aile ekonomisine katkı sunan, evde parça başı iş yapan kişiler olarak görülmesi, dolayısıyla ilgili yasal mevzuatta sendika kurma hakkı olan, bir iş koluna giren ve kayıtlı işçi statüsünde çalışan olmaması nedenlerine dayandırılıyor.

Kapatma kararından sonra avukatımızın hazırladığı ayrıntılı temyiz dilekçesi, kapatma kararının neden reddedilmesi gerektiğini gösteriyor. Dilekçemizde ev işçilerinin mekanı ev olan ve ücretle çalışılan bütün işleri kapsadığını, Türkiye’nin taraf olduğu ve ‘bütün çalışanlara’ örgütlenme hakkı veren uluslararası sözleşmelerin ulusal mevzuatın üstünde olduğunu söylüyoruz. Ayrıca ILO’nun 189 No’lu Ev İşçileri Sözleşmesi’nin bizlere örgütlenme hakkı verdiğini, Türkiye’de bize benzer durumda olan sendikalarla ilgili yargı kararlarını hatırlatıyoruz. Yargıtay kararını açıklayana kadar da konuyla ilgili kamuoyunda bilgilendirme yapmaya ve herkesi duyarlı olmaya çağırmaya devam edeceğiz.

 

 

N: İktidarın özellikle belli konular yüzünden üzerinize geliyor diyebilir miyiz?

G.B.: İktidarın üstümüze gelmek için bilinçli bir şekilde bazı konuları seçecek kadar hakkımızda bilgi sahibi olmasını isterdik. Ama genel olarak bağımsız sendikalara tahammülü olmayan bir siyasi iktidarın bizim yaptığımız işi iş olarak tanımayıp örgütlenme hakkını reddettiğini söyleyebiliriz. Daha çok bir görmezden gelme tavrı var ki bizi de en fazla öfkelendiren bu. Belli meseleleri tartışmaya, konuşmaya başlayabilsek en azından mesafe kat edebiliriz. Ama henüz hala ‘tanınmama’ noktasındayız. Bunu değiştirmeye çalışıyoruz.

 

 

N: Gözdağı verip sindirme politikaları mı bunlar? Sendikasızlaştırmak kadınları yok etmenin bir diğer yolu herhalde?

G.B.: İktidarın gözünü korkutacak kadar güçlendiğimizi sanmıyorum. Bizce yargı organı, bizim gibi kurulmuş diğer sendikalara uyguladığı mevzuatı uyguladı. Bunu yaparken ev işçisinin ne olduğunu bile araştırmaya gerek duymadı. Öte yandan genel olarak sendikasızlaştırma politikası var hükümetin de işverenlerin de. Korkutma, sindirme, örgütlenen çalışanları yalnızlaştırma ve tehdit olarak gösterme iktidarın her yerdeki genel stratejileri. Bir örgütü daha güçlenmeden etkisiz hale getirmeyi tercih ediyorlar elbette. Bunun için de ellerindeki yasal araçları kullanıyorlar. Biz de KESK’e bağlı sendikaların geçmişte yaptığı gibi iktidar bizi muhattap alana ve yasal çerçeveyi ev işçilerine uygun olarak düzenleyene kadar mücadele edeceğiz.

 

Kadınların sendikaya ihtiyacı var. Tepeden getirilen hiç bir kadın politikası, şiddetle, tacizle, ücretle ilgili ev işçilerinin sorunlarını tek başına çözemez. Ev işçileri sendikasının çözümün parçası olması gerek. Sendika olmadan bu kadar dağınık, parçalı bir sektörde, bu kadar farklı işin yapıldığı bir sektörde (yatılı çalışan, gündelikçi, hastabakıcı, göçmen ev işçisi, çocuk çalışan…vs.) bir çözüm bulunamaz. Bu sorunların hepsini birlikte ele alabilen bir ILO Ev İşçileri Sözleşmesi olduğu için şanslıyız. Ama Sözleşme bizim için bir mücadele, örgütlenme ve politika üretme aracıdır. Sözleşmenin Türkiye koşullarında uygulanması için de sendikaya ihtiyaç vardır.

 

 

N: Ne yapabiliriz bu süreçte ne çağrıda bulunuyorsunuz?

G.B.: Bu süreçte hem yurtiçinde hem yurtdışında uluslararası bir imza kampanyası başlatmayı düşünüyoruz. ILO’ya da şikayette bulunmayı planlıyoruz. Uluslararası Ev İşçileri Ağı’nı da bilgilendireceğiz. Herkesi imza kampanyamıza katılmaya davet ediyoruz.

 

Biz önce Ev İşçileri Dayanışma Derneği Girişimi olarak sonra da EVİD-SEN olarak kadın platformlarında yer aldık. Kadın hareketinin içinde sendikal faaliyet nedeniyle baskıya maruz kalan kadınlara çok ciddi destek veren aktivistler oldu. NOVAMED ve DESA direnişlerinde olduğu gibi. Bizim için bir direniş yapmanın maddi zemini yok, ama kamuoyunda sendikamızın görünürlüğünü arttırmak için daha fazla feminist aktivistin desteğini bekliyoruz.

 

Yakında ev işçileri örgütleyici eğitimi çalışmalarına başlayacağız. Haritalama, iletişim, kampanya yürütme eğitimleri düzenleyeceğiz. Bazı mahalle çalışmaları yapacağız. Ancak kaynaklarımız ve enerjimiz sınırlı. Ev işçileri hakkında bugüne kadar pek çok akademik çalışma yapıldı. Bu akademisyenlerin bize yardımcı olmasını istiyoruz. El yordamıyla ilerliyoruz ama plan yapmaya, kaynak bulmaya, daha fazla kişiye ulaşmaya, eğitim konularını saptamaya, psikolojik destek sunmaya ihtiyacımız var ve bunların hepsine birden yetişemiyoruz. Öğrenmemiz gereken çok şey var. Her tür destek bizim için değerli.

 

 

N: Peki sendikalı kadınlar ne düşünüyor? Zaten yeterince emekleri sömürülen kadınlar bu baskılar altında daha da yalnızlaştıklarını hissediyorlar mı?

G.B.: Ev işçilerinin bir sendika kurması hayal gibi bir şeydi. Çoğu için bu hayatlarındaki ilk örgütlenme deneyimleri ve onları ikna etmek hiç kolay olmadı. Tam korkularını biraz olsun aşmışken sendikanın kapatılması elbette çok moral bozucu oldu.

 

Öte yandan bir çok arkadaşımız kendilerini zaten tanımayan devletin sendikayı kapatmasına şaşırmadı. Daha fazla şey yapmak, devlet nezdinde tanınana kadar mücadelelerini sürdürmek istiyorlar. Bu da bizim açımızdan olumlu.

 

EVİD-SEN TARAFIMIZAYOLLANAN KAMUOYUNA BASIN AÇIKLAMASI;

Biz hukuk fakültelerine gitmediğimiz için kendimizi yeterince bilgili görmüyorduk. Haklarımızı öğrenmek ve savunmak için oturup çalışıyorduk. Anlaşılan devletin de oturup dersine çalışması gerekiyormuş. Daha sofistike bir yanıt, çürütülmesi daha zor argümanlar beklerdik.

Kapatma kararının ev işçilerinin aile ekonomisine katkı sunmak için evde kendi hesabına çalışan, parça başı iş yapan kişiler olduğu söyleniyor. Oysa hem sendikamıza hem de ILO’nun 189 No’lu Ev İşçileri Sözleşmesi’ne göre ev işçisi, hizmet mekanı ev olan bütün işleri (gündelik temizlik, bahçıvanlık, aşçılık, çocuk bakıcılığı, hasta bakıcılığı gibi) kapsamaktadır. ILO Sözleşmesi’nin de vurguladığı gibi, ev işçisi bir işverene bağlı çalışan ücretli işçidir.

4857 sayılı İş Yasası ev işçilerini kapsamıyor olması ev işçilerinin (henüz) sigortalı olmaması, sendika kurma hakkımız olmadığına kanıt olamaz:

* Sorun bizde değil, değer ve artı değer yaratma konusunda diğer işçilerden hiç bir farkımız olmadığı halde bizi işçi olarak tanımayan İş Yasası’ndadır. Zaten sendikamız İş Yasası’nda da bu konuda değişiklik yapılmasını talep etmektedir.

* Kamu çalışanlarının sendika kurmasına dair yasal düzenleme yok iken kamu çalışanları sendikalar kurmuş; bu sendikaların kapatılmasına dair açılan davalar reddedilmiştir. Bugün kamu çalışanları kendi özgür sendikalarına ve konfederasyonlarına sahiptirler. Biz de benzer bir şekilde örgütlenme ihtiyacımıza yönelik yasal çerçeve talep ediyoruz.

* Türkiye’nin imzaladığı ILO Sözleşmeleri çalışanlara sendika kurma hakkı ve özgürlüğü tanımış; Anayasa’nın 90. Maddesi ise uyuşmazlık durumlarında uluslararası sözleşmelerin esas alınması gerektiğini hükme bağlamıştır. Bunun yanı sıra ILO’nun 189 No’lu Ev İşçileri Sözleşmesi özel olarak ev işçilerine sendika kurma ve toplu iş sözleşmesi yapma hakkı vermektedir. Bu anlaşmanın imzalanmasını istiyoruz.

“Haklarımızı öğreniyoruz ve öğretiyoruz”

Kapatma kararında tarafların dinlenmesine bile gerek görülmediği söyleniyor.

Biz de karar verdik: Onlar bizi dinlemiyorsa biz kendimizi dinletmek için her türlü demokratik aracı kullanacağız. Siz sesimizi duyana kadar da pes etmeyeceğiz. Çünkü biz sadece hızla çoğalmıyoruz. Hızla öğreniyoruz da.

Yasal haklarımızı, toplantı yapmayı, karar defteri yazmayı, bir temyiz dilekçesinin nasıl hazırlanacağını, ILO Sözleşmenin maddelerini, hepsini tek tek öğreniyoruz. Çektiğimiz rahatsızlıkların mesleki hastalık olarak sınıflandırılması gerektiğini, işveren baskısının ‘mobbing’ olduğunu öğreniyoruz. Ve öğretiyoruz.

Artık yaşadıklarımızdan kendimizi değil bu koşullarda bizi çalıştıranları, çalışma güvencemizi sağlamayan devleti ve yasal düzenlemeleri sorumlu tutuyoruz. Kimselere söyleyemediklerimizi anlatabileceğimiz birileri olduğunu biliyoruz. Bizi ziyaret eden Uluslararası Ev İşçileri Ağı’ndan dostlarımız olduğunu biliyoruz. Kendimizi daha az yalnız hissediyoruz.

Evet, belki hala yeterince güçlü değiliz. Çok dağınığız. Her birimiz hem çalıştığımız hem yaşadığımız evlerin içine hapsedilmişiz. Bazen derin bir umutsuzluğa kapılıp hiç bir şeyin değişmeyeceğini düşünüyoruz. Kendimize daha hayrımız yokken başkasına nasıl faydamız dokunacak diyoruz. Hayatta ne kadar çelişki ve tutarsızlık varsa bizde de fazlasıyla var.

