Sahipsiz kentimizin yeni yarası: Galata Kulesi

Sahipsiz kentimizin yeni yarası: Galata Kulesi

Ebru Yılmaz

‘‘Kent hakkı bir feryat ve talep gibidir…’’
Henri Lefebvre

Yaşayan, yaşatan, dönüştüren ve her daim içerisinden doğacak dönüşüm talebine açık olan, rastlantısallığın ve devinimin olanlığını kabul eden, en canlı organizma tanımı en kapsayıcı kent tanımıdır. Kenti ‘oeuvre’’ (sanat eseri) olarak tanımlayan Lefebvre, toplumun, politikanın, refah ve bilgi düzeyinin, karşılaşmaların, rastlantısallığın, oyunun, eğlencenin üretildiği yer olması sebebiyle bu canlı ve devasa organizmaya sanat eseri demiştir ve bu eser vatandaşlık bağlarından azade, tüm kent sakini olanlarca kolektif bir iradeyle yaratılmıştır. Kenti yaratan iradenin paydaşı olma gücü kent sakinlerine; kente sahip çıkma, dönüştürme, tasarlama ve üretim süreçlerinde rol alma ve elbette yönetme sorumluluğu vermektedir. Bu sebeptendir ki kentte ait olmak, sarsıcı ve dönüştürücü bir eylemdir. Modernizm itibariyle dönüşen kentteki sahiplik ve dönüşüm süreçlerine referansla ortaya çıkan Lefebvreci kent tanımı ve bu tanımca gelişen kent hakkı kavramları; özünde kent sakinlerine aidiyet ve bu aidiyet doğrultusunda sorumluluk verir, kendini ve kenti dönüştürme ve süreçlerine dahil olma sorumluluğu.

Kent, kent hakkı ve irade sahiplerinin (kent sakini olan herkesin) sorumluğuna atıfla yapılan girişten hareketle tam bu noktada sormak gerekir “İstanbul nasıl bir kent, İstanbul kent sakinleri kent haklarına ne kadar sahipler?”

İstanbul dünya kültürel miraslarının en önemli parçalarından bir olmakla beraber kent tanımına referansla canlı ve  dönüşüme açık olma gücüne sahip en büyük kent organizmalardan biridir. Barındırdığı yaşayan ve yaşamayan, somut ve somut olmayan kültürel miraslarıyla, geçmiş ile bugün arasındaki anlamsal bağlamı varlığıyla kurabilen eşsiz bir varlık. Ancak tüm bu gücüne karşın İstanbul, son yüzyıl içinde sahipsiz ve ait hissedilmeyen bir kent.

