Önce Türkçe’yi geri kazanalım

Önce Türkçe’yi geri kazanalım

Ozan Şahin

Bir sistem birçok şeyi kontrol edebilir. Bürokrasiyi kontrol edebilir. Medyayı kontrol edebilir. Sokağa çıktığınızda nasıl giyineceğinizi, nasıl ve kimle yürüyebileceğinizi kontrol edebilir. Fakat sistem, ne olursa olsun toplumdan bireye doğru gittikçe etki alanı olarak zayıflamaya mecburdur. Meydanlarda ne kadar kalabalık bir şekilde savunulursa savunulsun, kendi evinizde ve daha da özele inecek olursak kendi zihninizde o sistemin devamlılığından siz sorumlusunuzdur. Çünkü sistem, dili bir noktaya kadar manipüle edebilir. Türkçe, hiçbir muhalefet kurumu fark etmiyor belki ama iktidarın kurumsallaşmış manipülasyonlarına karşı ciddi bir mekanizma kültürünü barındırıyor.

Böyle bir girişle yazıma başlamak istedim çünkü iktidarı sosyal alanda kısıtlı bir alana mahkûm edebilmek için önce Türkçe. Çünkü onlar ilk dili terörize ederek başladılar. Biz de ilk dili yeniden inşa ederek başlamalıyız.

AKP ile mücadelenin dile en büyük zararı, Türkçe’nin günlük hayattaki yankılarının, onların pratikleri ile şekillenmesi oldu. Bugün dikkat ederseniz “gündem” tartışmaları da bu konuda sürmekte aslında. Hala muhalefet, gündemimiz ekonomi deyip dursa da bu iktidarın muhalefete hediyesidir. Başarısızlığı sonucunda belki ama öyle. Tecavüze bir kereden bir şey olmaz diyenlerin karşısına tecavüz kötüdür gibi bir cümleyle çıktığınızda, burada Türkçe’yi “tecavüz” denilen sapkınlığın toplumda tartışılmasını olumlamak için kullanıyorsunuz. Bu bir örnek. Ama son 20 yılda, “Sistematik kötüye karşı farkında olmadan Türkçe’yi kullanarak bazı konuları nasıl kamulaştırmak sureti ile olası meşruiyetine zemin hazırlıyoruz?” sorusuna güzel bir cevap.

Sistematik kötünün karşısında önce Türkçe’yi temizlersek, gerisinin daha kolay geleceğine inanıyorum. Fakat yukarıda belirttiğim örnek tecavüze, hırsızlığa, sömürüye, insan kayırmaya ses çıkartmayacağımız anlamına gelmiyor. Bu konuların her biri toplumsal ama gerici birer kırılmadır. Her biri ayrı ayrı ciddi bir mücadeleyi zorunlu kılıyor. Ama dilimizin direniş sözcükleri ve nutuklarını beslememeli bu kötülük.

Örneğin, Ensar Vakfı’nda yaşanan olayı ele alalım.

Dönemin bakanı çıkıp “Bir kereden bir şey olmaz ya.” demişti. Şimdi böyle bir olayın karşısında ne yapmalıydık? Karşı taraf tecavüzü, tecavüzcüyü sonradan işin içine anlamsız faktörleri de katarak meşrulaştırmak istedi o dönem. Böyle bir durumda meşrulaştırılmak istenilen eyleme ve eylemciye karşı, onları merkeze alarak konuşmak, bu konunun meşruiyetini bile tartışmaya açmaya yol açar.

Oysa iyi olanın kaynağını kötü olandan türetmek yerine, zaten önceki iyi olanlardan alabiliriz. Bu kötücü tavrın karşısına “İnsan Hakları” ile çıkmak da aynı sonuca ulaştırılabilecek bir kamuoyu inşa eder. Çünkü İnsan Haklarının uygulanmaması insanın diline, dinine, cinsiyetine, yaşına bakılmaksızın ruhsal veya fiziksel tecavüzüne yol açar. Ve bu antlaşmalar bütünü zaten iyi olanın eseridir.

Ekonomik sıkıntılar Türkiye’de ciddi boyutlara ulaştı, doğrudur. Son zamanlarda duymadığımız bir sıklıkta intihar haberleri duymaya başladık. Evet. Bu durumda çıkıp “siz ekonomiyi şöyle yaptınız, insanlar açlıktan intihar ediyor.” demek yerine muhalefet, insanların insan onuruna uygun bir hayat sürmesini sağlayacağız demesi bu kadar zor olmamalı.

Sözün özü, iyi olan insanlar vardı. Tarihte de çok kalabalıktılar, bugün de en az kötü olanlar kadar kalabalıklar. Bunu kabul etmek ve hem kurumsal hem de toplumsal muhalefet mekanizmasını bu farkındalıkla çizmek önemli bence. İyi olanı dillendirmek için kötü olanın varlığını iliklerimize kadar hissetmemize ve günlük hayatın parçası haline getirmemize gerek yok. İnsanın bedenine, ruhuna karşı sürdürülen bu sistematik kötüyü yenmenin ilk yolu Türkçe’yi, iyiler adına geri kazanmakta. Onlar ilk Türkçe’yi ele geçirerek kötülüklerini yaydılar, biz Türkçe’yi geri kazanarak iyiliği yeniden duyuralım ve kötü olana karşı direnelim.