Ama gittikçe güçleniyoruz. Biz ev işçisi kadınlar, birbirimize bağırıp çağırırken, herkesin bize yaptığı eziyetin acısını birbirimizden çıkarırken bir de bakmışız aynı masanın etrafında sendikamızın nasıl diğer sendikalara benzemeyeceğini konuşuyoruz. Örneğin bir gün paramız olunca sendikamızın harcamalarının hepsini internette tek tek yayınlayacağımızı. Ya da yöneticilerimizin işçilikten kopmamak için yarı zamanlı ev işçisi olmaya devam etmesi gerektiğini. Onlarca yaratıcı fikir üretiyoruz. Kendi gücümüze inanmaya başlıyoruz.

“Sizin ‘kadınınız’ değil, ev işçisiyiz”

Sizin ‘kadınınız’ değiliz, ‘ev işçisiyiz’. Banka memuru, üniversite hocası, kamyon şoförü gibi bizim de bir mesleğimiz var. Hiç birimiz bu işi yapmayı hayal ederek büyümedik. (Kemer Country Villalarına giden kalabalık belediye otobüslerine mavi kartlarıyla binen yüzlerce kadının kafasının içinde yüzlerce hayal ve bir o kadar da hayal kırıklığı var. Kimisiyse hayal gücünü kaybetmiş çoktan…)

Ama işimize de gururla sahip çıkıyoruz. Siz ev işçisini tanıyana, kayıtlı çalışan yapana, ILO Ev İşçileri Sözleşmesi’ni imzalayana kadar da vazgeçmeyeceğiz. Çünkü artık çok geç. Bizi durduramazsınız…

Kim bilir, on binlerce ev işçisi bir gün eylem yaparak çocuklarınıza bakmaya, evinizi temizlemeye, yemeklerinizi yapmaya gelmediği zaman; işleriniz aksadığı, hayatınız felç olduğu zaman, belki o gün dönüp bakarsınız görmeyi reddettiğiniz ev işçisine…”

Haber & Röportaj: Bahar Çubuk

 

 

Panel / Forum: Çocuk, Göç ve Suç

Featured

İstanbul’da ve Diyarbakır’da çocuk ve gençlerle çalışan ‘Başak Kültür ve Sanat Vakfı’ ile ‘Çocuklar Aynı Çatının Altında’ Derneğinin ‘Avrupa Birliği Merkezi Finans ve İhale Birimi’ tarafından‘ Sivil Toplum Örgütleri Arasında Diyaloğun Geliştirilmesi’ başlığı altında 2010 yılında açtığı hibe fonu kapsamında gerçekleştirdiğimiz ‘Suçlu muyum? Suçlu muyuz? Suçlular mı?’ projemizin panel ve sergi ayağı yapılacaktır. Çeşitli sivil toplum örgütlerinin, yazarların, akademisyenlerin, hukukçuların, yerel yönetim temsilcilerinin, konunun uzmanlarının ve tabi ki çocuk ve gençlerin katılımı ile “çocuk suçları!” konusu ele alınacaktır. Konu sadece yasal çerçevede değil sosyal, psikolojik ve toplumsal algı düzeyinde de tartışılacaktır.

 

Bir hafta sürecek olan sergimizde ise İstanbul ve Diyarbakır’a göç ve zorunlu göçle gelmiş çocukların çektikleri fotoğraflar sergilenecektir. Bu fotoğraflar ikili gruplardan oluşan çocukların hayatlarından esinlenerek yazdıkları hikayeler ve bu hikâyelerin kendilerinin kahramanı olduğu fotoğraf karelerinden oluşmaktadır. Her bir katılımcı çocuğun çektiği fotoğrafı diğer katılımcı çocuğun haberleştirmesi, gerçek hikaye ile haber arasındaki farkı ortaya koyduğu gibi bu çocukların kendilerine dair algıları hakkında da bizlere fikir verecektir.

 

Değerli dostlar panel ve sergimizde aramızda bulunmanız bizi onurlandıracak ve güç verecektir.

 

Tarih:  31 Mart 2012 (Sergi 31 Mart – 8 Nisan)

Yer:  Cezayir Restaurant

Saat: 09:30 – 17:00

Adres: Etkinlik Adresi: (Panel ve Sergi )Hayriye Caddesi no.12 – Galatasaray Lisesi Arkası Cezayir Restaurant./ist.

 

Katılım İçin: basaksanat@gmail.com veya 0216 420 49 68

 

Panel Programı

 

09:30 – 09:50 Kayıt

10:00 -10:10 Açılış

 Proje Sunumu

10:10 – 10:30        Fatma Şahin/ Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı

(Teyit bekleniyor)           

 

10:30 – 10:50                Doç. Dr. Serra Müderrisoğlu / Boğaziçi Üniversitesi

                                    Göç ve suça yönelmede Psikolojik bakış.

 

10:50 – 11:10        Abdulkadir Güger / Diyarbakır B.B. Çocuk Hizmetleri Şube Müdürü

 Diyarbakır’da sokakta çalışan ve sokakta çalışmaya mecbur bırakılan çocukların karşı karşıya kaldığı riskler ve nedenleri.

11:10 – 11:30        Kahve Arası

11:30 – 11:50        Nihat Tarımeri / Sosyal Hizmet Uzmanı

                                               Türkiye’deki çocuk ve gençlik yargılama ve koruma sistemi.

11:50 – 12:20        Av. Ayşenur Demirkale /İstanbul Barosu

                                  Hukuksal boyut.

12:20 – 12:40        Pınar Öğünç /Radikal Gazetesi Köşe Yazarı         

                            Çocuk ve suç kavramlarının medyadaki yansımaları.

12:40 – 13:40        Öğle Yemeği

13:40 – 14:00        Konuşmacı Çocuklar

14:00 – 15:30        Soru – Cevap

15:30 – 15:50        Kahve Arası

15:50 – 17:00        Değerlendirme

 

Nüve

 

 

Nefret Suçları’nda Toplantı Zamanı

Featured

Nefret Suçları Yasa Kampanyası Platformu toplantı çağrısı yaptı. Çağrı metni şu şekilde:

 
Sayın Dostumuz,

Nefret Suçları Yasa Kampanyası Platformu, başta azınlıklar, inanç grupları, LGBT, Roman ve engelli örgütleri olmak üzere, nefret suçları mağduru kesimleri temsil eden çok sayıda örgüt ve insan hakları derneklerinden oluşan ve 60 sivil toplum kuruluşunu bir araya getiren bir koalisyon. Platformun temel amacı, Türkiye’de nefret suçlarına ilişkin bir yasal düzenlemenin Meclis ve kamuoyunun gündemine getirilmesi.
Bu hedef doğrultusunda bir yandan çeşitli toplantılar ve lobi faaliyetleri gerçekleştirirken, bir yandan da kamuoyuna yönelik bir kampanya yürütüyoruz. Bu amaçla, 27 Mart 2012, Salı günü, Dünya Tiyatrolar Günü’nü kampanyanın imza kampanyasının yaygınlaştırılması için değerlendirmeyi planlıyoruz. O gün aktivist tiyatrocu öğrencilerden oluşan “Entegre Sokak Tiyatrosu” grubu, İstiklal Caddesi, Mis Sokak girişinde yaklaşık 20 dakika sürecek ve nefret suçlarını işleyecek bir performans sergileyecek.
Biz de platform olarak bu performans paralelinde broşür dağıtıp, imza kampanyamıza desteğin artması için çaba harcayacağız.
Türkiye için son derece acil bir sorun olan nefret suçları yasasının çıkmasına katkıda bulunmak üzere bu etkinliğimize destek vermenizi rica ediyoruz. Bu amaç doğrultusunda sizi de 27 Mart, Salı günü saat 15.30 da Mis Sokak’ta yanımızda görürsek, çok mutlu olacağız.
Katılımınız nefret suçlarına karşı mücadelemize güç katacaktır.

Saygılarımızla

Metin Algan ve Seçil Türkkan
Nefret Suçları Yasa Kampanyası Platformu

İletişim
Tel: 0212-292 34 39 (büro)
Metin Algan
Tel: 0545-550 16 16
E-posta: metin.algan@sosyaldegisim.org
Seçil Türkkan
Tel: 0538-744 02 06
E-posta: secil.turkkan@sosyaldegisim.org

 

Nüve

 

 

Komşu Köyün Delisi Sahnede

Featured

“Delisi olmayan bir köy olan Çavuldur Köyünde muhtar seçimleri yaklaşmaktadır. Yıllardır aynı olan Muhtar Halis Ağa, Bu seçimde her şeye muhalif olan Tahir in ve rakibi Tırmıkçı Hüseyin Ağa nın kendisine yine muhalif olacağını sezer ve nitekim öyledir. Muhtar bunun üzerine bir icraat yapıp oyları toplamak ister. Ve tüm köylerin bir delisi olduğunu düşünüp gazeteye köyümüze deli aranıyor diye bir ilan bastırır. Psikoloji bölümünde okuyan Tolga ise bu ilanı görür ve üniversite bitirme tezine mükemmel bir konu olacağını düşünüp başvurur. Ve böylece Deli Hamdi karakterini oluşturur. Köy halkı ise Deli Hamdinin etrafında dönmeye başlar.”

 

Entrikaların birbiri ardına yaşandığı oyunda çoğunlukla gülmekten kırılırken, aynı zamanda da felsefe, psikoloji üzerine derin düşüncelere sürükleniliyor… Toplumda kabul görmeyen karakterlerin aslında kendi içlerinde mevcut olan ve bastırdıkları deli ruhlarını, kişilerin kendi içe bakış yöntemi ile açığa vurdukları oyunda yazar her akıllının biraz deli, her delinin ise biraz akıllı olduğunu anlatıyor bizlere.

Üstün Dökmen’in yazdığı Komşu Köyün Delisi Oyunu Devlet Tiyatrolarında 2002 yılında sahnelenmiş ve 250 ye yakın gösterim yapıp büyük başarı ve ilgi görmüştür.

YAZAR: Üstün DÖKMEN

YÖNETMEN: Abdullah YÜKSEKCAN

 

DT  75.Yıl Sahnesi

Tarih: 31 Mart 2012, Cumartesi

Saat: 19:30

Bilet için: http://www.mybilet.com/eventinfo.php?eventid=10522

 

Nüve

 

 

Kent Kent 1 Mayıs Programı

İşçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü 1 Mayıs, bu yıl da Türkiye genelinde yaygın bir şekilde kutlanacak. Kutlamaların merkezi yine İstanbul Taksim. Karadeniz’in merkezi ise Hopa olacak.

 

İşçilerin birlik, mücadele ve dayanışma günü 1 Mayıs’ta ülke genelinde milyonlarca kişi sokaklarda olacak. Geçen yıl 121 merkezde kutlanan 1 Mayıs’ın, bu yıl da yaygın bir şekilde kutlanması bekleniyor.

 

İşte bazı kentlerin 1 Mayıs programı.