Endüstrileşmenin katı ve yıkıcı dönüştürücü mekanik etkisiyle önce kent aidiyetini en güçlü kuran insanı ve doğayı sonra insanın kent içindeki akışını kaybeden; içinde yaşam kuranlarca ona bir yaşam verilme gayesi olunmayan canlılığı solan bir kent. Demiryolu aksları, deniz ticareti ve içindeki eşsiz yaya akslarıyla var olan bu kent, artık garları yok olmuş, denizle bağı kopmuş, mekanik kütlelerin hareketine göre bölünmüş bir viyadükler ve hafriyatlar kenti. Gayem, İstanbul’a ağıt yakmak ya da bunu bir kesime mal etmek değil, ne yazık ki Cumhuriyet ilk dönemi ve Bayındırlık Bakanlığı, İç Anadolu merkezinde planlama başarısıyla bir kent kurarken; dünya savaşlarının peşi sıra öz varlığını yaşatma gayesinde bu kente gelen insanlar, aidiyet kurmadıkları ve sadece beslendikleri İstanbul’u yok ettiler, yok ettik. İstanbul’un sahibi yok, neredeyse yüz yıldır. İstanbul kent organizmasının en mühim somut öğelerini hızlıca sıralamaya kalksak sanırım, surlar ve Galata Kulesi ilk adını geçireceklerimizden olacaktır. İstanbul’un sahibi yok önermesi; onlarca kaybettiğimiz somut ve somut olmayan kültürel miraslarımız, kent kültürümüz ve yok olan kendini bu kente ait hisseden kent sakinlerimizi örnekleyerek geliştirilebilir fakat bugün yalnız kentimiz,  bu sahipsizliğin sonucunda ortaya çıkmış yeni bir yara aldı, Galata Kulesi ana taşıyıcı duvarlarından biri beton kırıcı aletlere maruz bırakıldı. Sürecin sorumluları, işlemin sebep ve uygulama sorunları her şey bir yana bu yarayı öğrenme şeklimiz ve sonrası hepsinden acı ve bu sahipsizlik önermesin adeta kanıtı oldu.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Varlıkları Koruma Daire Başkanı Mahir Polat, twitter hesabından kule içerindeki yıkım çalışmalarını paylaşarak durumu ifşa etti. Bir kentin, Kültür Varlıkları Daire Başkanı o kentin en önemli kültür mirasına yapılan yaralamayı ifşa etme gereği duydu çünkü o varlığın yönetim, koruma ve yaşatma yetkileri ondan alınmış durumda ve muhtemelen bu sebepten çalışmalara herhangi bir müdahaleyi pozisyonunca yapamayan Mahir Polat kamuoyu yaratarak yaraya çare aradı. Lefebvreci kent hakkı kavramına tam bu çaresizlik anında geri dönersek; kent hakkının o kentin sakinlerince, kente dair her türlü tasarlama, dönüşüm, yönetim kararlarını alma ve bunu yapacak iradeyi seçme gücünü verdiğini hatırlamak gerekir. Bu bağlamda aslında kent sakinleri, her ne kadar bireysel aidiyet eksiklikleri üzerinden belki İstanbul’a sahip çıkmasalar da, yönetim gücü üzerinden bir yetkilendirme yapmış durumdalar ve bu yetkiye göre hareket edilseydi Mahir Polat’ın Galata Kulesi varlığı üzerinde yetkisi olacaktı ama olamıyor, Lefebvre’nin kenti sanat eseri olarak tanımlarken dayandığı kolektifliğin yerini politik iradenin gücü alıyor. İBB Kültür Valıkları Daire Başkanı, olağan bir teşebbüsle hareket ederek, kendisine verilen Galata Kulesini koruma yetkisinin alınmış olmasına bakmadan; yetki verenlerce oluşacak güçle koruma girişimine devam etmeye çalışıyor fakat burada da yetki verenler yani biz sakinlerin kent hakkına dair tek yaptığımızın yöneticiyi seçmek olmasının yetmediği ortaya çıkıyor. Kent hakkımız, ancak aidiyet kurduğumuzda kente canlılık, yok olmadan dönüşüm ve yenilik potansiyeli sunuyor aksi takdirde dolaylı yoldan, aidiyetten yoksun ve seçim dışında kentle kurulmayan bağ, yıkımları ve kentin ölümünü getiriyor. İstanbul ölüyor ve dolayısıyla kentin varlığıyla var olan ve dönüşen birey de çürüyor. Dönüşemeyen, bağlamından ve varlığından kopan kent, deneyimleyemeyen, gelişemeyen bireyi yaratıyor.