 

İSTANBUL

1 Mayıs’ın kalbi yine Taksim Meydanı’nda atacak. Taksim’deki kutlamalar için 3 koldan yürüyüş yapılacak. Güzergahlar şöyle:

Gümüşsuyu kolu: TTB, TMMOB, TKP, Halkevleri

Tarlabaşı kolu: KESK, Halkların Demokratik Kongresi ve ÖDP.

Şişli sol kol: DİSK, Devrimci 1 Mayıs Platformu

Şişli sağ kol: Sendikal Güç Birliği Platformu, Şişli kolundan yürüyen Halkların Demokratik Kongresi korteji, DHF, BDSP, Mücadele Birliği, Alınteri.

Şişli kolundan yürüyecek olan sendika ve örgütler, saat 09.30′da Ender Mağazası önünde toplanacak. Şişli kolundan yürüyen HDK’lılar ise saat 09.30′da Şişli Cami Meydanı’nda toplanarak Taksim Meydanı’nda yürüyecek. Yürüyüş saat 10.00′da başlayacak.

 

HOPA

Doğu Karadeniz’deki kutlamaların merkezi ise AKP’ye karşı direnişi ile tarihe geçen Hopa olacak. KESK, Türk-İş’e bağlı bazı sendikalar, Halkevleri, ÖDP ve ESP, 1 Mayıs’ı merkezi olarak Hopa’da kutlama kararı aldı.

31 Mayıs 2011 tarihinde Hopa’da seçim mitingi yapmak isteyen Başbakan Erdoğan, halkın yoğun protestosu ile karşılanmıştı. Hopalılar, çay fiyatlarının belirlenmemesini, derelerine yapılan HES’leri ve ÇAYKUR’un özelleştirilmek istenmesini protesto etmek için Hopa Meydanı’nda protesto gösterisi düzenlemek istemiş ancak polisin sert saldırısına maruz kalmıştı. Saatlerce süren çatışmalarda yoğun biber gazı nedeniyle kalp krizi geçiren emekli öğretmen Metin Lokumcu yaşamını yitirmişti.

Hopa olaylarının 1. yıl dönümü yaklaşırken, önceki yıllarda Artvin ve Rize’de yapılan 1 Mayıs kutlamaları, bu yıl Hopa’ya kaydırıldı. Miting için saat 13.00′da ÇAYKUR fabrikası önünde toplanılacak ve Hopa Meydanı’na yürünecek.

Fındıklı halkı, 1 Mayıs sabahı 1 kilometrelik bir yürüyüş ve basın açıklamasının ardından Hopa’ya gidecek.

 

İZMİR

İzmir’de iki ayrı miting düzenleniyor. İlerici sendika ve örgütler, Gündoğdu Meydanı’nda olacak.

DİSK ve Türk-İş’e bağlı sendikaların oluşturduğu Sendikal Güç Birliği Basmane’de toplanarak Alsancak üzerinden, Halkların Demokratik Kongresi de Basmane Meydanı Fuar Kapısı önünde toplanarak Cumhuriyet Meydanı üzerinden Gündoğdu Meydanı’na yürüyecek. KESK ise Sümerbank önünde toplanacak.

Türk-İş, Hak-İş, Memur-Sen ise Bornova’da miting düzenliyor.

 

ANKARA

DİSK, KESK, TTB, TMMOB ve Halkların Demokratik Kongresi ile diğer siyasi parti ve kuvvetler, saat 12.00′da Ankara Garı önünde toplanacak. 1 Mayıs mitingi Sıhhiye Meydanı’nda yapılacak.

Türk-İş ve Hak-İş ise 1 Mayıs için Tandoğan’da ayrı bir miting düzenleyecek.

 

ESKİŞEHİR

KESK, DİSK, Türk-İş, TMMOB, HDK (ESP, BDP, EMEP, TÖP-G), Halkevleri, TKP, ÖDP, BDSP, Alınteri, DHF’nin de aralarında olduğu kurumlar, saat 12.00′da Anadolu Üniversite girişinde toplanarak Eskişehir Sıhhiye Meydanı’na yürüyecek.

 

DİYARBAKIR

KESK, DİSK, TMMOB, Türk-İş, ESP, ÖSP, EMEP, BDP ve DTK tarafından İstasyon Meydanı’nda düzenlenecek olan miting saat 12.00′da başlayacak.

 

TUNCELİ

KESK, DİSK, Türk-İş, EMEP, ESP, BDP, Partizan, Demokratik Halklar Federasyonu’nun da aralarında olduğu kurumlar, saat 11.00′da Tunceli Devlet Hastanesi önünde toplanacak. Buradan Seyit Rıza Meydanı’na yürüyüş yapılarak miting düzenlenecek.

 

MALATYA

KESK, ESP, BDP, EMEP, İHD’nin de aralarında olduğu kurumlar, saat 12.00′da Emeksiz alt geçidinde toplanacak ve Emeksiz Meydanı’na yürüyecek. Miting programında tertip komitesi adına yapılacak açıklamanın yanı sıra NATO’nun füze kalkanına karşı uzun süre mücadele veren Kürecik halkı adına konuşma yapılacak.

Türk-İş, Kamu Sen, Hak-İş ve Memur-Sen ise mitinge katılmıyor. Bu konfederasyonların, siyasi partilerin flama ve pankart taşımaması ve İstiklal Marşı okunması gibi dayatmalarının kabul edilmemesi nedeniyle katılmadığı öğrenildi.

 

ADANA

Adana’da DİSK, KESK, TMMOB, Türk-İş, Halkların Demokratik Kongresi, DHF, Partizan, BDSP, Halkevleri, TKP ve ÖDP’nin de aralarında olduğu sendika ve siyasi kuvvetler, saat 11.00′da Mimar Sinan Tiyatrosu önünde toplanacak. Miting, Uğur Mumcu Meydanı’nda gerçekleştirilecek.

 

HATAY

DİSK, KESK, İHD, TMMOB, Halkların Demokratik Kongresi (ESP, BDP, SODAP, EMEP, Sosyalist Parti, Sosyalist Gençlik Hareketi, SDP, TÖP-G, Partizan), Demokratik Haklar Federasyonu, Mücadele Birliği, Akdeniz Kültür Derneği, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Alevi Kültür Derneği tarafından düzenlenecek olan miting için saat 12.30′da Doğuş okulları önünde toplanılacak. 1 Mayıs mitingi, Uğur Mumcu Meydanı’nda yapılacak.

 

BURSA

Bursa’da Türk-İş’in kutlamaları ayrı yapma kararı nedeniyle iki farklı miting düzenlenecek.

KESK, DİSK’e bağlı Emekli-Sen ve Dev Sağlık-İş ile HDK, ÖDP, AKA-DER’in de aralarında olduğu kurumlar saat 14.00′da Stadyum önünde toplanarak, Kent Meydanı’na yürüyecek.

Türk-İş ve Kamu-Sen ise saat 09.30′da toplanarak yine Kent Meydanı’nda miting düzenleyecek.

Türk-İş’e bağlı Petrol-İş, Tek Gıda-İş ve TÜMTİS hangi kutlamaya katılacağını henüz açıklamadı.

 

ÇANAKKALE

KESK, DİSK, Türk-İş, HDK ve Halkevleri, Cumhuriyet Meydanı’nda miting düzenleyecek. Miting için saat 12.00′da Salı pazarında toplanılacak.

 

SAMSUN

Türk-İş, KESK ve DİSK’in düzenlediği 1 Mayıs mitingine HDK (ESP, EMEP, Sosyalist Parti, Sosyalist Demokrasi Partisi, TÖP-G) ile Türkiye Gerçeği, Halkevleri, ÖDP, TKP ve EDP katılıyor. Miting için saat 11.00′da gar önünde toplanılacak ve Cumhuriyet Meydanı’na yürünecek.

1 Mayıs akşamı ise Atakul sahilinde şenlik düzenlenecek.

 

KONYA

Konya’da 12 Eylül’den sonra bu yıl ilk kez 1 Mayıs mitingi düzenlenecek. Daha önceki yıllarda basın açıklamaları yapılan kentteki mitingin öncülüğünü KESK yapıyor. Halkların Demokratik Kongresi (HDK) bileşenleri, EDP, Halkevleri, ÖDP, Sosyalist Gençlik Derneği’nin de katılacağı 1 Mayıs mitingi Selçuk Üniversitesi Rektörlüğü karşısındaki Atatürk Anadolu Lisesi önünde yapılacak. Saat 12.00′da miting alanında bir araya gelecek olan kitle, 13.00′da kortejler oluşturarak Alaattin çevresinde yürüyüş yapacak, miting alanına geri dönecek.

 

KAYSERİ

Kayseri’deki 1 Mayıs mitingine KESK, Birleşik Metal-İş, TÜMTİS, Ezilenlerin Sosyalist Partisi, SDP, EMEP, EDP, BDSP, HDK katılacak.

İki ayrı koldan yürüyüş yapılarak miting alanı olan Mimar Sinan Parkı’na gelinecek.

Ezilenlerin Sosyalist Partisi saat 15.00′da Kayseri Lisesi önünde toplanacağını duyururken, diğer bileşenler saat 16.00′da Salih Algın Paşa İlköğretim Okulu önünde bir araya gelerek miting alanına yürüyecek.

 

ANTEP

Antep’te 1 Mayıs, İstasyon Meydanı’nda kutlanacak. Saat 10.00 Kırkayak Parkı ve Yeşilsu Parkı’nda bir araya gelecek olan kitle buradan mitingi alanına yürüyecek. HDK bileşeni partiler Yeşilsu Parkı’nda bir araya gelecek. KESK, DİSK, Türk-İş’in oluşturduğu tertip komitesi tarafından organize edilen miting 16.00′a kadar sürecek.

 

ELBİSTAN-NURHAK

Eğitim-Sen çağrısıyla Maraş’ın Nurhak İlçesi’nde ikinci kez miting düzenlenecek. Nurhak mitingi öncesinde Elbistan’da basın açıklaması yapılacak.

Nurhak’ta saat 11.00′da PTT karşısında yapılacak mitinge, Eğitim-Sen Elbistan, Nurhak, Pazarcık şubeleri, Tüm Bel-Sen, AYÖP, ESP, BDP, SGD, CHP katılacak.

 

SAKARYA

Sakarya’da da 1 Mayıs mitingi düzenlenecek. KESK, DİSK Emekli-Sen, Halkların Demokratik Kongresi, ÖDP, CHP tarafından oluşturulan tertip komitesi 1 Mayıs günü saat 14.00′da Salko Camii karşısında toplanarak Kent Meydanı’na yürüyecek.

 

Kaynak: ETHA

 

 

Bir Hakikat Perdesi, Hukuk

Neoliberalizasyon sürecinin kıymetli bir aracı olarak yeniden kurumsallaşmış hukuk olgusu , demokratik şemalar ile biçim alan -burjuva zihninde yegane doğru olan- parlamenter yapıların ; kitle dinamiklerini “demokratik gerekçeler” dahilinde alt-üst etme pratiği olarak karşımıza çıkıyor.Bu sayede , kitlesel pratiklerin ve karşı-liberal/sistem-dışı taleplerin bünyelerinde “ruhları itibariyle saklı” sol,insancıl,demokratik tahayyüler hukuk marifetiyle illegalize edilme sürecinin mağdurları konumuna getiriliyor.Esasında bu durumun , birçok araç kurumların sistem kalbine pompaladığı kanlar münasebetiyle , “içerik ve öz olarak değil” görünüm olarak demokratikleştirilmiş neoliberal hegemonyanın ; zorunlu bir yaşam koşulu olarak yutucu burjuva demokrasisine getirilen türlü çekinceleri yapı-sökümüne uğrattığı açık , gayeye ulaşma ve süreci tamamlama açısından aracın hukuk olduğunu söylemek ise elzem.Bu itibarla görülmesi ve kuvvetli bir eleştirisinin yapılması gereken kilit noktası , neoliberal hegemoyanın sermayeyi kudretlendiren enstürmanlarını ve politik uygulamalarını hukuk sayesinde gizlediği bahsinden başka birşey değil.

Bu ahvalin kötürümlüğünde , hukukun ve hukuka kazandırılan türlü demokratik gerekçelerin ; “çoğunluğun hegemonik vücudunu ve toplumun gerçek ilişkilerini” gizleyen bir duvar olarak inşa ediliğini söyleyebiliriz.[1]

 

Neoliberal kırmızı alarm ; aşağıdan örgütlü ve kaynaklı piyasa karşıtı insani önerileri , *demokratik maskeler ile gizlediği ; hukuk ile yarattığı* yasal “barbarlığa” kurban ederken , aslında hiç kuşkusuz “hukuk devleti” aparatını servis ediyor.Sırf bu sebeple , ortaçağın skolastik düşün biçimine karşı yaratılmış bir tür yeni barbarlık olarak ifadesini bulan , “akılcı/aydınlanmacı” zihniyetsizlik halinin teorize ettiği [2] ; yeni-burjuva hukukunun ve (istediği zaman kaldırabildiği/değiştirebildiği/uygulamayabildiği) hukuku kendisine kukla yapmış devletlerin ; hukuk foyasını gün yüzüne çıkarmak toplumsal bir zorunluluğa dönüşüyor.Bu konuda Marx’ın geçmişte yazdığı gibi ; hukukun esas itibariyle burjuva doktrininde “menfaat savunusunun yapılması zorunlu olan sınıfın” , yasa katına çıkarılmış iradesinden başka birşey olmadığını göstermemiz kaçınılmaz.

 

Toplumsal üretim-tüketim kültürü , metaların mübadele süreci , neoliberal otoriter muhafazakarlığın yeniden-üretimi , bürokratik – demokratik ve kültürel hegemonya , iktidarın türlü demokratik kurumlarının soykütüğü gibi vazgeçilemez sistem-içi devamlılık argümanlarının hukuki ve siyasal maskelerinin alt-yapısında bulunan iktisadi emelleri deklare etmek ; hukukun belirlenim şeklini ortaya koyabilmek açısından önemi ; fakat bu kısa yazının böyle bir iddiası asla yok.Yalnız bu noktada isabetli bir analizleme şekline giden yolun ; Ortodoks Marksizmin, iktisadi belirlenimcilik toteminden uzak durup Gramscian bir metot benimsemekten geçtiğini söylemeliyiz  :

 

Zira Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’da yazdığı alt yapı – üst yapı yazılarını anti-ekonomist bir gözle okuyan Gramsci ; iktisadi determinize adeta meydan okuyarak : “Değişen sosyo-ekonomik koşullar , kendi başlarına , üst-politik değişimler üretmezler.Böylesi değişimlerin mümkün olacağı koşulları oluştururlar sadece.Bu değişimlerin yaratılmasında can alıcı önem taşıyan şey , siyasal düzlemde elde edilen güç ilişkileridir.” tespitini yaparken inceleme temamız açısından ciddi analiz araçları yaratmıştı.Böylesi kaliteli bir akıl yürütme aracından yola çıkarak , alt-yapıdaki dalgalanmaların arı ve salt biçimleriyle hukukta radikal bir dalganmayı yaratamayacağını ; yalnızca egemen otoriteye hukuka ilişkin muhtelif revizyon gerekçeleri sunabileceğini , değişim ve üst-politik dalgalanmaların koşullarını yaratabileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.Nitekim hukukun alt yapısal zemininde yatan “hukuksuzluklar” ; yalnız başlarına hukuku hukuksuzlaştıracak kudrete sahip değildirler ; onlar sadece revizyona ilişkin koşullar ve gerekçeler üretebilirler.

Öyleyse hukukun alt yapısında / temelinde bulunan olguları gün yüzüne çıkartmanın , tarihsel materyalizmin mekanist biçimlerinin (ekonomizm gibi) teorik bir eleştirisini yapmaktan geçtiğini söyleyebilmek mümkün.Nihayet Gramscian politik bakışın ; -karmaşık siyasal,hukuksal ve kültürel üst yapılar- olarak tanımlanan devletin ; tanımda da görüldüğü gibi- hukuksal nüvesini determinizm batağından çıkardığını belirtmeliyiz..

 

Kısaca açıklanan alt-yapı ve hukuk ilişkileri konusundaki Batı Marksizmi ve Ortodoks Marksizm arasındaki bu farklılıktan sonra ; konumuz açısından naçizane belli başlı hukuki ilişkileri , olguları ve soruları irdelememiz gerekiyor :

 

DİNSİZ İMANSIZ HUKUK TANRISI

Hukukun fetişist boyutu , varoluşu ve varoluş koşullarının yarattığı pratikler konusunda ; otoriteryen kişiliğin kurumsal olarak yaşam bulduğu müdahaleci yapıların ; toplumsal,siyasal,iktisadi dalgalanmalarını “kılıfına uydurmaktan”  başka bir şey değil ; öyle ki siyasi otorite ; pespaye edim ve faaliyetlerini , lanet okunası kimliğini , hukuk ilizyonuyla sunarken ; yegane görevini de yerine getirmiş olur.Zira onun yegane görevi belirttiğimiz gibi hukuksuz icraatlarını ; hukuk sosunun muktedirler için eşsiz ve lezzetli olan kılıfına yerleştirmekten başka birşey değildir.Çilingirin kırması gereken nokta ; hukuk üreten kurumlardaki demokratik şemsiyeler sayesinde , hukuksuz hukukun demokratiklik iddasıyla önümüze sunulup ; buna karşı çıkan her türlü sürecin anti-demokratiklik ve hukuksuzluk olarak okunmasıdır.

 

Üzücüdür , son tespiti takiben ; demokrasi sacayağına kurulu hukuk üreten kurumsal mekanizmanın(meclis,parlamento vs) akıl almaz iç çelişkiler barındırdığını iddia etmek abartılı olmayacaktır.Tarihin hiçbir döneminde , hiçbir politik yapı ; demokratik lafazanlık ile ürettiği demokrasiden bihaber yasaları , ardılında bulunan ve uzun aralarla devreye giren(ülkemizde 4yıl) kitlelerin demokratik isteklerine tam anlamıyla dayandırmayı başaramamıştır.Halk burjuva demokratik yönetimlerde vekil ve bürokratlara uzun aralıklarla yetki verip , bu yetkiyi dilediği zaman geri alamamaktadır.Bu politik çevre , sistem ve onu yaratan hukukun(ve onun temelinde bulunan demokrasinin-demokratik kamusallığın) ne durumda olduğunu açıkça gözler önüne serer.Her ne kadar demokrasi demeyi akıl almasa bile , böyle bir demokrasi de hukuk gerçekten fetişize olmuştur ; ama gizleyen bir fetiştir bu :

Nitekim Marksizm’de bir fetiş ; pozitif toplumsal ilişkiler ağını gizlemez de ne yapar ? Tikel bir sınıfın çıkarı ; kendini evrensel insan çıkarı kılığı altında gizlemez mi ve eleştirinin amacı ; bu sahte evrenselliği reddetmek , genel insanın ardında burjuva bireyi ; evrensel insan haklarının(ve dolayısıyla hukukun-uluslarası yahut ulusal-)ardında bulunan kapitalist sömürüyü mümkün kılan biçimi saptamaktır.Öyleyse mesele ; liberal budalalığın hukuk totemine , acımasız hukuk tanrısına secde etmekten vazgeçip ; onun aslında bir hukuksuzluk durumunun maskesinden başka birşey olmadığını göstermektir..[3]

 

 

HUKUK SAHİDEN POLİTİK İKTİDARIN FAHİŞESİ Mİ ? YOKSA ONUN BİR ÖNKOŞULU MU ?

Politik iktidar , libidosu tavan yaptığında hukukla gönül eğlendiren bir hovarda olmadığı gibi hukukta onun cazibeli fahişesi değildir.Buna binaen politik iktidarın , hukuktan asla vazgeçemeyen bir aşık olduğunu söylemek daha akılcı olur.Nitekim politik iktidar , kısıtlayıcı yahut özgürleştirici birçok faaliyetini hukuk sayesinde ortaya koyar.Politik iktidarın ve çeşitli toplumsal üst-yapıların yaşam bulduğu devletin , modern siyaset teorisi ve bakışı tarafından lanetlenmemesi için hukuki olması zaruridir.Bu hali itibariyle politik iktidarın kurumsal mekanizmalarının tümleşik biçimi olarak dünyaya gelmiş günümüz devleti(neoliberal ahmaklıklar sağolsun) bir “hukuk devleti” olmak zorundadır.[4] Dolayısıyla hukuk bir fahişe olmaktan azade ;  bizatihi devletin -ama modern devletin- , iktidarın -ama politik iktidarın- bir varoluş pratiği , bir ön koşuludur.

 

Politik olmayan iktidarlar ve türlü iktidar ilişkileri konusunda ; siyasal imgelemimizin , hukukun politik olmayan çeşitli iktidar ilişkilerinin fahişesi olduğunu söyleyebilme lüksü de bulunmuyor.Zira artık politik uslamlama , Nietzsche ve Foucault’dan beri iktidarı bir politik tezahür , basit bir devlet aygıtı olarak okumuyor.İktidar ; toplumun her alanında bulunan bir gezgin , toplumsal ilişkilerde yaşayan bir süreç olarak algılanalı bir hayli zaman oldu ve toplumsal ilişkilerde yaşam kaynağını bulan iktidar ; bir yaşam kaynağı olarak hukuku aramaktan vazgeçti yüzyıllar oldu.O halde hukukun , politik alandan soyutlanmış türlü iktidar ve iktidar ilişkilerinin çok dışında kalan , onlara göre çok daha ultra-politik bir duruş barındıran yapısal muhteviyatı gereğince , toplumsal iktidar ilişkileriyle herhangi bir yasak aşk yaşamadığını ve bir önkoşul olmadığını söyleyebilmek mümkün.