Kente aidiyet hisseden sakinlerince belki bilinmesi en gerekli ve önemli bilgiler; koruma kuramları, somut ve somut olmayan kültürel mirasın tanımları ve elbette kültürel mirasın varlığının korunmasının insan hakları gerekliliklerinden biri olması bilgileridir. Kent içinde varlığını sürdüren, olağan bir hayat akışına sahip bir birey olarak belki hangi koruma biçiminin hangi yapıya denk düştüğünü bilmeniz mümkün olmayabilir ama ait hissediyorsanız, kentinizin önemli varlıklarını kabaca olsa da tanırsınız, kentinize dair otoritelerce yapılan müdahaleleri objektif olarak değerlendirebilirsiz ve ait hissetmek sahiplenmeyi ve korumayı, sahiplenmek de bilmeyi getir. Buradan hareketle bakarsak, 12.08.2020 tarihinde Galata Kulesi yaralama hadisesinin yarattığı infial durumuna karşın “yetkililerce” yapılan değerlendirmeler “çalışmanın muhdes (eklenti) kısımlarda olduğuna” dairdi oysa planda görülmektedir ki o duvar taşıyıcı fakat ait hisseden bir kent sakini olarak eğer bu kıymetli varlığı tanıyorsanız zaten plan okumanıza da gerek kalmazdı. Açıklamanın doğruluğunu yok eden bu saptamayı bir kenara bırakırsak, varsayalım ki çalışma belirtildiği gibi muhdes kısımlarda olsun, bu durum, o çalışmayı meşru kılar mı? Elbette hayır. Uzunca bir tarihsel sürece sahip olan yapılar, dönem dönem restorasyonlar geçirir, eklemeler kazanırlar, her ekleme yapının tarihselliğine dair bir önem arz eder ve hepsi yıkılmak zorunda değildir. Tam burada koruma kuramı yaklaşımları devreye girer, Viollet-le-Duc’den başlayarak, John Ruskin ve William Morris’e uzanan süreçlerle ve gelişmiş evrensel yaklaşımlarla bu durum açıklanabilir ama kısaca söylemek gerekir ki; bir yapının sahip olduğu muhdes kısımların niteliğine göre restorasyon süreçlerinde kararlar alınır. Sonuç olarak yetkililerce yapılan “muhdes, bu sebepten yıkıyoruz” açıklaması yetersiz ve mesnetsizdir. Son olarak her şeye rağmen bu açıklamanın doğru ve temelli olduğunu varsaysak bile (açıklamada belirtilen yıkılan muhdes kısmın, yapıya zara verdiğine dair herhangi bir statik rapor veya uzman görüşü bulunmamaktadır) uygulama yanlıştır. Koruma kuramları, özellikle yıkım çalışmalarında ana yapının statik varlığını önceler oysa bizim gördüğümüz çalışma, hedef kısmı hızlıca yok etmeye yönelikti.

Kısaca; İstanbul’un sahipsiz olduğu, yaşayanların aidiyet hissetmediği, yöneticilerin yetkilerinin parçalanmış ve kıymetsiz olduğu önermesini en yakın yarasından yola çıkarak yeniden tanımlamak, her ne kadar acı bir tablo sunsa da umuyorum ki,  biz bu kentin sakinlerine kent haklarımızı, kültürel mirasların korunmasının insan hakları kapsamına girdiğini hatırlatır. Kültürel miraslar, geçmişin geleceğe anlamsal bağlam köprüleri bizlerin koruma sorumluluğudur.

Sahipsiz kentimizin yeni yarası: Galata Kulesi
Galata Kulesi 1965 Restorasyon Planı (Köksal Anadol)
Sahipsiz kentimizin yeni yarası: Galata Kulesi
Galata Kulesi Kesit
Sahipsiz kentimizin yeni yarası: Galata Kulesi
Galata Kulesi 1965 Restorasyon Planına Göre 12.08.2020 tarihin Yıkım Yapılan Duvar

Köksal Anadol tarafından yapılan restorasyon planı ve yıkım yapılan duvarın işaretlendiği şemaya https://twitter.com/mimarliktarihi_ hesabından ulaşılmıştır. Özgün Kaynak: http://dergi.mo.org.tr/dergiler/2/144/1718.pdf

Galata Kulesi Tarihi

548 yılında Bizans İmparatoru Anastasius tarafından  bir fener kulesi olarak inşa edilmiş, 1204 IV. Haçlı Seferi sırasında büyük hasar görmüş, Cenevizliler tarafından 1348 yılında yığma taşlarla yeniden onarılmış ve o dönem kentin en büyük binası olmuş İsa Kulesi  yine çeşitli yıkımlar geçirerek  1446 yılında yeniden inşa edilmiş ve yeniden Galata Kulesi adını almıştır.Fetihten sonra ise her Osmanlı tarafından her yıl tadilattan geçirilmiş, 1509  depreminden sonra  mimar Hayrettin tarafından onarılmıştır. Bir dönem rasathane görevi görmüş bir dönem Hazerfen efsanesinin mekanı olmuştur. Yangın kulesi olarak kullanılmaya başladığı dönem büyük bir tahribat almış fakat yeniden onarılmıştır. Son restorasyonu çatı külahının devrilmesinden sonra 1967 yılında yapılmıştır. 

Sahipsiz kentimizin yeni yarası: Galata Kulesi
Ceneviz Dönemi sonunda Galata (Schneider ve Nomidis, 1946)
Sahipsiz kentimizin yeni yarası: Galata Kulesi
Büyük Hendek Caddesi ve Galata Kulesi
Sahipsiz kentimizin yeni yarası: Galata Kulesi
1854-1855, Ernest De Caranza