 

MARKSİST KURAMDA YASANIN/HUKUKUN DAYANAĞI

Marx’ın entelektüel açıdan bitirici çalışamalarında hukuk ve hukukun dayanaklarına ilişkin derli-toplu bir analiz bulunmuyor.Ancak bu durumun Marx’ın hukukla ilgilenmediği anlamına geldiğini söylemek kesinlikle ahmaklık olur.Başlığın açılması için ufak bir alıntıyla yetinmek yeterli olabilir.Ren Bölgesi Demokratlar Komitesi Davasındaki konuşmasında , toplum yasaya dayanmaz diyodu Marx ; “tersine bir görüş , hukuki bir kuruntu , bir safsata olur.Gerçek olan şudur ki , yasa topluma dayanmalı , toplumun , içinde yaşanılan dönemin maddi üretim biçiminden kaynaklanan ortak çıkarlarının ve gereksinimlerinin , münferit bireysel çıkarlara karşı bir korunağı olmalıdır.Burada , elimde tutmakta olduğum ‘Code Napoleon’ modern burjuva toplumunu yaratmış değildir.Tersine 18.yüzyılda oluşan ve 19. yüzyılda gelişen burjuva toplumu , bu kodda salt yasal anlatımını bulmaktadır.Toplumsal ilişkilere ayak uyduramadığı anda , salt bir kağıt parçası olarak değer taşıyacaktır …”

Marx bu analizinde hukuku toplumu belirleyen , toplumu toplum yapan bir kurum olarak yorumlamak yerine , toplumun hukuku belirlediğini , hukukun toplumsal ilişki formasyonlarının bir ifadesi olduğunu açıkça göstermiştir.Topluma dayanmayan onu yansıtmayan hukukun/yasanın bir kağıt parçasının ötesine geçemeyeceğini söylemiş ; bireysel faydaya karşı ortak çıkar şiarını yükselmiştir.Yasalarda yaşanan değişimin , yaşam ilişkilerini değiştiremeyeceğini ; aksine yaşam ilişkilerinde yaşanan değişimlerin yasaları ve dolayısıyla hukuku dönüştüreceğini anlatmıştır.

 

MÜLKÜN KUTSAL SULARINDA YÜZEN BİR DENİZ KIZI OLARAK HUKUK:

Burjuva hukuku ; ortaya çıktığı konjoktürün ve savunusunu yaptığı sınıfın temel bir gerekliliği olarak mülkiyeti vazgeçilmez bir kutsal hak , dokunulamaz bir kutsanmışlık durumu olarak kodifike ederken , mülkiyete yapılan en ufak bir müdahaleyi dahi olumsuzlanması gereken bir fiil olarak yorumladı.Bir zamanlar Platon’un koruyucu sınıfa verdiği muazzam önemi [5] , burjuva hukuku mülkiyete atfetti ; hukuk , mülkiyeti belli bazı durum ve koşullar yaratmak suretiyle sınırlayacağına ; yani toplumunu onda dokuzunun sahip olmadığı bir hakkı [6] muhtelif kayıtlamar yoluyla toplumsallaştıracağına onu bireyselleştirmeyi uygun gördü.Adeta mülkiyet , hukukun yorumladığı bir olgu olmaktan çıkıp , hukuk mülkiyet referansıyla yorumlanan bir sisteme dönüştü.

 

Bu haliyle hukuk , kapitalist üretim ilişkilerini biçimsel olarak düzenlemektedir.Dolayısıyla , hukukun somut nesnesi ; tam da bu ilişkileri soyutladığı için , kapitalist üretim ilişkileridir.Nitekim burjuva hukuku , herhangi bir şeyi soyutlamaz ; tam da işleyişini düzenlemekle yükümlü olduğu belirli bir somut nesneyi yani kapitalist üretim ilişkilerini soyutlar.Bu hali itibariyle burjuva hukukun evrensel olmasının tek ve basit bir nedeni vardır:kapitalist düzende , üterim ilişkilerinin işleyişi , gerçekten evrensel ticari bir hukukun işleyişidir.Şu halde , hukuk evrenseldir ; çünkü kapitalizm evrenseldir :

Günümüzde ulusal ve uluslararası ölçekte metaların mübadalesi ve başkalaşımları , özel hukuk sayesinde olmuyor mu ?

 

 

SÜRÜ-ÇOBAN METAFORUNDA HUKUK VE HUKUKUN ROLÜ

Siyasal kuramın sürü-çoban benzetmesinde ; çoban belli bir toprak parçası üzerinde değil ; daha ziyade bir sürü üzerinde iktidar kullanır.Çoban sürüyü birçok defalar tehlikeden korur ; onları gözetir ; bakım,yaşam,barınma gibi ihtiyaçlarını karşılar.Çoban tüm bunları yaparken , sürü üzerinde kullandığı hegemonik yönetim tarzını ; kendi bireysel yararından soyutlayıp sürü menfaatleri için oluşturduğunu ve kullandığını iddia eder.Zira çobanın rolü kendi sürüsünün selametini sağlamaktır.Çoban birçok araç ve araç-fiiler sayesinde sürü sorunlarına çözümler üretip ve burada incelenmesi mümkün olmayan birçok işlevi yerine getirir.

Sürü çoban teorisine ilişkin çoban ve sürü rollerini sayfalarca anlatma imkanımız yok.Dolayısıyla fazla sıkılmadan sürü çoban benzetmesinin , politik iktidar/yönetim ilişkileri ve hukuk ile olan ilişkilerini çok kısaca irdeleyelim:

 

Foucaultçu paradigmada hukuksal düşünce ; “meşru olan ve meşru olmayan arasında ayrım yapmanın bir aracıdır.”O halde hukuksal düşünce(yasalar , toplumsal kurallar ve muhtelif denetim mekanizmalarının yorumlanması ve yaratılması ) meşru olan ve olmayan arasındaki kesin çizgiyi belirler ve buna göre öngördüğü yaptırım kalıplarını uygulamaya koyar.

Mesele bir kere sürü ve sürünün menfaati olunca , “toplumsal ve politik çobanlar” ; denetim ve yönetime ilişkin yapılar oluşturup uygulama konusunda kuşkusuz ustalar..Hazindir ; çoban hep sürü menfaati tematiğini kullanır , öyleyse içerik bakımından sürü menfaatinin , çobanın bireysel faydasını gizlemekten başka bir işlevi olmadığını söylersek önceki açıklamalarımız ile çelişmiş olmayız.Böylesi bir bünyede hukuk , kurumsal bir örgütlenme olarak varolan genelliği (statükoyu) ; yaptırımı belirleyen norm nezdinde ve norma aykırı davranışlar sergileyen şahıs aleyhinde uygulanan bir koruma yöntemi gibi tezahür etmez de ne yapar ? Politik iktidarın hukuku ; sürüleri korumaktan ziyade , yönetim ve politik zorluklar maskesi altında çoban savunusu yapmanın ötesine geçmez , zaten geçmeyi istemez ; varlık sebebi ve güttüğü amacın ta kendisi de budur zaten.

 

Nihayet , yazının başında  hukukun ; “kitle dinamiklerini , demokratik gerekçeler dahilinde alt-üst etme pratiği olarak karşımıza çıktığını” belirttik.İzahı kabil bu durum bizi ; çoğunluğun yanılmaz genel iradesine(Rousseau’cu anlayışın komedyasına) [7] dahil olmamış , “yanılan çocukların” sistem-dışı ütopik taleplerini eritme aracı olarak tezahür eden bir hukuk tehlikesiyle karşı karşıya bırakıyor.Hukukun halet-i ruhiyesi böyle olunca , yarattığı pratikler de [yani kamu otoritesi , parlamenter yapı ve birçokları] azınlığı ; çoğunluğun saygı(ama yalnızca saygı , daha fazlası değil) duyması gereken , varlığından memnun olunan bir yanılan statüsüne düşürmüyor mu?

 

Parlamenter burjuva demokrasisinin , sistem sevici çeşitli kurumlar yaratan hukuku sayesinde ; farklı ve azınlık; çoğunluğun olağan siyasi tercihleri içinde eritilmiyor mu?

 

 

———————–

 

[1] Marx ve Engels eserlerinde dağınık bir biçimde bulunan muhtelif hukuk analizlerinde ; “hukuku toplumun gerçek ilişkilerini” gizleyen bir araç olarak görürlerdi.

 

[2] Adorno ve Horkheimer aydınlanmanın tenkitine ilişkin amaçlarını , insanlığın gerçekten insani bir duruma ulaşmak yerine neden yeni bir tür barbarlığa battığını anlatmak olarak açıkladılar.Aydınlanmada yaşanan yeni tür barbarlığın , skolastizmden(eski barbarlıktan) -klisenin barbar düşünce ve hukukundan- çıkıp , oluştuğunu söylemek ve bu durumun hukuka nasıl yansıdığını görmek açısından önemli.

 

[3] Şükür ki politik kuram ; neoliberal maskeyi değil ; suratı göstermeyi amaç edineli bir hayli oldu.

 

[4] Liberal doktrinde hukuk devleti , kendi koyduğu kurallar ile kendisini sınırlayan , bu kuralları dilediği zaman kaldıran bir iç çelişkiler bütününden başka birşey değil : “O , özü itibariyle türlü hukuksuzlukları , themisin çekiciliğiyle servis eden bir tüccar.”

 

[5] Platon’un koruyucu sınıfa verdiği öneme muhalefeten Aristo yanlıları şu meşhur soruyu sorarlar :”İyi ama bu koruyucu sınıf kendi sınırları içerisinde kalmazsa onlara karşı kim bizi koruyacak? “Platondan beri Yunan siyaset teorisinin uğraştığı şey de tam olarak budur.

 

[6] Marx : “Toplumun üyelerinin onda dokuzu için özel mülkiyet fiilen yoktur.Dahası var : Bir toplumda özel mülkiyet , bu onda dokuz için yok olduğundan dolayı vardır.”

 

[7] Bkz. Jean-Jacques Rousseau , genel istemin yanılmazlığı teorisi.

 

KAYNAKÇA :

1. Gramsci Kitabı – Seçme Yazılar 1916-1935 / Dipnot Yayınları

2. Slavoj Zizek – İdeolojinin Yüce Nesnesi / Metis Yayınları

3. Louis Althusser – İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları / İthaki Yayınları

4. Michel Foucault -  Özne ve İktidar / Ayrıntı Yayınları

 

Toygar Öztürk

 

 

Alevi Hareketi Geleceğini Arıyor

Bilmeyenler için küçük bir notla başlayalım. Alevilerin en büyük ve örgütlü politik baskı grubu Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri’(PSAKD)dir. Öyle ki, geçtiğimiz yıllarda Ankara başta olmak üzere pek çok şehirde yürüyüşler düzenleyen Alevilerin bu organizasyonlarında başı PSAKD çekmişti. Kadıköy’deki dev mitingi çok kişi hatırlar. Parmak ısırtan bir organizasyona imza atan Aleviler yüzbinlerce kişiyi alana toplamayı başarmışlardı. Alevilerin örgütlü gücünün neleri devirebileceğini görmek için son 10 yıla bakmak yeterli.

 

Son 10 yıl demişken, AKP iktidarına da bakmak gerek. 93 Temmuzu’nda Sivas’ta 35 kişinin katledilmesinden sonra iktidara gelen AKP’nin, Alevilere göre ‘katillerle’ eşit sayılması gerekiyor. Başbakan’ın nefreti artık herkes tarafından biliniyor. Ancak Başbakan kendisine ‘katil’ diyen Alevilere dokunamıyor. Bugün, 28 Şubat’ın 3.dalgası gerçekleşti. AKP, farklı düşüncelerden bütün muhaliflerini içeri tıkarken ve KCK, Ergenekon, Devrimci Karargah gibi davalarla herkese gözdağı verirken Alevilere neden dokunamıyor?

 

Aslında dokunuyor. Farklı kimlikleri de taşıyan Alevilere o kimlikler üzerinden müdahale edebiliyor. Ama Alevi kimliği üzerinden bir müdahale gerçekleştiremiyor, Alevilerin bulunduğu yerlerde sert polisiye tedbirlere (diğer emekçi kesimlere oranla) başvuramıyor. Çünkü biliyor, Alevi örgütleri çok çabuk toparlanabilen, doğru refleks göstererek karşıtlarına meydan okuyabilen bir bütün. Siyasetin öznesi olarak durdukları yer başbakanın nefretini bir kat daha arttıradursun, Aleviler kendilerini şekillendirmek için mesafe kat ediyor.

 

Bir Alevi dedesi Seyfi Oktay ve arkadaşları tarafından, öğrencilik dönemlerinde; 1960’larda yazılan ‘Alevi Gençlik Bildirgesi’nde ‘laiklik’ vurgusu esastı. Aleviliğin hiçbir talepte bulunmadığı bu bildirinin üzerinden uzunca bir süre geçti. Yakıldılar, yıkıldılar. Ama en güçlü kırılma noktası hiç şüphesiz dünyanın izlediği Madımak Oteli’ndeki o kara günde saklıydı. 93 Temmuzu’ndan kısa süre sonra ilk şok atlatıldığında Aleviler büyük bir hızla örgütlendiler. Aleviler, kimliklerini sakladıkları evlerinden çıkarak dernekler ve vakıflar kurdular. Ardı ardına etkinliklerin görüldüğü bir dönem yaşandı. O dönem içerisinde irice bir kitle serpildi ve demokratik Alevi hareketini bugüne taşıdı. Nihayet birkaç yıl önce sağlıklı bir kadro Alevilerin 4 talebini kamuoyu önünde paylaştı.

 

Aslında bu kadar büyük bir kitlenin mobilize olması şaşırılacak bir durumdur. Ancak bu durum Alevilerde bir ritüel. Geçtiğimiz yüzyılın acılarını önlerine katarak ‘yola’ yürüyen bu insan topluluğunun ritüelini anlamak o kadar da zor değil.

 

Bugün, demokratik Alevi hareketi AKP’nin değiştirdiği paradigmanın rüzgarında tutunmaya çalışıyor. AKP’nin önümüzdeki dönemde Alevilere yükleneceği Alevi örgütleri içerisinde biliniyor. Sert polisiye tedbirler ve tutuklamaların artacağı konuşuluyor. Aleviler yeni devrimci nüvelere ihtiyaç duyuyor. İrice bir kitleyi her olayın arkasından mobilize etmek ve nitelikli kadrolarını korumak zorunda olduklarının farkındalar. Başta PSAKD olmak üzere bütün Alevi örgütleri ‘daha sola açılmayı’ ve sisteme karşı sertleşmeyi düşünüyor. Henüz PSAKD başkanı seçilen Kemal Bülbül, ‘Kürtlerle ve emekçilerle’ dayanışmanın yollarını gözlemliyor. Anlaşılan, önümüzdeki süreçte Alevi hareketinin bütün öncelikleri emek hareketine evrilecek.

 

Bir not: AKP’nin dalgaları bir bir gelirken demokratik Alevi hareketi herkesi şaşırtacak bir gösteriye hazırlanıyor. İktidar partisini zora sokacak bir hamle olabilir bu. Alevileri dikkatle izlemeye devam edin.

 

Eren Aksoyoğlu

twitter.com/erenaksoyoglu

 

 

‘İstanbul, Ortadoğu’da Oluşacak Yeni Kapitalist Sistemin Ekonomik ve Politik Başkenti Olacak’

(Allah-ü Azimüşşan, bu yazıda yazdığım her cümleyi noktasına virgülüne kadar nafile eyle. Beni mahcup et yarabbi. Yazdıklarımın bir kırıntısı kalmasın. Şeytanın hilesi türlü türlüdür; ama zayıftır. Sen hileleri boşa çıkartansın. Her türlü şeytan hilesinden bir tek sana sığınırım. Tek ve bir olan sensin yarabbi.)

 

7 Nisan tarihli Yeni Çağ Gazetesi’nden bir haber: Bülent Arınç “ Yabancıya Mülk Müjdesi” Haber Linki: http://bit.ly/I4x4zx

Bülent Arınç, konuyla ilgili yaptığı açıklamada, 2004 yılından beri bu konu için çabaladıklarını, hain damgası yediklerini fakat asla yılmayacaklarını belirtmektedir.

Bu konuya girmeden önce şunu açıklıkla belirtmek isterim. AKP ile başlayan değişimin asıl vuruş noktasının ülkeye şeriat getirmek olduğuna asla inanmadım. Yaşanılan olaylara günün sıcaklığıyla bugünün penceresinden değil, yarın kurulmak istenen o büyük manzaranın vizyonundan bakmaya çalıştım. Öteki yazılarımda da hep bu hususları belirttim.

Hep vurguladığımız söz şöyledir; AKP bir parti değil, Ortadoğu’nun bütünü için dizayn edilmiş bir Paket Program’dır.

Bu dizayn Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun uzun yıllar geleceğini belirleyecektir.

Plan dahilinde Ortadoğu’daki bütün rejimlerin değişeceğini ve Arap Coğrafyasının “ Muhafazakarlık “ adı altında birbirine entegre edileceğini yazdık. Kendi ana kıtasında doyuma ulaşıp iç pazarlarını tüketen Batı Kapitalizminin yeni üssü Türkiye merkezli Ortadoğu olacak. Hem bu ülkelerin insanlarını “tüketici” yapacak, hem de kaynaklar üzerinde kontrolünü sağlamlaştırıp Çin’i bölgeden dışlayacak.

Bütün bu planların merkez üssü Türkiye, ideolojik üssü AKP’dir.

AKP’nin nedir bu yabancı düşkünlüğü?

Bir hışımla iktidara gelen AKP, yine bir hışımla Kamu mallarını yabancılara sattı. Özal zamanında başlayan özel sektöre satma işlevi, AKP zamanında yabancılara satma işlevine dönüştü. Küresel sermaye AKP’yi çok sevdi..

AKP dizaynındaki tek format elbette kamu mallarının ve özel sektörün yabancılaştırılması değil.

Küresel Sermayenin Ortadoğu’da manevra kabiliyetini arttırması için gerekli olan “ siyasi, kültürel ve yaşamsal “ alanlarında yaratılmasıdır.

Nelerdir bu alanlar?

İstanbul, Ortadoğu’da oluşacak yeni Kapitalist sistemin ekonomik ve politik başkenti olacak. Batı sermayesi burayı finansal bir üsse dönüştürecek. Zaten Başbakan da yıllardır İstanbul’u finans merkezi yapacağını açıkça belirtmektedir.

Sermayenin gelişip büyümesi ve kapitalist sistemin yerleşmesi için siyasi olarak yeni yüze ihtiyacı vardır. Çok kültürlülük ve yabancılara açık olmak.

Yıllardır ülkemizde tartışılan, çok kültürlülük (bunun bize özgü yani Osmanlıcılık veya Ümmetçilik) bu anlayışın beyinlere kodlanmasıdır. PKK sorununun bile bu kodlamayla direk ilişkisi vardır. PKK ilk ortaya çıktığı zaman “Kürtler aslında dağ Türkleridirler” diyen sağ partilerin bile artık zamanla Kürtlerin farklılığını kabul ettiğini görmekteyiz. Kürt Sorunu çok kültürlülüğü yavaş yavaş topluma kabul ettirme de önemli bir rol oynamıştır. Amacım Kürt halkını ve sorunları tartışmak değil. Siyasi bir fotoğraf çekmek. Türkiye’de özelde Kürtler üzerinden yürütülen alt kimliklere özgürlük ve çok kültürlülük gibi kavramların amacının ciddi anlamda, Türkiye’deki farklı kökenden gelen insanların problemini çözmek değil aslında kendi ötekilerimize alışarak sonraki süreçlerde gelen “ yabancı ötekileri” de toplumsal olarak içselleştirmek ve kabullenmektir.

Türkiye, AKP eliyle dizayn edildiği gibi çok kültürlü olmak zorundadır. Bu İslam’ın ya da Osmanlıcılığın ufkundan değil, kapitalist sermayenin yapılanma ihtiyacındandır. Londra’dan New York’a, Singapur’a Dubai’ye kadar dünyanın küresel sermaye merkezlerine bakarsanız aynı özellikleri görürsünüz. Sermaye merkezli çok kültürlülük.

Yabancıya toprak satışı hatta Abdullah Gül zamanında ortaya atılan Yabancıya 20 bin dolara Vatandaşlık satışı bu projenin en önemli ayağıdır.

Bu süreçte önemli engeller bulunmaktadır. Ülkemizdeki çoğunluk yabancıya toprak satışına olumlu bakmamaktadır. Geçişi kolaylaştırmak için AKP yeni formüller denemektedir. Kutsal mesleklerden insanlar getirmekte, bizleri o insanlarla yaşamaya alıştırmakta ve vefa duygumuzu sömürmektedir.

Yabancı öğretmen, yabancı doktor, yabancı hemşire…

Düşünsenize hayatta en çok ihtiyaç duyduğunuz anlarda yanı başınızda size yardımcı olarak bu yabancı insanlar bizlerdeki “yabancıyla birlikte yaşama “ korkusunu kıracak, onların ne kadar iyi insan olduğunu keşfettirecek bizlere.

Sadece bununla sınırlı değil bu husus.. Bir de İstanbul’un 3 dinin başkenti olduğu, kültürler ve dinler kenti olduğu safsatası . Bizleri yine şişirerek İstanbul’u 3 dinin başkenti gibi pazarlayıp yabancıların bu hoşgörüyle ülkemize gelmesine zemin hazırlamak.

Önemli hususlardan birisi de Fettullah’ın icat ettiği “Hoş görücülük ve Dinle arası Diyalog”.

Fettullah Hocanın “titizlikle üzerinde çalıştığı“ bu hususlar kulağa çok hümanist gelse de asıl amacı tamamen bu projeye hizmet etmektedir. İslam dininde Hristiyanlara, Yahudilere bakış açısı çok nettir. Hoca, “ Ayetleri çarpıtıyor” iddialarına kulak asmayarak bu yoldaki çalışmalarına hızla devam etmektedir.

Bu konuda şahsen şunu söylemek isterim. Dinler arası diyalog aldatmacadan öte son derece tehlikelidir. Her dinin kendi buyruğu kul tarafından değil Hak tarafından net bir şekilde verilmiştir. Dinler arası diyalog asla olamaz. Olsa olsa dindarlar arası diyalog olabilir.

Yabancıya toprak satışı konusunda bir başka noktada “ Arap kardeşlerimiz “ Gazetelerde çıkan haberlere göre toprak, mal mülk alımında hep Arap kardeşlerimizin ilgisi öne çıkıyor. Muhafazakarlaşan toplumumuzda Arap kardeşlerimizin yıldızı hızla parlıyor. Onların dizilerimize olan merakı, ülkemize ziyaretleri bizi çok mutlu ediyor. Daha geçen hafta gazete başlıkları Arapların yüzer yüzer konut aldığıyla doluydu.

Yabancıyla yaşama ve onlara mülk satma konusunun ilk aşamalarından olan Arapların aldığı mülkler “aynı ümmetten olduğumuz “ ve “soylu Osmanlı geçmişimiz” nedeniyle pek irdelenmiyor. İrdelenmediği için kimse yüzer yüzer konut alan bu Arapların ortaklarının aslında kim olduğunu merak da etmiyor.

Araplar bu işin vitrinidir.

Bugün Araplarla başlayan yabancılarla yaşama süreci yarın dinler arası diyalog ve İstanbul 3 dinin kültürel başkenti soslarıyla AKP’yi dizayn eden bu projenin asıl mucitlerini de kapsayacak.

Daha sonra bu ülkenin vatandaşlığı da artık onlara hak olarak verilecek.

Hep söyledim. Türkiye’nin ekonomisi batmayacak. Ekonomimiz batarsa, AKP’yi dizayn eden güçlerin bütün bu projeleri çöpe gidecek. Aksine ekonomimiz güçlendirilerek dünyaya yıldız, Ortadoğu’ya model olarak gösterilecektir.

Ülke ekonomisi büyürken bu büyümenin içindeki büyük şirketler bizlerin değil, küresel sermayenin olacaktır. Bugün limanlarımızdan, bankalarımıza, sigorta şirketlerimize, Telekom’umuza kadar birçok ana şirket zaten Batı’nın eline geçmiştir.

Çok kültürlülük, Osmanlı hoşgörüsü gibi bugün yıldızı parlatılan birçok “değer”in altında yatan etmen budur.

Saygı duyduğumuz, hayatımızı belirlediğimiz yaşam haritamız değerlerimizin nasıl başkalarının elinde projeler halinde kullanıldığını görmeliyiz artık.

Hep söylüyorum, vatan kadar dinimizde, tarihimizde yağmalanmaktadır. Batı’da Hristiyanlığı bitiren Kapitalizm,“ Ekonomik Emperyalizm çağında “ islam değerlerine ve coğrafyasına da dişini takmıştır.

Daha da acı olanı atalarımızın kanlarıyla kurtardığı topraklarımız bugün Emperyalizmin “ Ekonomik ve Kültürel” işgali altındadır. Bu cümleyi yazmak istemiyorum; ama gerçek budur. Türkiye’nin Türk Sorunu başlamıştır. Allah bu zevalden hepimizi korusun.

 

KILIÇSIZ

twitter.com/KILICSIZ

 

 

Tek Suçlu Politikacılar Mı, Peki Ya Kanaat Önderleri?

(Bu bir politikacıları aklama yazısı değildir.)

Ülkemizin sorunlarını ele alırken, sadece politikacıları mı sorumlu tutmalıyız, yoksa çuvaldızı onlara batırırken hiç değilse iğneyi politikacıları ve/veya halkı yanlış yönlendirebilen kanaat önderlerine batırmamızı gereken durumlar var mı gelin birlikte düşünelim.

Burada ülkemizde politikacıları ve toplumu yönlendiren kanaat önderleri/yorumcu/köşe yazarı veya bir konuda kalem oynatarak ilgili kamuoyunu yönlendirebilen bu kişiler ülkemizin sorunlarının çözümüne mi hizmet ediyorlar yoksa, aslında sadece sorunlarımızı sürdürerek kendilerine makam-mevki mi sağladıklarını ele almak istiyoruz.

Bu noktada, daha sonra detaylandırmak üzere “Türkiye 1990’lardan beri hangi sorununu çözmüştür?” gibi net bir soru ile başlayıp, “ülkemizde politikacıları ve halkı, sadece (en az) 5 haneli ulufe alabilmek uğruna yanlış yönlendirebilen kanaat önderleri bulunmaktadır” şeklindeki kışkırtıcı olabilecek bir saptama ile ilerleyelim. Öyle ki, bugün yaşadığımız birçok sorunun sorumlusu sadece politikacılar değil, aynı zamanda onları ve halkı, yani bizleri yanlış yönlendirebilen ve bugün geldiğimiz noktadaki başarısızlık karşısında aslında rehber olarak kargadan farksız olduklarını gördüğümüz bu kanaat önderleridir. Bu kanaat önderlerine ister aydın, ister münevver diyelim, fiiliyatta yaptıkları tek şey temsil ettiklerini iddia ettikleri kitlelere çözüm sunmak değil, sadece onları savunuyor görünmektir. Burada bu kanaat önderlerinin en iyi yaptıkları şey, bir fikir dövüşü olan ve hiçbir yapıcı amaca hizmet etmeyen münazara yapmaktır. Üslupları da yapıcı olmaktan uzak olan bir seviyesizlikte olduğundan, sadece ele aldıkları konuda çatışma pratiğine yenilerini ekleyerek, toplumda o konuda uzlaşılamayacağı hissini oluşturmakta ve bunu pekiştirmektedir. Ayrıca, zararları bununla da kalmayıp, sorunlarımızın tarafları arasında toplumsal kopuşlar oluşmasına da neden olmaktadırlar.

Ülkemizin kanaat önderlerinin sesleri ne kadar gür çıkarsa çıksın aslında hakkında en az önemsedikleri konu, sorun çözmektir. Çünkü ülkemizin kanaat önderleri, ele aldıkları sorunların sürmesinden beslenmektedirler. Nihai bir çözümü de, halka muhtemel faydaları bakımından değil, makam ve mevkilerini kaybetme riski olarak değerlendirmektedirler. Dolayısıyla temel ilgi alanlarına giren sorunlarda, nihai çözüm sağlayabilecek projelere aşırı şüpheci, yer yer küçümseyici ve her daim istemezukçu bir üslup(suzluk)la yaklaşırlar. Bu yüzdendir ki, ülkemizde 1990’lardan beri hiçbir sorunumuz gözle görülür şekilde çözülememiş olmasında bu kanaat önderlerinin de önemli payı bulunmaktadır.

Bu süreç, ülkemizde bir doğru bilinen yanlış gibi yerleşmiş olan amaç ile aracın karıştırılmış olmasının bir sonucudur. Buna göre, kanaat önderlerinin yaptıkları tüm bu tartışmalar ve nihayetinde politikanın kendisi, sorun çözmek amacına yönelik birer araçtır. Dolayısıyla, politikacılar sorun çözmek, kanaat önderleri de sorunların çözümüne katkı yapmak için vardırlar. Bir sorun çözülünce de, hem politikacılar hem de kanaat önderleri, bir başka sorunu (çözmek için) ele alırlar. Burada, yeni sorunlarda eski başarısını gösteremeyen kanaat önderi ve politikacılar ise, önceki sorunlardaki başarılarıyla, hayırla anılmak üzere yerlerini yeni kanaat önderi ve politikacılara bırakırlar. Ancak ülkemizin ne politikacıları ne de kanaat önderleri böyle değildir. Öyle ki, bu yazımızda ele aldığımız kanaat önderleri, belli bir konuda ne kadar çok çalışırlarsa, bırakınız sorunun çözümüne katkı yapmayı, o konuda ülkemizde çözümsüzlük algısının yerleşmesine hizmet etmektedirler. Bu ise, ülkemizde kanaat önderlerini sorunlarımızın çözümsüzlüğünde ana nedenlerden biri haline getirmektedir. Buna rağmen, politikacıları seçimlerle iyi kötü değiştirilebiliyorken, ne halkı ne de politikacıları çözüme götürmeyip sadece sonu gelmez tartışmalara giren ve bezen de yanlışa götürebilen kanaat önderlerine karşı bunu yapabilme şansına da sahip değiliz.

* * *

             Ülkemizin kanaat önderlerinde arayıp da kolay kolay bulamadığımız meziyet, “özeleştiri”dir. Burada, bazen yanıldığını, yanlış yaptığını ve dolayısıyla da yanlış yönlendirdiğini kabul edebilmek, tutarlı olma kaygısının varlığını kanıtlayabilecekken, ülkemizin kanaat önderlerinde bunu kolay kolay göremiyoruz. Böyle olunca da, bir dönem konumu itibarıyla “kurşun atan da yiyen de şereflidir” diye akıl vermiş olabilecek kanaat önderi, bugün o dönemden “intikam alınmasını istiyorum” diye akıl verebilmektedir. Oysa ki bugün geldiğimiz noktada görüyoruz ki, bu kanaat önderinin o dönem verdiği “kurşun atan da yiyen de şereflidir” aklını uygulayanların sonu ne oldu da, şimdiki verdiği (o dönemden) “intikam alınmasını istiyorum” şeklindeki aklı uygulayacakların uğrayacakları son farklı olsun? Halbuki iktidarlar yıprandıklarında bedelini hiç değilse iktidarı kaybederek öderlerken, kanaat önderlerinin sorumsuz davranabilmesini engelleyebilecek bir mekanizma bulunmamaktadır. Bu nedenle de, politikacıları yanlış yönlendirip onların tarihin çöp sepetine gitmelerine neden olabilen kanaat önderleri, politikacıları dibe çekseler bile kendileri karabatak gibi her devrin kazananları arasında yer alabilmektedirler. Bu nedenledir ki, 12 Eylül’den bugüne kadar istisnasız her devrin adamı olabilmelerine rağmen, özeleştiri yapma- tutarlı olma gibi en temel kaygılardan bile uzak olan bazı kanaat önderleri ülkemizin sorunlarının çözümünde sadece birer engel oluşturmaktadırlar.

Burada kanaat önderlerinin yeni nesline, genç kanaat önderlerine baktığımızdaysa, ne yazık ki onların bir kısmının da çok farklı olmadıklarını görmekteyiz. Öyle ki, ömürlerini akıllarınca CHP’yi yıpratmaya adamış görünen ve bunun için de günümüzün sorunlarını ele almayıp sadece tek parti dönemini eleştirmeyi demokratlık sanan bir takım genç dinozorlar bulunmaktadır. Bunlar, iktidar her zaman haklıdır gibi akıldan mantıktan uzak bir önkabulden yola çıkarak, kamuoyu dikkatini güncel sorunlardan CHP’nin geçmişine çekmeleri karşılığında en az 5 haneli ulufe peşindeki bir gazetecilik sergilemektedirler. Daha çok yazılı ve görsel basındaki hararetli tartışmalarda gördüğümüz bu genç kanaat önderleri, ele aldıkları konuda değil bir çözüme katkı yapmak sadece karşı tarafa, ki genelde CHP(‘liler) olur, en iyi laf yapıştıran olma yarışındadırlar. Bunların bayan olanları da sanıldığının aksine, tartışmalara herhangi bir nezaket ve/veya zarafet getirmemektedir. Halbuki, bu kişilere ülkemizde kıymet verilmeye devam edildiği sürece, herhangi bir sorunumuzun çözülmesini bekleyemeyiz, hatta sorunlarımız daha da büyümesin diye dua etsek yeridir. Çünkü bu genç kanaat önderlerinin rol modelleri, tek bildikleri kavga etmek ve hiçbir yapıcı amaca hizmet etmeyen münazara yapmak olan yukarıda bahsettiğimiz kanaat önderleridir, ki onların her devrin adamı/kadını olmak ve bununla makam-mevki sahibi olup kendi keselerini doldurmak dışında kamuoyuna sunabilecekleri hiçbir katkıları da olmamıştır. Bu genç kanaat önderlerinin de, her devrin adamı/kadını olmaları da sadece zaman meselesidir.

Tüm bu kanaat önderlerinin iyi tartıştıkları, iyi birer münazaracı oldukları kesin olsa da, iyi münazaracıdan sorun çözmek anlamında ne olur sorusunu sorduğumuzda, aslında hiçbir şey olmayacağını görürüz. Çünkü bu münazaracıların tek bildikleri, yıkıcı olmak pahasına girdikleri her tartışmadan haklı çıkmaktır. Ancak zaten sorun çözmek gibi bir kaygıları da olmadığından, bu kanaat önderlerinin ısrarla görmek istemedikleri husus, ülkemizin kronik sorunlarının çok taraflı olduğudur. Bu çok taraflı sorunların toplumsal yapımız nedeniyle sadece tek tarafın galip gelip diğer taraf(lar)ı sindirmesi ile çözülemeyeceği ortadadır. Bu nedenledir ki, sadece münazaracı olan bu kanaat önderleri sorunlarımızın çözümüne katkı yapmak bir yana, sadece rövanşist duyguları körüklediklerinden aslında toplumumuzu ayrıştırmaktadırlar.

Bu nedenle, artık ülkemize yeni bir kanaat önderi anlayışı ve yeni kanaat önderleri gerekmektedir. Bu çerçevede, ülkemizin kronik sorunlarının çok taraflı sorunlar olduklarının bilinciyle, sorunlarımızın çözümünde sonu gelmez kendini ifade etme çabalarını bırakıp, artık ele aldıkları sorunun diğer taraflarını da dinlemeyi ve onlara da en az kendileri kadar kendilerini ifade etme olanağı vermedikçe bu çok taraflı sorunlarımızın çözülemeyeceğinin bilincinde olan yeni bir kanaat önderi anlayışını geliştirmemiz gerekiyor. Bunun dışında, ülkemizin yeni kanaat önderlerinin, ele aldıkları konularda sadece tek bir tarafın sözcülüğüne soyunmayarak, tüm tarafların hem olumlu hem de olumsuz yönlerine dikkat çekebilmeleri ve bunu yaparken de yıkıcı değil yapıcı bir üslup kullanabilmeleri de son derece önemlidir. Yoksa ülkemizin mevcut kanaat önderleri, toplumsal sorunlarımızın kalıcı olarak çözümüne katkı yapma niyetinde olmadıkları gibi, televizyon programlarındaki sunucular müdahale etmeseler, karşılarındaki kişilere değil kendini ifade etme, yaşam hakkı bile vermeyecek derecede nezaketten yoksun, adeta tartışma fetişisti olan kişilerdir. Ancak, kadın olsun erkek olsun aslında her biri birer rol model olan bu kanaat önderlerinin bu nezaketsizlikleri, rol model oldukları kitlelerde şiddet dilinin kanıksanması şeklinde de sonuçlar doğurmaktadır.

Bu nedenle, zaten toplumsal sorunlarımızın çözümüne katkı yapmak gibi kaygıları olmayan, sadece girdikleri tartışmalarda karşısındakine baskın çıkmak peşindeki provokatör mü kanaat önderi mi ayırmakta zorlandığımız mevcut kanaat önderlerinin rehberliğinde bugün geldiğimiz noktayı “Türkiye 1990’lardan beri hangi sorununu çözmüştür? şeklindeki sorumuz üzerinden detaylandıralım. Bunun için ülkemizin büyük sorunlarında geldiğimiz noktayı kısaca hatırlayacak olursak;

-          Toplumumuzun alım gücünü kağıt üstünde değil, gerçekten yükseltebildik mi?

-          İşsizliği çözebildik mi?

-          TUİK verilerinin pembe tablolarının ötesinde, bitmeyen mutfak enflasyonunu çözebildik mi?

-          Terör belasını bitirebildik mi?

-          Dış politikada, sözde soykırım yalanları karşısında, kendi haklılığımızı kabul ettirebildik mi?

-          En haklı davalarımızdan olan Kıbrıs konusunda, Kıbrıs’ın izolasyonunu kaldırabildik mi?

-          Bütün dünya fosil yakıtlardan yenilenebilir enerjiye geçmek için kimi etanolü, kimi güneş enerjisini, kimi de rüzgar enerjisini seçerek ama muhakkak bir şekilde kendi yolunu çizerken, dış ticaret açığımızın en büyük kalemi olan enerji ithalatı sorununu çözebildik mi? Hayır, sadece ithal ettiğimiz enerjiye sürekli zam yaparak kendi vatandaşımızın eliyle yabancı ülkeleri kalkındırdık. Ancak sormayalım mı şimdi, kendi yenilenebilir enerji politikalarımızı hayata geçirmemize de, bu kanaat önderlerinin sıkça kullandıkları üzere, statüko mu engel oldu? Yoksa bu statüko söylemi, bu kanaat önderlerinin işlevini de anlamamızı sağlayan, politikacıların yetersiz kaldıkları konuları halktan gizlemek üzere, bu kanaat önderlerinin bir uydurması mı?

* * *

Ancak, terazinin diğer kefesinde kanaat önderlerine getirdiğimiz tüm bu eleştirilerden muaf olan çalışmalarını kelle koltukta da olsa halka doğruları söyleyerek yapmış ve yapmakta olan gerçek kanaat önderleri de bulunmaktadır. Oysa ki, halka sadece doğruları söylemiş, iktidarlara hep mesafeli kalarak ulufe peşinde koşmamış, sorunlarımızın çözümü için eleştirel olabilmiş bu gerçek kanaat önderlerinin önemli bir kısmı faili meçhullere kurban gitmiştir. 2010’lu yıllarda yaşadığımız birçok olay hakkında daha 1990’larda bizi uyarmış olan ve halka sadece doğruları söyleyen kanaat önderlerinden biri olan rahmetli Uğur Mumcu ve diğer nice aydın/münevver kanaat önderimiz şuan faili meçhulken, mevcut kanaat önderlerini eleştirsek de, idealizmden hiçbir nasibini almamış olan mevcut kanaat önderlerine siz de halka sadece doğruları söyleyen kanaat önderlerinden olun demekte zorlanıyoruz. Çünkü, sen yansan da biz aydınlanalım nasıl denir, denebilir mi bilmiyoruz. Ancak, 1990’dan beri ülkemizin büyük sorunlarından hiçbirine çözüm bulunamamış olmasında, sadece münazara, yani laf kavgası yaparak politikacıları ve halkı sorunlarımızın çözümünden uzaklaştıran ulufe peşindeki mevcut kanaat önderlerinin de suçu vardır, bilgilerinize…

 

Sosyolog Faruk Özcan

twitter.com/farukkozcan

 

 

‘Bir Çocuğun Masumiyetini Herhangi Bir Nedenle Alırsanız Bir Ülkenin Geleceğini Gölgeye Asarsınız’

 

‘Kürt Çocukların Bayramı Değil’ sloganı ile sanatçılar, akademisyenler ve aktivistlerle çıktıkları yolda ÇİAT, 21 Nisan’da Ankara’da panel düzenliyor. Kürt çocukların hiçbir zaman bayram kutlamadığını dile getiren ÇİAT sorunları görebilmek adına çözüme ortak olabilmek adına panele çağrırıyor.

 

Nüve, ÇİAT’ın etkinliği öncesinde Rana Arıbaş ile bir röportaj gerçekleştirdi. İşte o röportaj:

 

Nüve: Tutuklu çocuklar için ÇİAT, 21 Nisan’da bir eylem yapacak. Ne düşünüyorsunuz, neyi duyurmayı amaçlıyorsunuz? Çalışmalarınız uzun zamandır kent kent devam etmekte. Bize çalışmalarınızı anlatırmısınız?

Rana Arıbaş: Sloganımız “hayat hiç bayram olmadı”, evet, bu ülkede 23 Nisanlar kutlanıyor ama şekilsel. Bu ülkede çocuk hakları kavramı maalesef işleyemiyor, biz 21 Nisan’da, Ankara ÇİAT topluluğunun düzenlediği bu etkinlikle aslında bir toplumsal ikiyüzlülüğe de dikkat çekmek istiyoruz. Benim ikiz kızlarım 23 Nisan’ı kutlayacak ama onlar bir avuç mutlu azınlık, onların kutlaması bu ülkedeki çocuk ihlalleri gerçeğini, cezaevinde işkence ve tecavüze uğrayan çocukların olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Biz ülkemizde çocukların yaşadığı adaletsizliği takip etmek istiyoruz.

N: Bize, Kürt çocukların yaşadıklarını anlatabilir misiniz? Biliyorum dile getirmek hiçte kolay değil ama birileri artık bu sorunu duymalı, görmeli değil mi?

 

R.A.: ÇİAT döneminde taşlaşan vicdanlar belgeselinde zaten Kürt çocuklarını anlatmıştık. Aslında sadece Kürt çocukları değil, bir çocuk kendi hakkını kullanamıyor. Aslında görüyoruz ama bakmaya yüreğimiz yok ya da işimize gelmiyor. Kürt çocukları sadece en çok bilinen.

 

N: Hepimiz suçlu değil miyiz? Bir çocuğa sadece Kürt olduğu için yapılan bi adaletsizliği ne açıklayabilir ki? O çocukların ve ailelerin duygularını anlatır mısınız?

 

R.A.: Bu sorunuzun yanıtı için sizi, 21 Nisan’da aramızda görmek isteriz ama vicdanın dili, dini, ırkı yoktur. Bu sergi, forum çok önemli. Bizim aksimizde düşünenleri de özgürce fikrini söylemeye çağırıyoruz. Eğer bir çocuğun masumiyetini herhangi bir nedenle alırsanız bir ülkenin geleceğini gölgeye asarsınız. Ama çocukların doğarken seçme şansı yoktur. Bizim Kürt olmamamız bu olaya duyarsız kalmamızı gerektirmez.

 

Röportaj: Bahar Çubuk